“ÇALIŞILAN KURUMA GÖRE COVID-19 GEÇİRME DAĞILIMI YÜZDESİNE BAKILDIĞINDA ŞEHİR HASTANELERİ YÜZDE 31 İLE YÜKSEK BİR YÜZDEYE SAHİP! ‘ŞİRKET HASTANELERİ’ DE DEDİĞİMİZ ŞEHİR HASTANELERİNİN MİMARİLERİNİ; AÇILMAYAN CAMLARINI, MERKEZİ HAVALANDIRMA SİSTEMLERİYLE İLGİLİ SORUNLARINI YAKINDAN BİLİYORUZ”
Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı
11 Mart 2021 itibariyle, pandeminin bir yılını geride bıraktık… Geçen bir yılın pandemi yönetimini değerlendiren Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı online düzenlenen basın toplantısında şunları kaydetti:
“Geleceğimizin güzel olması toplumsal dayanışmaya bağlı… Bunu hiç unutmamak gerekiyor. Epidemiyolojik açıdan değerlendirmeye baktığımızda; verilerin değerlendirilmesi, toparlanması, olguların saptanması, hastalığın yayılmasının önlenmesi, kontrol önlemlerinin etkisini gösteren hastalanma sayıları, ölüm sayıları ve yaşam kalitesine ilişkin verilere ihtiyaç var. Ama biliyoruz ki bu veriler durmadan değişti; tabloda kutular değişti; kutularda isimler değişti; vaka oldu, hasta oldu ve sonunda vaka sayılarını açıklamak zorunda kaldılar 26 Kasım itibariyle… Filyasyonun başlangıcı Nisan’ın ortalarına denk geliyor. Ama bu gerçek bir filyasyon da değil; bu badece temaslı taraması ile sınırlı kaynak vakaya ulaşan bir çalışma değil.
Az Sayıda test Yapıldı
Test politikası çok önemliydi. Bin kişi başına düşen günlük test sayısı üzerinden değerlendirme ve test pozitif oranlarının yorumlanması gerekiyor idi. Test sayılarının düşük olduğunu TTB sürekli belirtti. Hastalığın daha fazla yayılımının önlenmesi için farmakolojik olan ve olmayan önlemler var. Kontrol önlemlerinin etkisini gösteren hastalanma düzeyleri var ama Türkiye’de olası, kuşkulu ve doğrulanmış olgu sayısı yayımlanmadı. Sadece doğrulanmış olgularla ilerlediler ve bu da ciddi bir veri eksikliğine yol açtı.
Vaka Sayısı Zamanında Bildirilmedi
Ayrıca toplam vaka sayısını bildirme konusunda da oldukça gecikmeli bir tutum alındı. 9 Aralık’ta toplam vaka 558 binlerde iken 10 Aralık’ta 1 milyon 748 bin oldu. Yani bir gecede 1 milyon 200 bine yaklaşan yeni vakamız oldu. O nedenle bütün bunları ayrıntılı verileri elde etmeye ihtiyacımız vardı ama ne yazık ki yapamadık.
Fazladan Ölüm sayısı
Biliyoruz ki ölüm oranları çok büyük önem taşıyor. Olası ve doğrulanmış ölümlerin, fazladan ölümlerin tanımlanması gerekiyor. Ama bunlarla ilgili de sıkıntılarımız olduğunu biliyoruz. Ölüm sayılarına baktığımızda özellikle TTB 28 Ekim’de Halk Sağlığı Kolu ile birlikte bir açıklama yaptı ve dedi ki ‘Salgın sürecinin başarısı fazladan ölüm sayılarıyla belirlenir!’ Resmi ölüm sayıları böyleyken fazladan ölümlere baktığımızda halk sağlığı kolunun derleyebildiği 9 ilin verilerine göre yani Türkiye nüfusunun yüzde 34’üne göre fazladan ölümün 2019 yılına göre yüzde 59 arttığını, 26 bin 459 fazladan ölüm olduğunu görüyoruz. Böyle bir tablo var karşımızda. Dolayısıyla bütün bunlarla ilişkili olarak da yeterli bir değerlendirme yapamadığımız muhakkak.
Olgu Tanımında Eksiklik
Tedavi ile ilgili olarak Dünya Sağlık Örgütü öncelikle olguları 3 grupta değerlendirmek gerektiğini söyledi. Ama bizde böyle bu durum söz konusu olmadı. Radyolojik olarak bulguları pozitif olan olgular PCR testi negatif olduğu için olgu olarak tanımlanmadı. Taramalar yaygın yapılmadı oysa semptomatik olguların da taramalarla tespit edilmesi gerekiyordu. Tedaviyle ilgili sınıflandırmalar vardı. Dünya Sağlık Örgütünün gruplandırmaları ve buna ilişkin tedavi ilkeleri oluşturulmuştu.
Tedavide Yanlış Israr
Tedaviye ilişkin ilk döküman 13 Mart 2020’de yayımlandı; ardından 27 Mayıs’ta güncellendi. Ama ondan sonra Kasım’a geldiğimizde artık yaşayan bir kılavuza dönüşmüş oldu. Sağlık Bakanlığının tedaviye ilişkin rehberleri var; Covid-19 hastalığına ilişkin rehberleri var. Bunlar yayımlandı. Ancak bu rehberlerde değişmeyen bir tedavi seçeneği, dünyada uygulanmayan hidroksiklorokin oldu; dolayısıyla ısrarla bu tedaviyi sürdürme iradesi gösterdiler. Sahada da ilaçları dağıtma konusunda özellikle sağlık çalışanlarına bu ilaçları mutlaka verilmesi gerektiği ifade ediliyordu.
TTB Mayıs ayından itibaren aylık değerlendirmeler yaptı. Bunun yanı sıra daha kapsamlı ikinci, dördüncü, altıncı ve nihayetinde dokuzuncu ay değerlendirmelerimiz oldu.
Yeterli Düzeyde Tarama Yapılmadı
Aşılara geldiğimizde; aşılarla ilgili çok hızlı bir izolasyon gerçekleştirildi ve Mart 2020’de ilk insan çalışmaları başladı. Aşı onay süreçleri hızlandırıldı, tabii bunun için acil kullanım olayları ile ilgili düzenlemeler yapıldı. Haziran 2020’de FDA, kalite ve güvenlik verilerinin koşulların sağlanması, etkinliğin belirlenmesi ile Faz 3 çalışmasıyla aşılamaya acil kullanım onayı verileceğini ifade etti. Tabi karşımıza son dönemde virüsün mutasyona uğramasıyla birlikte varyantlar ortaya çıktı; bununla ilgili de bir takım sınırlılıklar olduğunu biliyoruz. Sağlık Bakanının Mart itibariyle yaptığı açıklamaya göre; 76 ilde toplam 41 bin 488 İngiltere mutantı; 9 ilde 61 Güney Afrika mutantı ve 1 ilde 2 Kaliforniya ve Newyork mutantı ve 1 adet de Brezilya mutantı olduğu bildirildi. Tabii bu veriler, taramaların yeterli düzeyde yapılması ile ilişkili.
Test Sayıları Çok Az
Test sayılarının hala binde 2 düzeyinde olmadığını görüyoruz. Ona rağmen hızlı bir yükselme eğilimi var Türkiye’de… Ve yeni bir normalleşme iddiası var.
Sağlık Çalışanları Neler Yaşadı?
Peki sağlık çalışanları bu bir yıl içnde neler yaşadılar? İlk yitirilen insanımız aslında bir sağlık çalışanı idi; 17 Mart’ta bir eczacıyı yitirdik ve eczacılar, yitirdiğimiz sağlık çalışanları arasında önemli bir orandalar. Çünkü kapalı ortamlarda, uygun havalandırması olmayan ortamlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Bunları da değerlendirmek gerekiyor. 11 Mart 2021 itibariyle 385 sağlık çalışanını yitirdik. En yüksek sayıda sağlık çalışanını 44 kişi ile Aralık ayında yitirdik.
Türk Toraks Derneğinin yaptığı çalışmaya göre; çalışılan kuruma göre Covid-19 geçirme dağılımı yüzdesine bakıldığında yüksek bir yüzdeye sahip şehir hastanelerini (Yüzde 31) görüyoruz. Dolayısıyla hepimizin son günlerde bu ‘şirket hastaneleri’ de dediğimiz şehir hastanelerinin mimarisi ile ilgili sorunları biliyoruz; açılmayan camları, merkezi havalandırma sistemleriyle ilgili sorunlara değindiğimizi de unutmayalım. 562 sağlık çalışanına sorulduğunda, beşte birinden fazlasının açılır pencere olmayan ortamlarda çalıştığını görüyoruz.
En Fazla Ölüm Oranı Eczacılarda
Peki biz yitirdiğimiz sağlık çalışanları açısından nasıl bir dağılım görüyoruz? Hekimler önemli bir oranda fakat hekim sayısı ile eczacı sayısı oranlandığında eczacıların oran olarak daha yüksek olduğunu söyleyebiliyoruz. Bunun ötesinde sağlık çalışanları arasında özellikle işçi olarak çalışanlar da oranın 88 kişinin 63’ünün işçi olduğunu unutmayalım. Korumak için aşılama çalışmalarında onların göz ardı edildiği bir ortam var.
İşyeri Hekimleri Daha Fazla Hastalandı
Sayı olarak en fazla aile hekimlerini (17 aile hekimi) yitirmişiz… Ardından en fazla işyeri hekimini (15 hekim) yitirmişiz; işyeri hekimlerinin ortalama yaşları hekimler ortalamasından 4 yaş daha fazla (64,5). İşyeri hekimlerinin çok işyerinde çalışması ve yaş ile birlikte ek hastalıkların rolü olduğu gibi çalışma ortamlarının da hastalık yayıcı olduğunu biliyoruz. Covid-19 zaten bir iş hastalığı idi ve iş hastalığı olduğu gibi işyeri hekimlerini de daha fazla hastalandırdı.
Hekimler Umutlu
Peki sorunlara çözüm üretilebilir mi? diye sorduğumuzda hekimler hala çok umutlu ve yüzde 91’i sorunlara çözüm üretilebileceğini düşünüyorlar. B irinci sırada da sağlık sisteminde değişiklik ve düzenleme yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.
“BİRİNCİ BASAMAK, PANDEMİ SÜRECİYLE İLK KARŞILAŞAN VE SON ÇIKAN OLMAK ZORUNDA AMA BİZ BİRİNCİ BASAMAĞI YOK SAYIYORUZ, ONLARI KORUMUYORUZ DA. AYRICA EN FAZLA ONLARIN HASTALANDIĞINI VE YİTİRDİĞİMİZİ GÖRÜYORUZ”
Birinci Basamağı Yok Sayıyoruz
Birinci basamak, pandemi süreciyle ilk karşılaşan ve son çıkan olmak zorunda ama biz birinci basamağı yok sayıyoruz, onları korumuyoruz da. Ayrıca en fazla onların hastalandığını ve yitirdiğimizi görüyoruz. Bir yılın sonunda bizim temel önerimiz veri şeffaflığı! Veriler şeffaf olmadığında bir sonuca ulaşabilme olanağı olmadığını biliyoruz.
“YAPILAN BÜTÜN ARAŞTIRMALAR VE BİLİMSEL VERİLER BİZİ GÜÇLENDİRİYOR. FAKAT TÜRKİYE’DE BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR İÇİN ETİK KURUL ONAYI YETMİYOR, SAĞLIK BAKANLIĞI İZNİ GEREKİYOR! PANDEMİ TABLOSUNU GERÇEKTEN GÖSTERECEK, ÖNÜMÜZE IŞIK TUTACAK ARAŞTIRMALAR İÇİN İZİN VERİLMELİ”
Bilimsel Araştırmalar Bizi Güçlendirir
Yapılan bütün araştırmalar sonuç olarak bizi güçlendiriyor, bir dayanışmanın parçası yapılan bu araştırmalar ve bilimsel veriler, bunu hiç unutmayalım! Ama Türkiye’de bu pandeminin bize gösterdiği bir durum daha var: Bilimsel araştırmalar için etik kurul onayı yetmiyor artık. Sağlık Bakanlığı izni gerekiyor ama Sağlık Bakanlığı Sağlık Bakan Yardımcısına izin verebiliyor. Sonra o yayımlar bir gidiyor, bir geri çekiliyor ama gerçekten tabloyu gösterecek bizim önümüze ışık tutacak araştırmalar için izin verilmediği gibi meslektaşlarım hakkında soruşturmalar açılabiliyor.
Pandeminin 1. yılını geride bırakması dolayısıyla, salgının başından beri halk sağlığını gözeterek sorumlulukla hareket eden Türk Tabipleri Birliği (TTB) hem 14 Mart Tıp Bayramı hem de pandemi yıl dönümü vesilesiyle Mart ayında uluslar arası katılımcıların da olduğu bir çok etkinlik düzenledi.
Pandeminin etkileri; birinci basamak hizmet sunumu, tıp eğitimi, yeni mezun hekimlerin bilgi ve deneyim düzeyi, uzmanlık eğitimi, hastanelerin fiziksel ve idari yönetimleri, tıp fakültelerinin niteliği ve sayısal dağılımı, öğrenci kontenjanları, sağlık insan gücü, tele-tıp, koruyucu hekimlik, halk sağlığı uzmanlığının önemi, yoğun bakım klinikleri, özel hastaneler açısından tartışıldı. Türkiye, pandeminin yıkıcı etkilerini eğitimden hizmete uzanan geniş yelpazenin her renginde yaşıyor.
‘Şirket Hastanelerinin’ Zorlu Sınavı
TTB Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Türk Toraks Derneğinin yaptığı çalışmayı aktararak, “Çalışılan kuruma göre COVID-19 geçirme dağılımı yüzdesine bakıldığında şehir hastaneleri yüzde 31 ile yüksek bir yüzdeye sahip! ‘Şirket Hastaneleri’ de dediğimiz şehir hastanelerinin mimarilerini; açılmayan camlarını, merkezi havalandırma sistemleriyle ilgili sorunlarını yakından biliyoruz” diye konuştu.
Yeni Mezunlar İçin Oryantasyon Eğitimi
Tıpta uzmanlık eğitiminin son bir yıldaki durumuna ayna tutan Tıpta Uzmanlık Kurulu Üyesi Prof. Dr. Orhan Odabaşı’nın ifadeleriyle, “Ne yazık ki mezunlarımızın büyük bir bölümü son yıl eğitimlerini çok acil bir – iki staj dışında tamamlayamadı. Gerçek hayatta karşılaşabilecekleri durumları yaşama fırsatları olmadı. O yüzden Sağlık Bakanlığının, mezunları bir oryantasyon eğitimine alması gerekli. “Önümüzdeki birkaç yıl belki 5 – 10 yıl süresince de telafisi güç sıkıntılarla karşılaşmamak adına hızlıca tıp fakültelerinin öğrenci kontenjanlarının belli bir oranda düşürülmesi gerekiyor”
Aşılamada Çok Başlardayız
COVID-19 pandemisinin kısa panoramasını sunan Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ise, aşılama hızına ilişkin şu çarpıcı yorumda bulundu:
“Aşılamada çok başlardayız ve eğer biz günde ortalama 200 bini bulmayan bir aşılama politikasını böyle devam ettirecek olursak önümüzde aşağı yukarı 18 – 19 ay civarında bir zaman söz konusu olacak. Şu an ki aşılama hızı ile gidersek 2021 yılının sonuna kadar dünyanın yarısının bile aşılanma ihtimalinin olmadığı hesaplamalarla ortaya konmuş durumda. Bu durumda pandeminin özellikle yeni endişe veren varyantlarının etkisiyle birlikte hem 2021’i hem de 2022’yi kapsayacak kadar uzaması söz konusu olabilir.”
Pandemide Görünmez Kılınanlar
Pandemide görünmez kılınanları anlatan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevkat Bahar Özvarış, “Türkiye’de 5 milyonu aşan kayıtta yabancı uyruklu insan yaşıyor ve COVID-19 sürecinde onlara yapılan test sayısını, vaka sayısını, ölüm rakamlarını hiç bilmiyoruz. Aşıya erişimi de bilmiyoruz. Unutmayınız ki mültecilerin ulaşılabilir en yüksek sağlık standardından yararlanma hakları var ve devletler topraklarındaki tüm insanlar için sağlık hakkını korumak ve geliştirmekle yükümlü” diye konuştu.
Evde Artan Şiddet
Prof. Dr. Şevkat Bahar Özvarış, evde kalma süreci ile birlikte artan şiddete dikkat çekerek, “Evde kalma, ev içinde şiddete uğrama olasılığını da artırdı. Mesela İngiltere’de, şiddet gören kadınlar için dokunarak sessiz alarm verebilecekleri bir sistem kurulmuş” dedi. İstanbul Sözleşmesinin her maddesinin titizlikle uygulanmasına hayati ihtiyaç duyduğumuz günler yaşıyoruz. Pandeminin yıkıcı etkilerini bu açıdan görmemek mümkün değil! Bu tabloya rağmen iyimser olmak, geleceğe umutla bakmak zorundayız.
“COVID-19’UN MESLEK HASTALIĞI OLARAK KABUL EDİLEBİLMESİ İÇİN İLLİYET BAĞI GÖZETİLİYOR. BURADA ÖNEMLİ ZORLUK YAŞANABİLİR; VİRÜSÜ NEREDE KAPTIN MESELESİNE DAİR OLARAK… BUNA İLİŞKİN GENEL BİR MEVZUAT DÜZENLEMESİ YAPILMALI. SAĞLIK HİZMETLERİNDE GÖREVLİ OLANLARIN ÜLKE ÇAPINDAKİ SALGIN HASTALIKLARDAN BİRİNE TUTULMASI HALİNDE İLLİYET BAĞI VARSAYILIR ŞEKLİNDE…”
Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen Covid-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Sempozyumunda konuşan TTB Hukuk Bürosu Sorumlusu Av. Mustafa Güler şu bilgileri verdi:
“Bir hastalık, meslek hastalığı kabul edildiğinde veya edilmediğinde karşılanacak olan aylığın miktarı değişiyor, şartları değişiyor. Bir de eğer hastalık olursa ilk iki gün içerisinde aylık ödenmezken meslek hastalığı olursa en başından itibaren aylık ödeniyor. Prim gün sayısı şartı var; iş kazası ya da meslek hastalığı değil de normal hastalık halinde SGK veya işveren herhangi bir ödeme yapmıyor. Ama bu bir meslek hastalığı ya da iş kazası olarak kabul edilirse prim gün sayısı şartı olmaksızın evde tedavide ayrı (2 bölü 3’ü) hastanede tedavide bir de aylığın yarısı alınır. Yani, eğer sadece hastalık olarak kabul edilirse ilk 2 gün için SGK ödeme yapmaz. İş kazası ya da meslek hastalığı olarak kabul edildiğinde hem evde hem hastanedeki tedavi için en başından itibaren ödemeyi yapar.
“BİR HASTALIĞIN MESLEK HASTALIĞI YA DA İŞ KAZASI KABUL EDİLMESİ SON DERECE ÖNEMLİ… BİRİSİNDE SADECE HAK ETTİĞİNİZ ZATEN ALACAĞINIZ EMEKLİ AYLIĞINI MALULİYET OLARAK ALMAYA BAŞLIYORSUNUZ. DİĞERİNDE İSE BUNUN YANI SIRA BİR DE İŞ GÖREMEZLİK GELİRİ ALMAYA HAK KAZANIYORSUNUZ”
Meslek Hastalığı Farkı
Sürekli iş göremezlik gelirinden söz etmek isterim; meslek hastalığı olarak kabul edilirse, yüzde 10’dan fazla oranda iş görme gücünü kaybederse çalışana sürekli iş göremezlik geliri bağlanır. Ama meslek hastalığı olarak kabul edilmezse diğer şartlar da sağlanırsa ancak o zaman malullük aylığının bağlanması söz konusu olabilir. İş göremezlik geliri dediğimiz şey aylıktan farklı; ayların yanına ilave edilen bir şey… O nedenle bir hastalığın meslek hastalığı ya da iş kazası kabul edilmesi bu derece önemli… Birisinde sadece hak ettiğiniz zaten alacağınız emekli aylığını maluliyet olarak almaya başlıyorsunuz normal hastalık halinde… Diğerinde ise bunun yanı sıra bir de iş göremezlik geliri almaya hak kazanıyorsunuz.
Ölüm halinde ise bu söylediklerimin yanı sıra yani eğer hastalık tedavi sürecinden sonra ölüm gerçekleşti ise yukarıda saydıklarımın yanı sıra bir ölüm geliri bağlanır meslek hastalığı halinde… Cenaze ödeneği ödenir, evlenme ödeneği ödenir. Evlenme ödeneğine ilişkin bir farklılık var; evlenme ödeneği kız çocukları için geçerli sayılmış. Deniyor ki evlendiği zaman ölüm aylığı kesilir.
Vazife Maluliyeti Hali
Vazife maluliyetinde ise bunlardan daha avantajlı bir durum söz konusu. İş kazası ve meslek hastalığına karşılık verilir biliyorsunuz. Hizmet süresi eğer 10.800 günden daha az ise hizmet süresi 10.800 gün olarak kabul ediliyor, daha fazla çalışıyorsa daha fazla çalıştığı süreleri esas alıyor ve maluliyetin derecesine göre 1 ile 6 arasında derecelendirilmiş yüzde 2 ile yüzde 30 arasında normal aylığı yaşlılık aylığı artırılarak ödeniyor. Bu da eski yasa olan 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nda da belirlenen ödemeden daha az ödeme yapılamaz şeklinde düzenlenmiş.
Covid-19 da Bir Meslek Hastalığı
Peki Covid-19 ile ilgili değerlendirmeler nasıl yapılacak? Bugün itibariyle Türkiye’de neyse ki Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edilmiş vaziyette ve ya da ona ilişkin değerlendirmeler arasına alınabilir hale gelmiş durumda. ILO da zaten bunun meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Uluslararası Güvenlik Teşkilatı da bu ve meslek hastalığına ilişkin bir illiyet bağının kurulması gerekir ve bu bağlantının kurulması da zordur diye tarif etmiş durumda.
Başka ülke örneklerine baktığımızda pek çoğunda buna ilişkin otomatik olarak bunun, sağlık çalışanları açısından söylüyorum, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerektiğine ilişkin İtalya’da, Almanya’da açıklamalar yapıldı. Bunlar tabi ne kadar yaşama geçti; bilgi sahibi değiliz ama meslek hastalığı olarak kabul edileceğini, bu yüksek maruziyet sebebiyle bunun meslek hastalığı olarak kabul edileceğini pek çok ülke söylemiş durumda.
İlliyet Bağına İlişkin Değerlendirme
Covid-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilebilmesi için illiyet bağına ilişkin değerlendirmenin yapılması gerekir. Buna ilişkin olarak da önemli zorluk yaşanabilir. Hani virüsü nerede kaptın meselesine dair olarak… Buna ilişkin genel bir düzenleme yapılmalı; mesela işte ilgili Kanun’un 14. maddenin içerisine böyle bir düzenleme eklenebilir. Sağlık çalışanlarına ilişkin sağlık hizmetlerinde görevli olanların ülke çapındaki salgın hastalıklardan birine tutulması halinde illiyet bağı var sayılır şeklinde…
Sağlık Da Güvenlik Hizmetleri gibi Düzenmeli
Ülkemizde özellikle güvenlik hizmetlerinde çalışanların sahip olduğu bir hak var…Bu Kanun, asıl olarak kaçakçılıkla mücadele ve terörle mücadele gibi güvenlik alanlarında faaliyet gösterenlerin zarara uğraması halinde onlara normal sosyal güvenlik sisteminin sağladığı gelirin yanı sıra bir ödeme daha yapmayı öngörüyor. Bunun içerisine sağlık hizmetlerinde görev yapan kişileri de dahil etmek gerekir.”
“BİR HASTALIĞIN MESLEK HASTALIĞI OLARAK KABUL EDİLMESİ İÇİN İKİ UNSURU TAŞIMASI GEREKİYOR: BİRİNCİSİ, İŞ FAALİYETİNDEKİ MARUZ KALIMLA SPESİFİK BİR HASTALIK ARASINDA NEDENSEL İLİŞKİ BULUNMASI GEREKİYOR. İKİNCİSİ DE BU HASTALIĞIN O İŞTE ÇALIŞANLARDA TOPLUMUN GERİ KALANINDAN DAHA YÜKSEK OLMASI GEREKİYOR”
Sağlık Bakanlığı Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi Uzmanı Dr. Canan Demir, TTB tarafından düzenlenen Covid-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Sempozyumunda şunları kaydetti:
“Dünya Sağlık Örgütü ve özellikle Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) bir hastalığın meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için iki unsuru taşıması gerektiğini ifade ediyor:
Birincisi, spesifik bir çalışma ortamında veya iş faaliyetindeki maruz kalımda spesifik bir hastalık arasında nedensel ilişki bulunması gerekiyor. İkincisi de bu hastalığın o işte çalışanlarda toplumun geri kalanından daha yüksek olması gerekiyor. Biz bu ikisini de Covid-19 özelinde meslek hastalığı değerlendirmesinde en başından beridir dikkate alıyoruz. Yine Dünya Sağlık Örgütü daha geniş bir tanım yapıyor ve diyor ki birincil olarak iş faaliyetlerinden kaynaklanan ki gördüğünüz gibi bu da aslında bir nedenselliğe atıf yapan genel bir tanımlama.
Mevzuat Nasıl?
İki temel Kanunumuz var. Birincisi daha çok sigortacılık ayağını ilgilendiren bir Kanundur ki genellikle SGK kendi işleyişini, bu Kanun hükümleri ve buna bağlı çıkarılan yönetmelik ve genelgelerle düzenlemekte. Burada daha tabii detaylı tanıma, işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden aslında meydana gelen hallere meslek hastalığı diyor. 6331’in doğası ve ruhu daha farklı bir İş Sağlığı Güvenliği Kanunu olduğu için burada dikkat edersek daha genel bir Dünya Sağlık Örgütü tanımına çok benzer bir tanımla karşılaşıyoruz.
“MESLEK HASTALIKLARINDA DİKKATE ALMASI GEREKEN NEDENSELLİK KRİTERLERİ; EPİDEMİYOLOJİ ALANININ İSMİ İNGİLİZ BİLİM İNSAN BRADFORD HILL’IN KRİTERLERİNE ÇOK BENZİYOR. BİZ DE MESLEK HASTALIKLARI ALANINDA NEDENSELLİK İLİŞKİSİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN BU KRİTERLERİ NEREDEYSE YÜZYILDIR KULLANIYORUZ”
Meslek Hastalığı Tanı Rehberi
Bir hastalığın meslek hastalığı olarak kabul edilip edilmeyeceğine nasıl karar veriyoruz? Bununla ilgili uluslararası rehberlerden de çok büyük oranda yararlanıyoruz. Bunlardan bir tanesi en önemlilerinden biri Uluslararası Çalışma Örgütünün genel olarak meslek hastalıkları ile ilgili bir rehberi var. Eski bir rehber ama temel ilkeler açısından güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Yine Avrupa Komisyonunun hazırlamış olduğu çok önemli ve daha kapsamlı 280 sayfalık bir meslek hastalığı tanı rehberi var. Her iki rehberin de ortak olarak belirttiği, meslek hastalıklarında dikkate alması gereken nedensellik kriterleri var… Bunlar epidemiyoloji alanının büyük ismi İngiliz bilim insan Bradford Hill’ın kriterlerine çok benziyor. Biz de meslek hastalıkları alanında nedensellik ilişkisini anlamaya çalışırken bu kriterleri neredeyse yüzyıldır kullanıyoruz.
Başvuru Yeri ve Koşulları
“COVID-19 NEDENİYLE BİR YAKINIMIZI KAYBETTİYSEK NE YAPABİLİRİZ? BAŞVURACAĞIMIZ YER SOSYAL GÜVENLİK KURUMU… MESLEK HASTALIĞI OLDUĞUNU GERÇEKTEN DÜŞÜNÜYORSAK O VAZİFENİN GEREĞİ OLARAK BU HASTALIĞA YAKALANDIĞINI DÜŞÜNÜYORSAK BAŞVURU YAPMAK DAHA ANLAMLI”
Aralık 2021’de SGK’da Yüksek Sağlık Kurulu Covid-19’u Meslek Hastalıkları listesine ekledi ve yükümlülük süresini de 30 gün olarak belirledi ki bu da zaten ilgili yönetmelikteki hükümlere aykırı değildi. Bu alınan karar ile Covid-19’u meslek hastalığı olarak ülkemizde kabul ediliyor. Peki ne yapabiliriz? Covid-19 nedeniyle bir yakınımızı kaybettiysek ne yapabiliriz? Tabi başvuracağımız yer Sosyal Güvenlik Kurumu… Meslek hastalığı olduğunu gerçekten biz de düşünüyorsak o vazifenin gereği olarak bu hastalığa yakalandığını düşünüyorsak başvuru yapmak daha anlamlı. İkincisi başvuru nereye yapılacak? Son çalıştığı kuruma yapılacak. Biliyorsunuz Sağlık Bakanlığının bir genelgesi de oldu sanıyorum. Aralık 2020’de yayınladığı Sağlık bakanlığı İl Sağlık Müdürlüğü üzerinden kurumlara gönderdi. Burada kurum amiri tarafından yürütülmesi gereken işlemler bir tabloyla tanımlandı. Vefat eden sağlık çalışanı yakını sağlık kurumuna bir dilekçeyle başvurduğu zaman sistem aktive oluyor ve kurum amiri tarafından bu liste doldurulup bu listeye dayanak oluşturabilecek tüm tıbbi bilgi ve belgeler ile (kişinin çalışma listeleri, vardiya listeleri hepsi bir dosya haline getirilip) kurum amiri tarafından SGK’ya ulaştırılıyor… Şu anda sorunlar varsa da sürecin büyük ölçüde işlediğini görüyoruz.
Sağlık Kurulu Raporu Zorunluluğu
Peki Covid-19 geçirdikten sonra herhangi kalıcı bir sağlık sorunu, fonksiyon kaybı yaşıyorsak ne yapalım? Yani kendimiz yaşıyor ne yapalım? Bunu çalıştığımız dönemde edindiğimizi düşünüyorsak mutlaka başvuralım. Kadro türümüz önemli… 4A 4B 4C 4D var. Dolayısıyla buna göre başvuru durumunuz değişiyor. Şimdi 4A ve 4B’ler SGK şemsiyesi altındalar. Ferdi çalışıyorsa muayenehane hekimi olur, işyeri hekimi olur, eczacı olur… Onlar yetkili bir sağlık kuruluşuna başvurarak sürece dahil olabilir ya da bağlı bulundukları il SGK’ya başvurarak sevk alarak bu sürece katılabilirler. Bu yol da kapalı değil. Ama şunu unutmayalım, hayatta olanlar için sağlık kurulu raporu zorunluluğu var. Çünkü bu hastalık meslek hastalığı olarak değerlendireceği zaman mutlaka bir sağlık kurulu raporu üzerine 5510 Sayılı Yasa gereği değerlendirilmek zorunda olacak.”
“LABORATUVARLAR UZMANLARININ SADECE CİHAZLARI ÇALIŞTIRAN KİŞİLER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR. HALBUKİ BU BİR EKİP İŞİ. HEPİMİZ BİRLİKTE ÇABALIYORUZ VE BU ŞEKİLDE GÖZ ARDI EDİLMEK ARKA PLANA ATILMAK HEPİMİZDE BİR MOTİVASYON, MORAL KAYBINA NEDEN OLUYOR”
Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen Covid-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Sempozyumunda konuşan 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sezer Uysal, Covid-19 pandemisi dolayısıyla laboratuvarlarda yaşanan sorunları şöyle anlattı:
“Pandeminin başlangıcında laboratuvar olarak bizim iş yükümüz azalmadı tam tersine arttı. Bu nedenle ciddi bir iş yoğunluğu, yorgunluk oldu. Nöbetlerde özellikle dinlenme odalarında, odalarımızın havalandırmalarında sıkıntılar yaşıyoruz, yaşadık… Ben üniversite hastanesinde çalışıyorum; pinomatik sistemleri kapatıp azaltabildik biz ama diğer hastanelerden aldığım bilgiler daha farklı; arkadaşlarımız ciddi engellerle karşılaşmışlar başlangıçta… Sağlık Bakanlığının yayınladığı bazı düzenlemeler sayesinde bu önlemler alınabilmiş ama birçok kurumda laboratuvar uzmanları göz ardı ediliyor… Koruyucu ekipmanlar, başlangıçta laboratuvarlara daha geç verildi; şimdi öyle bir sıkıntı olmasa da başlangıçta sıkıntılar yaşadık.
Yeni Görevlendirmeler Oldu
Bizim aslında en büyük sıkıntımız pandemide hekim olarak görevlendirilmemiz oldu… Tabi ki iş birliğine her zaman açığız ama bizim laboratuvarlardaki iş yükümüzün artışı bu aşamada idare sorumlulukları yapmak zorunda olmamız özellikle satın alma, teknisyenlerin görevlendirilmesi, muhasebe, mühendislik gibi çok fazla işlere bölünmemiz zorluklar yarattı. Birçok arkadaşım pandemi nöbetlerinin ertesi günü laboratuvardaki işlerine devam ettiler.
Hasta Trafiğinden Çok Uzağız
Eğitim araştırma hastanelerinde daha çok servislerde ya da polikliniklerde asistanlar görevlendirildi. Uzman hekimler ise daha çok servis sorumlusu olarak görev aldılar. Ama tabi burada da sıkıntımız bazıları 20-25 yıldır laboratuvarda çalışan hekimler… Hasta trafiğinden çok uzaklaştığımız için ciddi stresler yaşandı; özellikle triyajlarda, yönlendirmelerde sıkıntılar oldu. Şu anda da asistan hekimler özellikle filyasyonda, aşılama ekiplerinde görevler yürütüyorlar.
Oryantasyon Eğitimi Verilmedi
Pandemi polikliniğinde görevlendirilenlerden aldığım geri bildirimler; en başta oryantasyon eğitimi verilmemesi; temel bilimlerdeki hekimlerin oldukça zorluk çekmesine, acil durumları atlama stresi yaşadılar. Bunun dışında hastalarla, tabi herkesin karşılaştığı hastalarla, hasta yakınlarıyla karşı karşıya gelmek, sürüntü almak konusunda; şu anda sürüntüleri mesela bizim hastanemizde diş hekimleri alıyor ama başlangıçta ciddi sıkıntılar yaşadık.
Yaşadığımız Güçlükler Neler?
Ben laboratuvar yöneticisi olarak da yaşadığımız güçlüklerden bahsetmek isterim: Örneğin biz daha çok malzeme temini ile ilgili çok zaman harcadık. Çünkü hasta popülasyonu değişti. Bazı kitler elimizde kaldı, firmalarla uğraştık. Çok istenen bazı testler yetmedi, bunları temin etmekle uğraştık. Koruyucu ekipmanlarımız yeterli olduktan sonra maske, mesafe çok dikkat ettiğimizde; kendi laboratuvarımdan örnek verirsem çok fazla Covid-19 pozitif olan personelimiz olmadı sadece 12 personel oldu; ama birer hafta temaslı karantinasını yaptığımızda çalışma düzenini sağlamakla daha çok zaman harcadık.
“ÖZEL LABORATUVARLAR DA İSE FARKLI SORUNLAR OLDU. ORADA PERSONEL SAYISI DA AZ; KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ OLDU, DÖNÜŞÜMLÜ ÇALIŞMA DÜZENİNE GEÇİLDİĞİNDE BAZI ÖZEL LABORATUVAR YÖNETİCİLERİNİN ARADAKİ FARKI ÖDEMEDİĞİ VE BİRÇOK ÇALIŞANIN MAĞDUR OLDUĞU BİLGİSİNİ ALDIM”
Özel Laboratuvarlarda Durum
Özel laboratuvarlar da ise farklı sorunlar oldu. Orada personel sayısı da az; kısa çalışma ödeneği oldu, dönüşümlü çalışma düzenine geçildiğinde bazı özel laboratuvar yöneticilerinin aradaki farkı ödemediği ve birçok çalışanın mağdur olduğu bilgisini aldım. Antikor testi, PCR testi yapmaya başladıklarında tabii iş yükleri çok fazla arttı. Yurtdışı çıkış örneklerinin de analizini yapıyorlar; hafta sonları, gece vardiyaları kat kat arttı. Bu arada bizim kadar avantajları yok. Özel örnek alım yerleri için özel yerler oluşturmak zorunda kaldılar.
Derslere Ara Vermek Zorunda Kaldık
Uzmanlık eğitimi açısından; asistanların poliklinik görevlendirmeleri oldu, dönüşümlü çalışma başladı ve derslere ara vermek zorunda kaldık. Nöbetlerde laboratuvarların iş yükü oldukça fazla; şu anda da bu şekilde devam ediyor. Bazı uygulamaları, eğitimleri yapamadık ama tabii diğer uzmanlık dallarına göre bizde daha az diyebilirim.
“BİRÇOK KURUMDA LABORATUVAR UZMANLARI GÖZ ARDI EDİLİYOR… KORUYUCU EKİPMANLAR, BAŞLANGIÇTA LABORATUVARLARA DAHA GEÇ VERİLDİ; ŞİMDİ ÖYLE BİR SIKINTI OLMASA DA BAŞLANGIÇTA SIKINTILAR YAŞADIK”
Ek Ödemelerdeki Kriterler
Bizim farklı bir sıkıntımız, biliyorsunuz, ek ödemelerdeki kriterler… Biz laboratuvarlar bütün Covid-19 pozitif hastalara hizmet ediyoruz. Ama laboratuvarlar pandemide tanımlı olmayan alanlar olarak değerlendirildi. Pandeminin başlangıcında ek ödeme yönetmeliğinde de kat değişikliği olmuştu; bu da motivasyon kaybına neden oluyor. Yani laboratuvarlar uzmanlarının sadece cihazları çalıştıran kişiler olduğu düşünülüyor. Halbuki bu bir ekip işi. Hepimiz birlikte çabalıyoruz ve bu şekilde göz ardı edilmek arka plana atılmak hepimizde bir motivasyon, moral kaybına neden oluyor. Sonuçta bütün hastaların takip süresince laboratuvara tekrar tekrar örnekleri geliyor. Belki emeklerin görülmesi, göz ardı edilmemesi bizler için çok daha motive edici olacaktır.”
“HEM ACİLDE GÖREV ALMAK HEM DE SERVİSTE HASTALARI TAKİP ETMEK KONUSUNDA ENFEKSİYON HASTALIKLARI VE KLİNİK MİKROBİYOLOJİ UZMANLARI, YÜZDE 70 ORANIYLA EN FAZLA GÖREV ALAN BRANŞ OLDU. BİZİ GÖĞÜS HASTALIKLARI VE DAHİLİYE TAKİP ETTİ”
Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen Covid-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Sempozyumuna katılan Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek‘in verdiği bilgilere göre; Dernek üyelerinden 312 kişinin hastalandığı bilgisine ulaşıldı; bunların 22 kişi profesör ve doçent; 121’i uzman ve 159’u asistan olarak kaydedildi. 2 üye ise hayatını kaybetti.
Dernek üyelerinin görev yaptığı kurum dağılımına bakıldığında ise şu tablo ortaya çıktı: 186 üye Sağlık Bakanlığı hastanesinde, 118 üye üniversite hastanesinde ve 8 üye özel hastanede görev yapıyor.
Farklı Branşlardan Yaklaşık 70 Hekim İstifa Etti
Prof. Dr. Serap Şimşek şu bilgileri verdi:
KLİMİK Derneği 19 ve 27 Ağustos 2020 tarihleri arasında online olarak enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık alanının Covid-19 salgınındaki mevcut durumunu saptama ve görüş alma anketi düzenledi. Ankete 300 ayrı merkezden 414 enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı ve asistanı katıldı. Toplam 27 ilden hekimlerin katıldığı ankete en çok katılım 114 kişiyle İstanbul oldu. Onu 38 katılımcıyla Ankara takip etti. Katılımcıların %43’ü (177 kişi) çalıştıkları kurumda Covid-19 hastalığına yakalanan enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı bulunduğunu bildirdi. Katılımcıların %9’u (35 kişi) çalıştıkları merkezde son 3 ayda istifa eden hekim olduğunu, %14’ü ise emekli olan enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı bulunduğunu bildirdi.
Son 3 ayda ankete katılan merkezlerde farklı branşlardan yaklaşık 70 hekimin istifa ettiği veya emekli olduğu görüldü.
“PANDEMİDE YAŞADIKLARIMIZ: ÇOK YOĞUN ÇALIŞMA; DİĞER BRANŞLARDAN GEREKLİ YARDIMI GÖREMEME; TRİYAJ, NÖBET VE ÖRNEK ALMADA YALNIZ BIRAKILMA; PANDEMİDE ÇALIŞAN DİĞER BRANŞLARIN SORUMLULUK ALMAMASI VE SORUMLULUĞUN PAYLAŞILAMAMASI”
Triyaj, Nöbet ve Örnek Almada Yalnız Bırakıldık!
Ankete katılanların Covid-19 sürecinde yaşadıklarını ifade ettikleri en önemli sorunlar şunlar oldu:
Çok yoğun çalışma, diğer branşlardan gerekli yardımı görememe; triyaj, nöbet ve örnek almada yalnız bırakılma; pandemide çalışan diğer branşların sorumluluk almaması ve sorumluluğun paylaşılamaması; hastane başhekimliklerinin çalışma ve organizasyondan sorumlu olma konusunda enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarına baskı yapması; enfeksiyon hastalıkları hekimlerinin esnek mesaiye tabi olamamaları ve diğer branşların aksine sürekli çalışmak zorunda kalmaları; tükenmiş hissetme; diğer hastalara da bakılmaya başlanması ile birlikte Covid-19 hastalarına yatak bulamama; PCR sonuçlarının geç çıkması; çalışanlar arasında ve halkta ortaya çıkan yanlış bilgi ile de mücadele etmek zorunda kalmak.
PandemiyiBiz yönettik
Katılımcıların Derneğimizden bu süreçteki beklentileri şöyle oldu: Covid-19 pandemisine esas olarak enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının yönettiğinin vurgulanması; enfeksiyon hastalıkları hekimlerinin pandemi sürecindeki çalışma koşullarının düzeltilmesi (esnek çalışmanın diğer branşlardan daha fazla katılım ve sorumluluk paylaşımı sağlanması vb) performans ödemelerinin verdikleri emeği karşılayacak adaletli bir şekilde yapılması için Bakanlık seviyesinde girişimlerde bulunulması.
En Fazla Nöbeti Biz Tuttuk!
Uzmanlık alanlarına göre pandemi acil hizmetlerde görev alma oranları şöyle oldu:
Triyajda acil tıp uzmanları daha çok görev alırken acilde nöbet tutmak ve örnek almada en fazla görev alan uzmanlık alanı enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji idi. Onu göğüs hastalıkları, kulak burun boğaz ve dahiliye takip etmekteydi. Covid-19 hastalarının yatırıldığı servislerde görev alma durumuna baktığımız zaman hem serviste hem nöbette hem de vizit işlemlerinde en fazla görev alanların enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarını gördük. Bizi göğüs hastalıkları uzmanları takip etmekteydi. Onarı dahiliye, acil tıp ve diğer bilimler izledi.
Hem acilde görev almak hem de serviste hastaları takip etme anlamında baktığımızda enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları yüzde 70 oranıyla en fazla görev alan branş oldu. Bizi göğüs hastalıkları ve dahiliye takip etti.”
“KÜRESEL BİR SORUNLA KARŞI KARŞIYAYIZ. ÖRNEĞİN İSRAİL’DE OLDUĞU GİBİ ÜLKENİN TAMAMINI AŞILASANIZ BİLE EĞER FİLİSTİNLİLERE TEK BİR DOZ AŞI VERMİYORSANIZ BU SORUNU ÇÖZEMEZSİNİZ. DÜNYA AÇISINDAN DA BÖYLE BİR SORUN SÖZ KONUSU”
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulunun (UDEK), 6 Mart 2021 günü Covid-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Sempozyumu düzenledi. Sempozyumda yer alan Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala sunumunda şunları anlattı:
“Dünyada yapılan çalışmalar pandemiyle mücadelede bazı ülkelerin ölümler ve olgular üzerinden değerlendirildiğinde daha başarılı; bazı ülkelerin ise başarısız olduğunu ortaya koymuş görünüyor. Burada birkaç etmen var ama ön planda iki etmenin olduğu artık bütün bilim çevreleri tarafından kabul ediliyor. Bir tanesi ülkenin yönetim sistemi bir de ülkenin sağlık sistemleri. Küresel kapitalist sistemin ihtiyaçlarımıza yanıt vermediği gerçeğini ve kamucu sağlık sistemlerine duyduğumuz ihtiyacı bir kez daha tartışmaya açmaya ihtiyacımız var.
“AŞILAMADA ÇOK BAŞLARDAYIZ VE EĞER BİZ GÜNDE ORTALAMA 200 BİNİ BULMAYAN BİR AŞILAMA POLİTİKASINI BÖYLE DEVAM ETTİRECEK OLURSAK ÖNÜMÜZDE AŞAĞI YUKARI 18-19 AY CİVARINDA BİR ZAMAN SÖZ KONUSU OLACAK”
Pandeminin İyi ve Kötü Örnekleri
Yapılan sınıflandırmalardan bir tanesi, örneğin en başarılı yanıt veren 5 ülkeyi Tayvan, Yeni Zelanda, İzlanda, Singapur ve Vietnam olarak karşımıza çıkartıyor. En kötü yanıt veren ülkeler ise açık ara ile Amerika Birleşik Devletleri önde… Hemen hemen bütün sınıflandırmalarda en kötü performans Amerika Birleşik Devletleri’nde karşımıza çıkıyor. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi dünyada kişi başına en fazla kaynağı aktaran ülke olmasına rağmen sağlık çıktılarının bu pandemide en kötüler arasında yer almasıdır. Bunun yanı sıra Brezilya, Hindistan, Meksika ve Birleşik Krallık da kötü yanıt veren ülkeler içerisinde yerlerini alıyorlar.
Türkiye’de Süreç Şeffaf Yönetilmiyor
Türkiye’den bu konuda örnek vermemiz çok kolay değil hepinizin bildiği gibi… Sağlık Bakanlığı şeffaf bir süreç yönetmiyor. Olguların ve ölümlerin tamamını açıklamadığına ilişkin bizim uzun zamandır iddialarımız var. Sonunda bu iddiaları biliyorsunuz, olgular açısından Sağlık Bakanı da kabul etmek zorunda kaldı.
ABD’de Eyalet Farklılıkları
ABD’ye baktığımızda örneğin eyaletler arasında da ciddi farklılık olduğunu görüyoruz. Yüz bin kişi başına Covid-19 nedenli ölümlere baktığımızda örneğin New Jersey ile Vermont arasında çok ciddi bir farklılık var. Bu da eyaletler arasındaki hem sosyo ekonomik duruma bağlı değişkenlerin etkisini hem de merkezi yönetimden bağımsız geliştirilen sağlık alanına özgü girişimlerin etkisini görüyoruz. Yeri gelmişken Vermont belki size çok tanıdık gelecek Amerika’daki en başarılı eyalet ölümler açısından. Çünkü Bernie Sanders biliyorusnuz Vermont Senatörü… Orada Vermont Eyaletine ilişkin diğer eyaletlerle kıyaslandığında daha özgürlükçü, daha demokrasiye yatkın bir topluluk anlayışı olduğunun üstüne çeşitli makaleler var.
Yönetim Sistemi ve Sağlık Sistemi Farkı
Yine değişik sınıflandırmalara baktığımızda Covid-19 pandemisine yanıt verme açısından ülkeler arasında önemli farklılıklar olduğunu görüyoruz. Yapılan bir sınıflandırmaya göre yüz ülke değerlendirmeye alınmış. Türkiye 30. sırada… Değişik bileşenlere yanıt verme düzeyi açısından… Bir başka sınıflandırma da Ekonomist dergisinin; hem ülkedeki risk düzeyine hem de buna verilen yanıtı kategorize ettiklerinde bazı ülkeler, Yeni Zelanda en iyi yanıt veren ülkelerden birisi ve riski de yüksek ülkeler içerisinde yer almasına rağmen yine Almanya, Norveç, İzlanda, Danimarka, Avusturya gibi ülkeler ön plana çıkıyor. Kötü yanıt veren ülkeler içerisindeyse İtalya, İspanya, İsveç, Hollanda, Birleşik Krallık ve Belçika karşımıza çıkıyor. Buradan iki ülkeyi kıyaslayacak olsak, örneğin Yeni Zelanda ile Belçika’yı … 1 milyon kişi başına düşen Covid-19 toplam ölümleri arasında hesaplamada zorlanacağımız kadar ciddi bir farklılık var. Dolayısıyla şunu söylemek mümkün: Başka değişkenlerin etkisi, örneğin demografik değişkenler gibi etmenler ortadan uzaklaştırıldığı zaman ülkelerin hem yönetim sistemlerinin hem de sağlık sistemlerinin pandemiye yanıt verme kapasitesi, o ülkede yaşayan yurttaşların sağlıklarını doğrudan etkiliyor. Hatta sağlıklarına etkilerini bir yana bırakın sağ kalımlarını doğrudan etkiliyor. Buna ilişkin çok önemli kanıtlar var elimizde.
Covid-19’a Yanıt Verme Kapasitesi
Ocak ayında yayınlanan Avustralya’daki bir düşünce enstitüsü tarafından 100 ülkeyi kapsayan bir çalışma bugünlerde çok fazla tartışılıyor. Ülkelerin Covid-19’a yanıt verme kapasiteleri ve başarılı olup olmamaları açısından.. Türkiye özellikle ilk haftalarda çok kötü bir performans sergilemiş durumda. Amerika Birleşik Devletleri İran ile kıyasladığımızda; İran’dan zaman zaman daha kötü performansı olan ya da zaman zaman benzer bir performansı olan ülke olarak karşımıza çıkıyor. Tabi şöyle bir soru var burada. Örneğin Yeni Zelanda ile Amerika Birleşik Devletlerini ayıran nedir? Ya da Türkiye ile İran’ı kıyasladığımızda Türkiye’yi daha başarılı konuma götüren nedir? Bunlara biraz veriler ışığında bakmaya çalışalım…
Epidemiyoloji Yönetimi
Biz epidemiyoloji ile uğraşanlar uzun zamandır diyoruz ki salgın yönetiminin epidemiyoloji bilimine göre izlenmesi gereken aşamaları var. Bir kere ilk önce olguları saptayıp tedavi etmeniz lazım. Bunun için de standart bir olgu tanısı ortaya koymuş olmanız gerekir. Bunlar da hepimizin bildiği gibi doğrulanmış olgular, kuşkulu olgular. Türkiye’de salgın yönetimi doğrulanmış olgular dışındakileri dikkate almama eğilimini benimsemiştir. Bu da pandeminin gerçek yükünü ortaya koymak açısından bizi sınırlamıştır. Şimdi olguları saptadığınız ve tedavi ettiniz ama bulaşıcı hastalık salgınına karşı asıl yapmanız gereken iş hastalığın yayılmasının önlenmesi. Bunun için de dünyada kabul edilen iki temel yaklaşım var. Öncelikle bir aktif sürveyans sisteminizin olması gerekir. Şu ana kadar Türkiye bir aktif sürveyans sistemi maalesef kurulamamıştır. Bir filyasyon yani temaslı takibi yapmalısınız. Temaslı taraması yapmalısınız.
Salgında Başarılı Olma Kriterleri
Hastalığın daha fazla yayılmamasına dönük çabalarımız çok güzel ama bunların ne kadar etkili olduğunu mutlaka kontrol etmeliyiz. Bunun da bilimsel bir perspektiften yapılması zorunlu… Bu kontrol stratejisi hem maruz kalmanın önlenmesi hem enfeksiyonun önlenmesi hem de elbette bunlara bağlı olarak hastanın ve ölümün önlenmesi ile karşımıza çıkacak. Ama burada az önce söylediğim izleme ve değerlendirme yaklaşımının mutlaka bu önleme stratejileri ile eklemlenmesi gerekecek. Peki biz böyle bir pandemide bütün dünyayı etkileyen bir bulaşıcı hastalık salgınında başarıyı neye göre değerlendireceğiz? Burada bazı ölçütler kullanabiliriz. Epidemiyoloji bilimi bize bu konuda çok ciddi bir yol gösterebilir. Örneğin dedik ki olguların saptanması ve tedavisi çok önemli; olguların saptanması için ne yaptığımız sorusuna yanıt vermemiz gerekir. Burada da test politikası, tedavi protokolü ve rehberler devreye girecek.
Pandemide Yaşam Kalitesi
Covid-19 yönetminde, tek başına mortalite ve morbidite değil, yaşam kalitesini de değerlendirmemiz gerekir ki ben Türkiye’de henüz bu konuda literatüre ciddi bir katkı görmedim. Ama İngiltere’den, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Almanya’dan, Avustralya’dan, Japonya’dan dünyanın birçok yerinden yaşam kalitesinin bu pandemi sırasında özellikle ileri yaş gruplarında çok daha fazla bozulduğuna ilişkin bazı bilgilerimiz var. Tabii başka ölçütleri de burada tartışmamız gerekir. İstihdam, yoksulluk, yoksunluk gibi. Çünkü pandemi bir yandan Sars Cov-2 nedeniyle bizi sıkıntıya sokarken öte yandan da insanların işsiz kalması, gelirlerinde azalma ve benzeri sorunlar yüzünden yoksulluk ve yoksunlukla ilişkili sağlık sorunlarıyla karşımıza çıkabilmelerine yol açtı.
Örgütlenme, Finansman ve Emek Gücü
Biz halk sağlıkçılar pandemideki başarı meselesine bakarken ya da sağlık sisteminin bu süreçteki etkisine bakarken bunu arka plandan tartışmak isteriz. Bu arka planda sağlık sistemi var. Sağlık sisteminin başat özelliklerinde ise örgütlenme, finansman ve emek gücü karşımızda duruyor. Tabi bu sağlık hizmeti sunumu ile birlikte ele alınmalı ki örgütlenme denince hiç kuşkusuz 1. basamağın etkisini özellikle hastalığın yayılımının engellenmesi aşamasında göz ardı etmemek gerekiyor. Sisteminizin nasıl bir hazırlık yaptığı, nasıl bir eylem planına sahip olduğu da çok önemli. Sağlık sistemin özellikleri ve sizin hazırlığınız vermiş olduğunuz yanıt üzerinden değerlendirilmeli. Burada kuşkusuz ki hangi stratejiyi tercih ettiniz? Buna yanıt verme kapasiteniz neydi? Bunu nasıl yönettiniz ve ortaya nasıl bir sonuç çıktı sorularını da yanıtlamamız gerekir.
Aşılama Politikası
“ŞU AN Kİ AŞILAMA HIZI İLE GİDERSEK 2021 YILININ SONUNA KADAR DÜNYANIN YARISININ BİLE AŞILANMA İHTİMALİNİN OLMADIĞI HESAPLAMALARLA ORTAYA KONMUŞ DURUMDA. BU DURUMDA PANDEMİNİN ÖZELLİKLE YENİ ENDİŞE VEREN VARYANTLARININ ETKİSİYLE BİRLİKTE HEM 2021’İ HEM DE 2022’Yİ KAPSAYACAK KADAR UZAMASI SÖZ KONUSU OLABİLİR”
Bugün baktığımızda aşılama politikası biraz daha genişlemiş görünüyor. Ama şunu aklımızdan çıkarmayalım: Küresel bir sorunla karşı karşıyayız. Buna küresel bir yanıt vermemiz lazım. Yani örneğin İsrail’de olduğu gibi ülkenin tamamını aşılasanız bile eğer Filistinlilere tek bir doz aşı bile vermiyorsanız bu sorunu çözemezsiniz. Dünya açısından da böyle bir sorun söz konusu. Şu an ki aşılama hızı ile gidersek dünyanın 2021 yılının sonuna kadar yarısının bile aşılanma ihtimalinin olmadığı hesaplamalarla ortaya konmuş durumda. Bu durumda pandeminin özellikle yeni endişe veren varyantlarının etkisiyle birlikte hem 2021’i hem de 2022’yi kapsayacak kadar uzaması söz konusu olabilir.
50 günde 10 milyon aşı yapamadık!
Türkiye’de durum nedir diye bakacak olursanız; Türkiye 14 Ocak’ta aşıya başladı. Sağlık Bakanı günde 1 milyon ve daha fazlasına aşı yapma potansiyelimiz olduğundan söz etti ki ben 1 milyon olmasa bile bir milyona yakın aşı yapabileceğimiz konusunda kendisi ile hemfikirim. Hem aile sağlığı merkezleri hem de hastanelerde kurulmuş olan aşı birimleri aracılığıyla Türkiye’de bir milyona yakın aşı yaplabilir. Eğer iyi organize olursa ve aşı sağlanabilirse… 50. günde 10 milyon aşıyı henüz yapamamış durumdayız. İkinci dozunu yapabildiğimiz yurttaşımızın sayısı 2.3 milyon. Bunların da biliyorsunuz 1 milyon kadarı sağlık çalışanı; dolayısıyla henüz aşılamada çok başlardayız ve eğer biz günde ortalama 200 bini bulmayan bir aşılama politikasını böyle devam ettirecek olursak daha önümüzde aşağı yukarı 18 – 19 ay civarında bir zaman söz konusu olacak. 60 milyon yurttaşımızı 120 milyon doz aşıyla buluşturmak için ki bunu söylememe bile gerek yok.
Yeni Varyantlara Karşı Aşı
Bu kadar uzun zaman içerisinde bir aşı yapmaya çalışmanın pandemiye güçlü yanıt vermekle hiçbir ilgisi olmayacak. Bu arada belki sars Cov-2 mevsimsel nitelik kazanmış olabileceği için bunu önümüzdeki aylarda daha net tartışabiliriz. O zaman belki bizim her yıl yeni varyantlara karşı geliştirilmiş aşılarla toplumu buluşturma hedefimiz karşımıza çıkacak. Üstelik biz kısa sürede risk gruplarını, erişkinleri aşılayamazsak bu Sars Cov-2 virüsünün yeni varyantlarının şu ana kadar karşımıza çıkmış endişe verici varyant dışında da karşımıza çıkabilmesi için virüse uygun bir ortam sağlayacak. Dolayısıyla buraya kadar konuştuklarımızın ülkenin hem yönetim sistemi hem de sağlık sistemi ile yakından ilişkisi var.
“TÜRKİYE 1928’DE KURULMUŞ OLAN HIFZISIHHA ENSTİTÜSÜNÜ KAPATMAMIŞ VE ONU GELİŞTİRMİŞ, DESTEKLEMİŞ OLSAYDI BUGÜN KENDİ AŞISINI KAMU OLANAKLARIYLA ÜRETEBİLİRDİ. HERHANGİ BİR ŞİRKETİN PATENT KORUMASINA TAKILMAMIŞ YA DA YURTDIŞINDA BİR ÜLKEDEN AŞI SATIN ALABİLMEK, ONU ÜLKEYE SOKABİLMEK İÇİN CİDDİ SIKINTILAR YAŞAMAMIŞ OLABİLİRDİ”
Hıfzısıhha Enstitüsüne İhtiyacımız Var
Türkiye 1928’de kurulmuş olan Hıfzısıhha Enstitüsünü kapatmamış olsa ve geçtiğimiz zaman içerisinde onu geliştirmiş, desteklemiş olsa bugün kendi aşısını kamu olanaklarıyla üretmiş herhangi bir şirketin patent korumasına takılmamış ya da yurtdışında bir ülkeden aşı getirebilmek için satın alabilmek için onu ülkeye sokabilmek için ciddi sıkıntılar yaşamamış olabilirdi. Bugün itibariyle Türkiye, çok az aşının yapılabildiği bir duruma maalesef gelmiş görünüyor. Bunun nedeninin de Türkiye’de yeterli dozda aşı olmaması olduğunu biliyoruz. Biliyorsunuz Sağlık Bakanı kendisi de ‘aşımız olsa yapacağız ama yeterince aşımız yok’ demek zorunda kalmıştı, geçtiğimiz haftalarda…
Fazladan Ölümlerin Verisi Yok
Fazladan ölümlerle ilgili dünyanın bütün ülkelerini kapsayan bir veri tabanı yok. Dünyanın değişik yerlerinden bilim insanlarının yaptığı çalışmalar ya da Amerika’daki, İngiltere’deki resmi kurumların ortaya koyduğu veriler, bu pandemi sırasında yalnızca Covid-19 ölümlerinin değil, sağlık hizmetlerine erişim sıkıntısı yaşamanın da etkisiyle çok sayıda başka alandaki ölümlerin de gizlenmiş olabileceğini ortaya koyuyor.
En Kötü Performans Amerika’nın
AMERİKA NEDEN BAŞARAMADI? ÇÜNKÜ AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ NEREDEYSE BİRİNCİ BASAMAĞIN HİÇ OLMADIĞI ÜLKELERDEN BİRİ… SAĞLIK TAMAMEN TİCARİ BİR SİSTEMDİR; İÇİMİZDE AMERİKA’YA GİDEN HERKES YERİNDE DE GÖZLEMİŞTİR”
Sağlık sistemlerini konuşurken en kötü performans da Amerika kaynaklı… Amerika neden başaramadı? Çünkü sağlık sistemi dünyanın en kötü sistemi. Hiçbir hazırlığı yoktu ve ne seçtiği strateji uygundu ne de bu stratejinin yönetilmesi sırasında gösterdiği başarı söz konusuydu. Buna yanıt verme kapasitesini de eklemek gerekir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri birinci basamağın hiç olmadığı neredeyse ülkelerden bir tanesidir. Tamamen sistem ticarileşmiş ve sağlık alanın metalaştırıldığı bir sistemdir. Bunu içimizde Amerika’ya giden herkes yerinde de gözlemiştir. Ama böyle bir pandemide sonucu çok ağır bir yıkım olarak karşımıza çıktı. Örneğin 11 gelişmiş ülkenin değişik parametrelere göre sıralandığı sağlık politikasının sonuçlarına baktığımızda Amerika şu ülkeler içerisinde aşağıdadır; kişi başına en yüksek sağlık harcaması yapan ülke olmasına rağmen en kötü performansa sahip ülkeydi zaten. Dolayısıyla Amerika’da birtakım sofistike tedavi yöntemlerinin Türkiye’deki bazı klinisyenlerce örnek gösterildiği bazı sağlık kuruluşları olabilir ama bunların toplum açısından yararlarının çok sözkonusu olmadığı, sistemin böyle bir pandemiye yanıt verme açısından neredeyse hiçbir hazırlık içerisinde olmadığı çok net ortadadır.
“BUGÜN İTİBARİYLE 1 MİLYON KİŞİ BAŞINA DÜŞEN TOPLAM DOĞRULANMIŞ COVID-19 ÖLÜMLERİ AÇISINDAN KÜBA İLE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ ARASINDA 53 KAT VAR. 53 KAT DAHA FAZLA İNSAN AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NDE HAYATINI KAYBETMİŞTİR”
Küba ile Amerika Farkı
Bugün itibariyle 1 milyon kişi başına düşen toplam doğrulanmış Covid-19 ölümleri açısından Küba ile Amerika Birleşik Devletleri arasında 53 kat var. 53 kat daha fazla insan Amerika Birleşik Devletleri’nde hayatını kaybetmiştir. Tabii bu Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı değil.
“AMERİKA’DA BİRTAKIM SOFİSTİKE TEDAVİ YÖNTEMLERİNİN TÜRKİYE’DEKİ BAZI KLİNİSYENLERCE ÖRNEK GÖSTERİLDİĞİ BAZI SAĞLIK KURULUŞLARI OLABİLİR AMA BUNLARIN TOPLUM AÇISINDAN YARARLARININ ÇOK DA SÖZKONUSU OLMADIĞI ÇOK NET ORTADADIR”
Kötü Örneklerden Biri de İsveç
Kötü örneklerden birisi de İsveç’tir. İsveç’in diğer başka ülkelerle değil de sosyo ekonomik durumu demografik durumu çok benzer kendisiyle çok yakın olan 3G ülke ile karşılaştırmak daha doğru olur diye düşündüm ve Norveç, Finlandiya, Danimarka’yla karşılaştırdım. Bugün itibariyle bakıldığında yine 1 milyon kişi başına düşen doğrulanmış Covid-19 ölümleri açısından örneğin Norveç ile İsveç arasında 11 kat fark var. 1 milyon kişi başına düşen ölümler açısından… Bu, biliyorsunuz İsveç’in sağlık sisteminden daha çok İsveç’in en başta tercih ettiği strateji ile ilgili oldu. İsveç ne baskılama stratejisini tercih etti ne de etkisini azaltma stratejisini… Dedi ki ‘ben zamana yayacağım; ayrıca bazı işte ufak tefek önlemler olarak bu hastalığı geçirenler de bir toplumsal bağışıklık düzeyinin yakalanması ile bu sorunu çözeceğim!’ Bir sürü insan itiraz etti İsveç dinlemedi. Ne zamana kadar? Geçtiğimiz ay ‘evet büyük bir hata yaptık, bu da yurttaşlarımızın taşlarımızın daha fazla ölmesine yol açtı’ diye bu konuyu kabul ettikleri zamana kadar… Ama ne oldu? İnsanlar öldü, insanlar yoğun bakımlarda yatmak zorunda kaldı. Hatta yoğun bakımlarda yer bulamayan insanlar sözkonusu olabilir diye biliyorsunuz, İsveç Sağlık Bakanlığı bir gizli yazı yayımlayarak ‘eğer böyle bir şey olursa önceliği yaşlılara değil, yaşı daha küçük olanlara vereceğiz’ bile diyebildi. Dünyaya örnek gösterilen İsveç’ten söz ediyorum.
Sağlık Sisteminin Yapıtaşları
Dünya Sağlık Örgütü bu pandemiye yanıt verme aşamasında sağlık sisteminin kendine özgü bazı niteliklerinin çok önemli olduğuna vurgu yapıyor. Bir başka deyişle bunları yapıtaşları olarak sıralıyor. Neymiş bu yapı taşları bakalım. Diyor ki sağlık sisteminin yapı taşları arasında en önde gelen kavram; hastalığın bulaşının önlenmesi, sonra sağlık altyapısı ve emek gücünün sürdürülebilirliği, sağlık hizmetlerinin sunum, sağlık bakımının finansmanı, sağlık alanının yönetimi ve diğer sektörler ile birlikte çalışma becerisi. Bunların tamamına bu sorun sırasında bakma olanağımız yok. Ama ben Türkiye üzerinden örneklerle bunların birkaçını ön plana çıkartarak bunların nasıl etkili olabileceğine ya da nasıl etkisiz olabileceğini sizlerle paylaşmak isterim.
Bulaşın Önlenmesi Politikaları
Tabii ilk sırada yer alan hastanın bulaşının önlenmesi söz konusu olduğunda bunun da kendi içerisinde alt bileşenleri var. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki etkili bir sağlık iletişimi… Bunun ne kadar önemli olduğunu ülkemizde yurttaştaki istediğimiz algı düzeyini yakalayamamaktan hep birlikte maalesef deneyimledik. Sonra fiziksel mesafenin korunması. Tabii bu yurttaşa maske, mesafe, hijyen demekle olmuyor. Kişinin işyerindeki fiziksel mesafenin korunmasından, ulaşımı sırasındaki fiziksel mesafenin korunmasına kadar ya da iki günlük sokağa çıkma yasağının 2 saat önce ilan edilmemesine kadar değişik bir perspektiften ele alınması gerekir. Kapsamlı bir tanı testi politikasına ihtiyacımız olduğuna vurgu yapıyor. Dünya Sağlık Örgütü doğrulanmış olguların izolasyonuna ki biliyorsunuz biz doğrulanmış olguları belli bir süreden sonra evlerinde tutmaya dönük bir politika izledik ki bunun yeterli olmayabileceği konusunda uzun zamandır çağrılarımız var. Bunun yanı sıra kuşkulu ve olası olguların karantinaya alınması da önem taşıyordu ve etkili bir filyasyon adıyla karşımıza çıkartılan temaslı izleme uygulamasına duyulan ihtiyacı da Dünya Sağlık Örgütü gündeme getiriyordu. Ayrıca daha önce söylediğim aktif sürveyans sisteminin kurulmuş ve uygulamaya konmuş olması da oldukça önemli.
Filyasyon Hazırlığı Geç Yapıldı
Türkiye’de bu süreçler nasıl işledi diyecek olursanız birkaç örnek verelim. İlk olgumuz 11 Mart’ta tanımlandı. Birçoğumuz daha öncesinde de Türkiye’de olguların olduğunun farkındaydık ve 10 Ocak’ta Türkiye Bilim Kurulu kuruldu. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde Türkiye’de bu vakaların ortaya çıkacağı belliydi. Vaka ortaya çıkar çıkmaz filyasyon yapabilmek için bir hazırlığın olması beklenirdi. Ama ne olmuş birlikte bakalım: 11 Mart’tan sonra Türkiye filyasyon oranlarının yüzde 90’lara çıkabilmesi hatta yüzde 81’e çıkabilmesi ancak Nisanın son haftalarında gerçekleşmiş.
Başarılı Filyasyon Yapılamadı
Bir başka deyişle Türkiye ilk vakayı duyurduktan ancak 5 hafta sonra ciddi bir şekilde sahaya çıkabildi ve siz bu 5 haftada sahaya çıkmayınca ne oldu? Temaslı takibi doğru yapamadınız ve insanlar birbirlerine hızla bulaştırdılar. Türkiye dünyada benim bilebildiğim kadarıyla yayınlanmış en yüksek temel üreme sayısına sahip ülkelerden birii oldu. Bu arada filyasyon da epidemiyoloji biliminin penceresinden çok başarılı yapılmadı. Filyasyon ekiplerinin kendi bildirimlerine baktığımızda şöyle diyorlar: Pozitif vakaların kaynağının tespiti üzerine herhangi bir işlem yapılmıyor; aile hekimleri bu süreçte yer almıyor; sistemden kaynaklanan sorunlar nedeniyle pozitif olmayan vakalar 112 tarafından hastaneye götürülmüyor ki o sırada onun pozitif olup olmadığını bilme olanağınız söz konusu olmayabilir ve birçok kişi ya karantinada kalmaktan çekindiği ya da istediği için doğru bilgi verme konusunda çok tatmin edici yanıtlarla ekiplerin karşısına çıkmıyor.
Sağlık Bakanının kendi epidemiyoloji ve tanı rehberinde diyor ki: R0 değeri salgının 10. gününde Türkiye’de 9,6 idi. Gerçekten çok üzücü bir rakamdır bu. Literatüre bakın salgının en dehşetli geçtiği ülkelerde bile bu 6 civarındadır… Dünyada 2 ile 3 arasında olduğu varsayılıyor maalesef Türkiye 9.6’lık bir rakamı resmen açıklamış durumda. Biliyorsunuz Sağlık Bakanı televizyonlarda bunun 16’ya kadar çıktığını da söylemişti. Ama bu gerçekten ve R0 mıdır yoksa başka bir şeyi mi ifade etmek istedi orası tartışma konusudur.
Yine Türkiye’ye baktığımızda hem sağlık sisteminin yetersizliği hem yöneticilerin bilgisizliği ve yetkin olmayışı hem de verileri toplumdan gizlemek anlayışı bir araya geldiğinde nasıl bir tablo karşımıza çıktı? 28 Temmuz’da Sağlık Bakanlığı diyor ki yoğun bakımda 1280 hastamız var. Bunların 403’ü entübe! 29 Temmuz’da diyor ki ağır hasta sayımız 542; yani biz 1280 yoğun bakım hastasını ağır hasta olmadan mı yoğun bakıma yatırmışız? Gerçekten tartışmalı bir konu.
Bakanlığın Ağır Hasta Tanımı
Ayrıca ağır hastayı nasıl tanımlıyor Sağlık Bakanlığı: ‘Oksijen saturasyonu belli oranın altında olan…’ Değerli dostlar böyle bir tanım olur mu? Dersiniz ki oksijen saturasyonu 92’nin altında olan, 93’ün altında olan vs oraya bir standart koyarsınız. Belli oranın altında olan ne demek? Bunu istediğiniz zaman değiştirerek rakamları oynamak amacıyla mı kullanıyorsunuz? Burada büyük bir soru işareti var. Zaten soru işaretine yer bırakmayacak kadar olguların duyurulmasında çarpıklık olduğu da çok açık…
Bir başka önemli soru: Biz biliyorsunuz geçtiğimiz Nisan ayından itibaren açıklanandan daha fazla olgu olduğuna ilişkin itirazlarımızı gündeme getiriyoruz. Hatta ben bunu söylediğim için hakkımda bir soruşturma da açılmıştı ama zaman bizi doğruladı ve Sağlık Bakanı itiraf etmek zorunda kaldı.
DSÖ de Sınıfta Kaldı
Yalnızca Türkiye’de Sağlık Bakanlığı güvenilmez değil maalesef. Dünya Sağlık Örgütü de bu pandemide bazı önemli olumluluklar içeren adımlar atmış olmasına rağmen, ülkelerin verileriyle ilgili bu sürece müdahale etmeyen yapısı bunu sorgulamayan yaklaşımı yüzünden bana sorarsanız sınıfta kalmıştır. Bu süreçte özellikle Dünya Sağlık Örgütünün Türkiye’de yeni bir ofis açma girişiminin olduğunu, bu sürecin yakından izlenmesi gerektiğini ama sanki Dünya Sağlık Örgütünün hükümetlerin bir resmi dairesi gibi çalışmaktan vazgeçmediğini maalesef söylemek zorundayız. Dünya Sağlık Örgütü bu doğrulanmış vaka veri tabanını güncelleyene kadar bu veri tabanından veri çekip dünyadaki ülkeleri kıyaslayan araştırma sonuçlarında Türkiye hep olduğundan daha iyi çıkmıştır. Bu da zaten zannediyorum bu veri tabanı ne kadar geç güncellenirse o kadar iyi olur yaklaşımıyla sürdürülmüş bir politikanın sonucudur.
Yoğun Bakım Yatakları
Pandemi ile birlikte en çok konuşulan kavramlardan birisi de biliyorsunuz yoğun bakım yatakları oldu. Türkiye aslında yatak sayısı bakımından OECD ülkelerinden geridedir. Ancak daha fazla yatağa ihtiyacı var mı tartışma konusudur. Çünkü yatak sayısı az olmasına rağmen yatak doluluk oranı yüzde 60’lar civarındadır. Biliyorsunuz bir ülkedeki yatak doluluk oranı yeni yatak gereksinimi söz konusu olduğunda yüzde 70, 5’in üzerinde ise tartışmaya açılır. Alt oranlar bir verimsizlik göstergesidir. Türkiye bu açıdan tartışmaya açık bir pozisyona sahiptir ama özellikle sağlıkta dönüşüm programı nedeniyle sağlık alanının ticarileştirilmesi ve yoğun bakım yataklarının özel hastanelere asıl kar getirebilecek yataklar olması, Türkiye’de son yıllarda yoğun bakım yataklarını epeyce artırmıştır. Erişkinlerde 100 bin kişiye düşen ileri düzeyde yoğun bakım yatak sayısı 23 civarındadır. Bütün OECD ülkeleri içerisinde Türkiye 4 sıraya gelmektedir. Almanya, Avusturya ve Amerika’dan sonra dolayısıyla çok ciddi bir yoğun bakım yatak sayısı olduğu anlaşılıyor.
“İSTEDİĞİNİZ KADAR YOĞUN BAKIM YATAĞINI ARTIRIN; EĞER SALGINDA BULAŞI ENGELLEYECEK POLİTİKALARINIZ ZAYIFSA, TÜRKİYE’DE OLDUĞU GİBİ, GÜÇLÜ BİR YANIT VEREMEZSİNİZ. İKİNCİSİ YOĞUN BAKIM YATAK SAYIMIZ FAZLA AMA TÜRKİYE’DEKİ YOĞUN BAKIM YATAKLARININ YÜZDE 40’I ÖZEL HASTANELERDE”
Yoğun Bakım Yatakları Özel Hastanelerde
Ancak madem bu kadar ciddi yoğun bakım yatak sayımız var, madem nüfusumuz çok yaşlı değil, o zaman biz neden Ankara’da, İstanbul’da, Konya’da, Diyarbakır’da bir sürü ilde yoğun bakım yatağı sorunu yaşadık. Burada iki tane temel sorunun varlığını birlikte saptayalım. Birincisi istediğiniz kadar yoğun bakım yatağını artırın. Eğer salgında bulaşı engelleyecek politikalarınız zayıfsa, Türkiye’de olduğu gibi, güçlü bir yanıt veremezsiniz. Ikincisi yoğun bakım yatak sayımız fazla ama Türkiye’deki yoğun bakım yataklarının yüzde 40’ı özel hastanelerde, İstanbul örneğinde çok net görmüştük. Orada daha fazla bu oran. Özel hastaneler yurttaşın kendisine para ödemesi söz konusu olmadan bu yatakların kullanımına yeşil ışık yakmadı ya da SGK’dan daha yüklü bir para transferi olmadan. Dolayısıyla bu pandemi bizim kamucu bir sağlık sistemine duyduğumuz ihtiyacı çok daha net ortaya koymuş durumdadır. Bunun yanı sıra yeterli sayıda sağlık emek gücüne de ihtiyacımız var.
İller Arası Eşitsizlik Çok Fazla
Türkiye’de nüfusu en yüksek ilk 10 ile baktığımızda; yoğun bakım yatakları sayılarımız dünyayla kıyaslandığında yüksek gibi görünüyor ama iller arasında da çok büyük eşitsizlik var. Örnek: Gaziantep’te 10 bin kişiye 7 yoğun bakım yatağı düşüyor. Benim yaşadığım Bursa’da 4 … Böyle bir şey olabilir mi? Benzer bir sorunun aynı zamanda yatak sayılarında da karşımıza çıktığını görebilirsiniz. Örneğin Türkiye’de bu nüfusu en yüksek 10 il çerisinde en fazla yatak Konya’da var; 12 kişi başına en düşük de Şanlıurfa’da var. Dolayısıyla bu sistemin getirdiği eşitsizliğin de farkında olarak bu süreci tartışmamız gerektiği çok açık.
“2020 YILI ADRESE DAYALI NÜFUS KAYIT SİSTEMİ ÇOK İLGİNÇ BİR VERİYİ KARŞIMIZA ÇIKARDI. TÜRKİYE HER YIL BİNDE 12-13 CİVARINDA BİR NÜFUS ARTIŞINA SAHİPKEN 2020 YILINDA BU BİNDE 5 BUÇUK OLDU”
Nüfus Artış Hızındaki Ani Düşüş
Sağlık çalışanına gelince; Türkiye, bin kişi başına düşen hem hekim hem de hemşire açısından en düşük sayıya sahip ülkedir. Bu nedenle de bu pandemiye yanıt verme kapasitesi açısından çok büyük zorluk yaşamıştır ve maalesef Türk Tabipleri Birliğinin kayıtlarına göre 385 hekim arkadaşımız hayatını kaybetmiştir.
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan 2020 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi çok ilginç bir veriyi karşımıza çıkardı. Türkiye her yıl binde 12 – 13 civarında bir nüfus artışına sahipken 2020 yılında bu binde 5 buçuk oldu. Aşağı yukarı 500 bin kişi daha az nüfusumuz arttı. Yurt dışına gidenleri çıkardıktan sonra ülkemizdeki yabancı gruplar açısından söylüyorum. Bunu gerçekten tartışmamız gerekir. Bu pandemi bize nasıl bir yük getirdi de Sağlık Bakanlığının aşağı yukarı 28 bin civarında açıkladığı Covid-19 ölümleri dışında başka ölümler ve buna bağlı başka sorunlar yüzünden niye nüfus artış hızımız geçen yılların çok gerisinde kaldı? Bunu da ayrıca kapsamlı olarak tartışmamız gerekir.
Nadir Hastalıklar Ağı, özellikle COVID-19 küresel salgınında gözden kaçan, dünyada yaklaşık 350 milyon, Türkiye’de ise 5 milyon* civarında bireyi etkilediği bilinen nadir yaşamlara dikkat çekiyor. Nadir Hastalıklar Günü kapsamında pek çok konunun altını çizen Ağ, “Nadiriz ve içinizdeyiz” sloganıyla nadir hastalığa sahip bireylerin ve yakınlarının sesini toplumun her kesimine duyurmayı hedefliyor.
Nadir Hastalıklar Ağı, her yıl Şubat ayının son günü olarak bilinen Nadir Hastalıklar Günü‘ne dikkat çekmek üzere 25 Şubat 2021 Perşembe günü çevrimiçi bir basın toplantısı düzenledi.
Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyeleri Deniz Yılmaz Atakay, Ece Soyer Demir, Ayfer Ergüzel, Gülnur Gökmen ve Alim Yılmaz‘ın katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, Nadir Hastalıklar Ağı’nın kurulduğu günden bugüne dek yaptığı çalışmalar ve COVID-19 küresel salgınında gözden kaçan “nadir yaşamlar”ın nasıl etkilendiğine dair tecrübeler paylaşıldı.
Toplantıda ayrıca “Nadir Hastalıklar Hasta ve Hasta Yakınları İhtiyaç Analizi Ortak Akıl Platformu” çalıştay çıktıları ele alındı ve nadir hastalara yönelik «Nadir Çağrı Kampanyası»nın duyurusu gerçekleştirildi. “Evlilik Öncesi Tarama ve Tüp Bebek”, “Genişletilmiş Yenidoğan Taraması ve Erken Tanı”, “Erken Tanı ve Tedavinin Önemi”, “Tedaviye Erişim”, “İlaca Erişim”, “Organ Bağışı”, “Görünmez Engellilik”, “Ayrımcılık”, “Sosyal Haklara Erişim”, “Eğitim ve İstihdam” konularında, nadir hastalığa sahip bireyler ve yakınlarına pek çok projeyle destek sunan Nadir Hastalıklar Ağı’nın sözcüleri, tüm paydaşlara yönelik çözüm odaklı çalışma önerilerini de paylaştı. Nadir Hastalıklar Ağı’nın altını çizdiği nadir veriler* şöyle sıralanıyor:
Dünyada yaklaşık 350 milyon bireyin, Türkiye’de ise 5 milyon civarında bireyin herhangi bir nadir hastalığı olduğu tahmin ediliyor.
Türkiye’de 2.000 kişide 1 kişiyi etkileyen hastalıklar “nadir hastalık” olarak kabul ediliyor.
Nadir hastalıklar, genel nüfusun yaklaşık yüzde 6-8’ini etkileyen kronik, ilerleyici bozukluklar olarak tanımlanıyor.
Nadir hastalıkların yüzde 80 kadarı genetik geçişli ve küresel olarak 6.000 ila 8.000 arasında nadir hastalık tanımlanıyor. Bunlara her yıl 3-4 yeni hastalık ekleniyor.
Nadir hastalıkların birçoğu yaşamın ilk yıllarında ya da çocukluk yaşlarında ortaya çıkıyor.
Hastalar ve aileleri, tanıda gecikme, hastalığın yetersiz yönetilmesi, bilgi ve kaynak eksikliği vb. gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyor.
Nadir hastalık tanımı dünyanın çeşitli bölgelerinde, hatta ülkeden ülkeye değişiyor.
Nadir hastalıkların sadece yüzde 5’inin tedavisi bulunuyor.
Nadir Hastalara Nadir Çağrı Nadir Hastalıklar Ağı, Türkiye’de bilinmeyen ve fark edilmeyen nadir yaşamlara dikkat çekmek, toplumda empati ve bilinç yaratmak amacıyla «Nadir Çağrı Kampanyası» başlatıyor. “Sağlıklı birey, sağlıklı toplum için siz de ses verin” diyerek tüm nadir hastalığa sahip bireyleri özel bir projeye katılmaya davet ediyor. Proje kapsamında Ağ, nadir hastalığa sahip bireylerin veya yakınlarının çekeceği kısa videoları duyurarak farkındalık yaratacak. Paylaşılan videolar Nadir Hastalıklar Ağı internet sitesi ve sosyal medya hesapları üzerinden yayınlanacak. Nadir yaşamların sesini geniş kitlelere duyurmayı hedefleyen proje hakkında detaylı bilgi www.nadirhastaliklaragi.org.tr adresi üzerinden alınabiliyor.
Nadir Hastalıklar Hasta ve Hasta Yakınları İhtiyaç Analizi Ortak Akıl Platformu’nun çalıştay çıktıları, çarpıcı sorunlara işaret ediyor. Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Deniz Yılmaz Atakay: “Nadir Hastalıklar Ağı olarak, Sağlık Ekonomisi ve Politikaları Derneği ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi iş birliği ve TÜBİTAK Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü’nün (TÜSSİDE) yürütücülüğü ile nadir hastalığı bulunan bireylerin gereksinimlerine yönelik ihtiyaçları hasta ve hasta yakınlarından edinebilmek amacıyla 2019 yılı Nisan ayında “Nadir Hastalıklar Hasta ve Hasta Yakınları İhtiyaç Analizi Ortak Akıl Platformu (OAP)®” çalıştayını gerçekleştirdik. Çalıştayın çıktıları, nadir hastalara yönelik Türkiye’deki ekosistemde dört öncelikli konuya işaret ediyor: Tanı Süreci, Sosyal Yaşam, Tedavi Süreci ve İletişim-Koordinasyon. Katılımcıların tanı sürecine yönelik belirttikleri ihtiyaçlar sorulduğunda, yüzde 20,5 oranda “Erken Tanı”, yüzde 15,4 oranında “Altyapı” yanıtı alındı. Yine katılımcıların yüzde 28’i tedavi sürecine ilişkin “Yönetim/Sistem/Politika” konusunda ihtiyaçları olduğunu belirtirken, bu oranı yüzde 23 ile “tedaviye erişim” ihtiyacı takip etti. İletişim ve koordinasyon sorunlarına yönelik belirttikleri ihtiyaçlar yüzde 23,1 “Sivil Toplum Kuruluşu ile iletişim”, yüzde 19,2 “Doktor Hasta İletişimi” olarak ölçüldü. Sosyal ihtiyaçlar başlığı altında ise daha çarpıcı konular kaşımıza çıkıyor: Akülü tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duyan hastaların bu ihtiyaçlarının zamanında karşılanmaması, toplumda nadir hastalıklara yönelik yeterince farkındalık ve bilinç olmaması, kamu spotlarının olmaması, televizyon programlarında yeterince konuya yer verilmemesi, genelde işverenlerin nadir hastalar ve ebeveynlerini işe almamaları, işe alınanların tedavi ve kontrol süreçlerinden dolayı izin alamamaları. Ağ olarak tüm çalışmalarımızı bu ve benzeri çalıştaylar ve raporlarla yönlendirmeye, nadir hastalığa sahip bireyleri dinlemeye ve tüm paydaşlarla iş birliklerimizi bu doğrultuda kurgulamaya devam edeceğiz.”
“Yenidoğan taraması ile yüzlerce hastalığın teşhisi mümkün!” Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Deniz Yılmaz Atakay: “Yenidoğan tarama testleri kapsamında mevcut olan Fenilketonüri, Konjenital Hipotiroidi, Biyotindaz Ekskliği, Kistik Fibrozis ve son olarak iller bazında tarama kapsamına giren Konjenital Adrenal Hiperplazi taramaları, yenidoğan bebeğin bu tanılara bağlı olarak zekâ geriliği, geri dönüşü olmayan beyin hasarları, olası organ kayıpları gibi zararların ve bunlara bağlı olarak bireyin erken kaybedilmesinin önüne geçiyor. Çocukluk döneminde ortaya çıkan ve ilerleyebilen hastalıkların önlenmesi açısından, bu programın uzman ve altyapı desteğiyle genişletilmiş yenidoğan tarama programına dönüştürülmesi, sağlıklı gelecek nesiller açısından büyük fayda sağlayacak. Tarama kapsamında, yılda yaklaşık 1 milyon 300 bin bebeğin İstanbul ve Ankara´da yer alan tarama merkezleri aracılığıyla taranması sayesinde, hastalıklarının sonuçlarından korunması sağlanabiliyor ve engelliliğin önüne geçilebiliyor. Tarama paneline eklenebilecek hastalıklar konusunda çalışmaların desteklenmesi, hız kazanması, erken tanıyı sağlayacak ve buna bağlı olarak bebeğin tedaviye erken erişimine imkân verecektir.”
“Pandemi, nadir hastalıklarda çarpan etkisi yarattı.” Nadir hastalığa sahip bireylerin tedaviye ve ilaca erişiminde yaşanan zorlukların altını çizen Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Ayfer Ergüzel konuyla ilgili şunları söylüyor: “Bazı genetik hastalıkların bugünkü tıbbi imkanlarla tedavisi olmasa da bazılarının gerek ilaç gerekse enzim olarak tedavisi bulunmuş durumda. Tedavisi olan hastalığa sahip bireylere acilen ilaçlarını temin etmek üzere en büyük görev Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) ve özellikle Maliye Bakanlığı’na düşüyor. Tanı almak için geçen sürenin bir benzerinin de tedaviye ulaşmak için geçmesi, telafisi imkânsız hasarlara neden oluyor. Hastalarımızın ilaçlarının SGK tarafından geri ödeme listesine alınması, tanı ve tedaviye erişim süreçlerinde yavaş işleyen bürokrasinin hızlandırılması hayati önem arz ediyor. Bu yavaşlık nedeniyle tedavi kriterlerini kaybeden hastalarımızın olduğunu bilmek çok üzücü. Bir diğer önemli sorun ise hasta ve hasta yakınlarının başlamış oldukları tedaviye devam edebilmeleri için gerekli olan rapor, reçete ve bürokratik işlemleri sürekli tekrarlamak zorunda kalmaları. Küresel pandemi, nadir hastalıklarda çarpan etkisi yarattı. Aynı zamanda nadir olan bazı metabolik hastalıkların kronik hastalıklar listesinde yer almaması, hastalarımızın tedavi ve bir takım sosyal haklara erişmesine engel oluyor. Kronik hastalığı olanlar idari izinli sayılırken, risk grubundaki nadir hastalarımız işe gitmek zorunda kaldı. Aşı konusunda da, hastalıkları kronik hastalıklar listesinde bulunmadığından, yaş sırasını beklemek durumunda kalacaklar. COVID-19 döneminde yaşadığımız gibi, olası kriz durumlarında hastaneye gidemeyen ve tedavisi aksayan nadir hastalar için evde bakım ve tedavi yöntemlerinin ivedilikle yapılandırılması gerekiyor. Tedaviye erişimin önündeki en büyük engellerden bir başkası da maliyetlerin çok yüksek olması. Yetim ilaçlar alanında çalışmak zaman ve yüksek bütçeler gerektirdiğinden bu alanda çalışma yapan firma sayısı az. Çalışmaların teşvik edilmesi ve desteklenmesi, ilaçların ulaşılabilir olmasını sağlayacak. Tüm bunlar bize nadir hastalıklarla ilgili tanı ve tedaviye erken erişebilme konusunda ulusal bir politika geliştirilmesinin elzem olduğunu gösteriyor. Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Nadir Hastalıklar Birimi, nadir hastaların sorunları gidermek, zorlukları aşmak, kalıcı çözümleri hızlıca üretmek ve hayata geçirmek amaçlı ilk resmi birim oldu. İlgili bakanlıklarda da bu yapıların önceliklendirilmesini bekliyoruz. Biz Nadir Hastalıklar Ağı olarak, tüm birimler için her daim paydaş olmaya, çözüm süreçlerine destek vermeye hazırız. Hep birlikte ailelerin sağlıklı çocuk sahibi olmaları, dolayısıyla sağlıklı bir toplum ve gelecek inşa etmek için ortak hareket etmeliyiz.”
“Görünmez engelliliği görünür kılmak, organ bağışının önemini anlamak zorundayız.” Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Gülnur Gökmen: “Görünmez engellilik, nadir hastalığı olan bireylerin yaşamında adeta buzdağının görünmeyen kısmı. Dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen ancak bireyi birçok açıdan sınırlayan rahatsızlıklar (organ yetmezlikleri, ömür boyu özel beslenme, çeşitli bağ doku ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları vb…) görünmez engellilik olarak tanımlanıyor ve bu durum nadir hastaların verdiği zorlu mücadeleye bir cephe daha ekliyor. Bireyler eğitim hayatında okul idaresini, engelleri hakkında ikna etmek zorunda kalıyor, iş yaşamında psikolojik şiddete uğruyor. Engelli raporlarında çelişkili sonuçlar, olması gerekenden daha düşük engel oranı tanımlamaları, diyaliz hastalarına çalışabilir raporu verilmesi gibi durumlar yaşanıyor. Hepimizin bildiği engelli sembolünde tekerlekli sandalye kullanılıyor, bu bile algısal olarak görünmez engelli bireylerin sosyal yaşamdaki haklarını sınırlayan bir anlatım biçimi. Dünyada 8000’e yakın nadir hastalık var ve herkesin her hastalığı bilmesi imkânsız. Ancak toplumda 7’den 70’e empati geliştirmek için eğitimin ilk seviyesinden başlayarak görünmez engelliliğin ne olduğunu öğreten, bu konuya dikkat çeken müfredat içeriği yapılandırılmalı ve toplumsal farkındalık küçük yaşta başlatılmalı, kimse temel haklarından mahrum kalmamalı. Öte yandan nadir hastalığa sahip bireyler için de çok kritik olan organ bağışı konusunun yeniden ele alınması şart. Dünyada organ nakillerinin dağılımına baktığımızda canlıdan yapılan nakillerin yüzde 15, vefaten yani beyin ölümü gerçekleştikten sonra yapılan nakillerin yüzde 85 oranında olduğunu görüyoruz. Oysa Türkiye’de 2020 yılında yaklaşık 1.400 beyin ölümü gerçekleşmiş ancak bunların sadece yüzde 20’den azında vefat eden kişinin yakınları organ bağışı için onay vermiş. Oysa ki 1 kişinin bağışlayacağı organlarla tam 8 kişiye can verilebiliyor. Böbrek, karaciğer ve kemik iliği için canlıdan nakil yapılabiliyor ancak diğer bütün organlar için, kendisine uygun organ bulunması için sıra bekleyen ve organ yetmezliği olan hastaların çoğu maalesef organ bekleme süresinde hayatını kaybediyor. Organ bağışının öneminin, eğitimin ilk aşamalarından itibaren anlatılmasını, Sağlık Bakanlığı, Diyanet, RTÜK ve medya iş birliğiyle farkındalık çalışmalarının yoğunlaştırılmasını, Kızılay’ın organ bağışında da aktif rol almasını bekliyoruz. 18 yaşını doldurmuş bir kişi organlarını bağışladığı halde beyin ölümünün ardından birinci derece yakınlarından tekrar onay bekleniyor, organ bağışı yasasına aile tarafından geri alınamayacağına dair madde eklenmeli. e-Nabız platformunda doldurulan organ bağışı talep formu ne yazık ki sizi bağışçı yapmıyor. Sistemin, bu yanlış algının giderilmesi için yeniden düzenlenmesi gerekiyor.”
“Nadir birey ve aileleri için özgürlük ve bağımsızlık, eğitimle mümkün, istihdamla gerçek olur!” Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Alim Yılmaz: “Toplum düzeyinde nadir hastalığa sahip bireylerin sıkça ve ağır şekilde karşı karşıya kaldıkları durumlardan biri de ayrımcılık. Nadir bir hastalık/sendrom sebebiyle bireylerin sahip oldukları eğitim, sosyal ve sağlık haklarını eşit biçimde kullanamaması ayrımcılığı doğuruyor. Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlikten bahsedebilmek için kamu kurumları, STK’lar ve bireyler omuz omuza vermeli. İnsan, varlığını ancak diğer insanlarla kurduğu iletişim ve sosyal etkileşimle ortaya koyar. İster sağlıklı isterse hayatı boyunca konuşamayacak veya hareket edemeyecek durumda olsun, insan iletişim kurmak için etkileşime ihtiyaç duyar. Nadir hastalığa sahip bireylerin birer insan olduğu gerçeğinden hareketle onlara da topluma karışabilecekleri şartların ve etkileşimde bulunabilecekleri sosyal ortamın sağlanmasını istiyoruz, yapılan kanuni düzenlemeler de bunu zorunlu kılıyor. Her bireyin gelişimi eğitimle mümkün, aile ve eğitim kurumlarında temel eğitimi yeterince almamış bir birey topluma katılamıyor. Kendi kendine yetebilen bağımsız bir bireye evrilmenin ilk adımı olan eğitim, istihdamı da peşinden getiriyor, İstihdam, nadir hastalığı olan bireyler için, yaşam güvencesiyle birlikte tedavi olabilecek imkân ve güce erişim anlamına da gelir. Aynı durum nadir hastalığa sahip bireylerin ebeveyn ve akrabaları için de geçerli. Eğitimsiz bir aile, nadir bireyi multidisipliner tedavi ve yaşam anlamında yeterli kılamaz. Diğer yandan, nadir hastalığa sahip çocuğuyla yıllarını geçirmiş ve çocuğunu kaybetmiş bir aile için, yeniden eğitim ve üretken olma fırsatı devlet tarafından sunulmalıdır. Aile bireylerinin nadir bireylerden ayrı birer insan olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Nadir birey ve aileleri için özgürlük ve bağımsızlık, eğitimle mümkün, istihdamla gerçek olur.”
“SGK ödeme kapsamında PGT hizmetinin sunulmasını istiyoruz!” Nadir hastalıkların önlenebilir olduğunun altını çizen Nadir Hastalıklar Ağı Kurucu Üyesi Ece Soyer Demir, konuyla ilgili şunları söyledi: Literatürde yaklaşık 8.000 nadir hastalık tanımlı. Bazı hasta grupları ilaca, bazıları özel besinlere, bazıları organ bağışına ihtiyaç duyuyor. Nadir hastalıkların pek çoğu otozomal resesif geçişli, yani anne ve babanın taşıyıcı olduğu durumlarda görülen bir hastalık. Taşıyıcılar hastalığa dair semptomları göstermiyor, taşıyıcı olduklarını genetik bir analiz yaptırdıklarında ya da hasta çocukları tanı aldığında öğreniyorlar. Çocuk hasta olarak doğduktan sonra fizik tedavi, ilaçlar, sayısız tıbbi cihaz ve medikal malzeme için hem hasta yakınları hem de devlet yüksek ödemeler yapıyor, hasta yakınlarının kaybolan iş gücü, ödenen evde bakım aylıkları gibi pek çok görünmeyen maliyet ortaya çıkıyor. Hastalar tanı aldıktan sonra yaşadıkları kas kaybı nedeniyle fiziksel becerilerini kaybediyor, kol ve bacak hareketsizliğiyle başlayan semptomlar, solunum ve beslenme kaslarının etkilenmesiyle hastayı yoğun bakım sürecine taşıyor. Küçük yaşta ilaç tedavisi alan hastaların durumları biraz daha iyi olsa da, yaşıtlarının yaptıkları pek çok şeyi yapmaları mümkün olmuyor. Hastalığın tanısı anne rahminde konabiliyor ancak ebeveyn adayları gebeliği devam ettirmek ya da sonlandırmak gibi zorlu bir karar süreciyle karşı karşıya kalıyor. İşte hem aileyi bu ikilemde hem de hastaları bu sıkıntılarla karşı karşıya bırakmamak, aslında gebelik öncesi yapılacak tarama testleriyle mümkün. Evlilik öncesinde ya da gebelik planlandığında, ebeveyn adaylarından alınacak bir tüp kanla taşıyıcı olup olmadıkları tespit edilebiliyor. Taşıyıcılığı tespit edilen çiftlere genetik danışmanlık hizmeti verilerek, çiftler Preimplantasyon Genetik Tanıya (PGT) yönlendiriliyor. Döllenme sonrası oluşan embriyolar, anne rahmine yerleştirilmeden önce genetik açıdan incelemeye alınıyor, sağlıklı embriyolar anne rahmine yerleştiriliyor. Böylece risk yüzde 25’ten binde 2’ye kadar düşüyor. Sağlık Bakanlığı medyada adı sıkça duyulan bir hastalığın tarama testinin ulusal tarama programlarına dahil edileceğine ve PGT yönteminin geri ödeme kapsamına alınacağına dair bir açıklama yaptı. Nadir Hastalıklar Ağı olarak, genişletilmiş taşıyıcılık tarama programlarıyla sadece bilinen hastalıkların değil, bilimin el verdiği tüm hastalıkların taranması ve ailelere SGK geri ödeme kapsamında PGT hizmetinin sunulmasını istiyoruz. Taşıyıcılık tarama programları ve PGT’nin önleyicilik adına atılacak en önemli adımlardan biri olduğunu düşünüyoruz. Tarama programları ve PGT ile hem ulusal sağlık ekonomisine katkı hem gelecek nesillere sağlıklı bir hayat, hem de annelere güneşli günler armağan etmemiz mümkün.”
Geçen sene bu zamanlar yayın hayatına başlayan dergimiz bir yılı geride bıraktı. Biraz şaşkın olmakla birlikte gururluyuz!
Basılı yayınlara biçilen kısa ömrün, sektörel içerikler sözkonusu olduğunda, çok yerinde olmadığına inanıyorum.
klinikiletişim gibi sektörün nabzını tutan dergilerin öne çıkan 2 misyonu daha var: Sektörel hafıza olması ve kaynak erişimine imkan sağlaması. Bu iki husus, bence tüm zamanların vazgeçilmez ihtiyaçları arasında!
Bu sayıda sağlıkta dijital stratejileri mercek altına aldık. Öte yandan Mart ayının iki önemli gündeminden biri olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla, adeta kadın dostu hastane olarak ifade edebileceğim ve Ankara’nın değerleri arasında sayılabilecek Güven Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Nüket Küçükel Ezberci ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisi aynı zamanda, erkek egemen bir yapı olan TÜSİAD yönetiminde yer alan bir kadın! Anlattıkları birçok işletme için ilham verici nitelikte!
Sağlıkta dijitalleşme konusu inanılmaz yoğun ve kendi içinde dallı budaklı bir dosya karşımıza çıkardı. İstemeyerek de olsa konuları seyrelterek ilerledik.
Dijitaldeki gelişmelerin heyecan verici dalgası sağlık sektöründe her geçen gün daha fazla hissediliyor. Üretim anlamında henüz kayda değer bir çıkışı olmasa da Türkiye, bu dalganın en fazla etkileneni pozisyonunda konumlanıyor. Dijitalleşme hedeflerini tartışan sektörel toplantılar da sıklıkla yapılıyor; önümüzdeki dönem yapılacak olan Health 4.0 Sağlıkta Yenilikler Kongresi ve Vizyon100 toplantıları ilk aklıma gelenler… Önceleri tek oturum veya birkaç konukla programda yer açılan sağlıkta dijital stratejiler artık programların ana gündemi olarak belirleniyor ve kendi içinde ayrıldığı kolları derinlemesine tartışılıyor. Çok sevindirici gelişmeler…
Sağlık teknolojilerindeki yeniliklerin piyasaya girme hızı, yaygınlık kazanması ve yeni modelinin üretimi neredeyse göz açıp kapayıncaya kadarki sürede gerçekleşiyor. Bu hız, bir yandan üretim dinamiklerini akla getiriyor ve ürünün/tıbbi cihazın teknoloji üretim altyapısı, iş yapma kültürü, insan gücü, ticari vizyon, pazarlama ve satış stratejilerinin nasıl gerçekleştiği mercek altına alınıyor. Sağlık Bakanlığının sıcak konuları arasında yer alan yerel – yerli üretim için gereken “laboratuvar koşullarının” sağlanması öyle sanıyorum ki böylesi üretim dinamiklerinin oluşturulmasına bağlı! Başarılı bir yerli üretim politikasını bileşik kaplar teorisinin hayata geçirilmiş hali olarak düşünüyorum.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: “Çalışılan kuruma göre COVID-19 geçirme dağılımı yüzdesine bakıldığında şehir hastaneleri yüzde 31 ile yüksek bir yüzdeye sahip! ‘Şirket Hastaneleri’ de dediğimiz şehir hastanelerinin mimarilerini; açılmayan camlarını, merkezi havalandırma sistemleriyle ilgili sorunlarını yakından biliyoruz”
COVID-19 PANDEMİSİNİN KISA PANORAMASI
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala: “Küresel bir sorunla karşı karşıyayız. Örneğin İsrail’de olduğu gibi ülkenin tamamını aşılasanız bile eğer Filistinlilere tek bir doz aşı vermiyorsanız bu sorunu çözemezsiniz. Dünya açısından da böyle bir sorun söz konusu”
Tıpta Uzmanlık Kurulu Üyesi Prof. Dr. Orhan Odabaşı: “Ne yazık ki mezunlarımızın büyük bir bölümü son yıl eğitimlerini çok acil bir – iki staj dışında tamamlayamadı. Gerçek hayatta karşılaşabilecekleri durumları yaşama fırsatları olmadı. O yüzden Sağlık Bakanlığının, mezunları bir oryantasyon eğitimine alması gerekli”
PANDEMİNİN İLK 7 AYINDA 2412 HEKİM İSTİFA ETTİ
TTB Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Deniz Erdoğdu : “Mart – eylül 2020 arasında Sağlık Bakanlığı hastanelerinde doçent, uzman, pratisyen asistan olan 2412 hekim istifa etti. Bunların çok azı hizmete geri döndü. 512’si özel hastanelere başladı”
PANDEMİDE EN FAZLA GÖREV ALAN HEKİMLER ENFEKSİYON HASTALIKLARI
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek: “Hem acilde görev almak hem de serviste hastaları takip etmek konusunda enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları, yüzde 70 oranıyla en fazla görev alan branş oldu. Bizi göğüs hastalıkları ve dahiliye takip etti”
AİLE HEKİMLERİ PANDEMİYİ NASIL YÖNETTİ?
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Aile Hekimliği Kolu Başkanı Dr. Emrah Kırımlı: “İstanbul gibi büyük şehirlerde özellikle, aile sağlık merkezlerinin (asm) yüzde 30’u kiralanmış yerler… İstanbul’da 4. katta çalışan ASM var. “Salgın boyunca aile hekiminize randevusuz gidilebileceği söylendi ki Sağlık Bakanlığı rehberlerinde, kuaförlere bile randevuyla gidileceği belirtiyordu”
AİLE HEKİMLERİ YOK SAYILIYORLAR
Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Uzm. Dr. Erdem Birgül: “Ülkemizde birinci basamakta çalışan hekimler en büyük grubu oluşturmasına rağmen pandemi ile mücadele; aile hekimleri, ASM’ler yok sayılarak planlandı. Hastane uygulamaları ile ilgili kılavuzlar yayımlanırken ASM’lerde COVID-19 hastasının yönetimi ile ilgili kılavuz yayımlanmadı”
PANDEMİ ÖZEL HASTANELERİ NASIL ETKİLEDİ?
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Güray Kılıç : “Özel hastaneler pandemi dolayısıyla zarar ettiklerini ifade ettiler fakat böyle bir zarar söz konusu değil; zımni bir anlaşmayla, ‘biz temiz hastane olarak kalalım, kamu hastaneleri pandemi hastaneleri olsun, biz sadece elektif vakalarda ilave ücret miktarını arttırarak ücret alalım’ demiş oldular”
PANDEMİDE GÖRÜNMEZ KILINANLAR
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevkat Bahar Özvarış: “Türkiye’de 5 milyonu aşan kayıtta yabancı uyruklu insan yaşıyor ve COVID-19 sürecinde onlara yapılan test sayısını, vaka sayısını, ölüm rakamlarını hiç bilmiyoruz. aşıya erişimi de bilmiyoruz. “Evde kalma, ev içinde şiddete uğrama olasılığını da artırdı. mesela İngiltere’de, şiddet gören kadınlar için dokunarak sessiz alarm verebilecekleri bir sistem kurulmuş”
9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sezer Uysal: “Laboratuvar uzmanlarının sadece cihazları çalıştıran kişiler olduğu düşünülüyor. Halbuki bu bir ekip işi. hepimiz birlikte çabalıyoruz ve bu şekilde göz ardı edilmek, arka plana atılmak hepimizde bir motivasyon, moral kaybına neden oluyor”
MESLEK HASTALIĞI NEDİR & NE DEĞİLDİR?
Sağlık Bakanlığı Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi Uzmanı Dr. Canan Demir: Bir hastalığın meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için iki unsuru taşıması gerekiyor: Birincisi, iş faaliyetindeki maruz kalım ile spesifik bir hastalık arasında nedensel ilişki bulunması gerekiyor. İkincisi de bu hastalığın o işte çalışanlarda toplumun geri kalanından daha yüksek olması gerekiyor”
MESLEK HASTALIĞI DÜZENLEMESİ NE KAZANDIRIR?
TTB Hukuk Bürosu Sorumlusu Av. Mustafa Güler: “COVID-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilebilmesi için illiyet bağı gözetiliyor. Burada önemli zorluk yaşanabilir; virüsü nerede kaptın meselesine dair… buna ilişkin genel bir mevzuat düzenlemesi yapılmalı: sağlık hizmetlerinde görevli olanların ülke çapındaki salgın hastalıklardan birine tutulması halinde illiyet bağı varsayılır şeklinde…”
HER HASTANIN KENDİ SONUNA KARAR VERME HAKKI OLMALI!
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arzu Topeli İskit & İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. Nalan Adıgüzel: “Her hastanın yoğun bakıma alınması ve yaşamının yoğun bakımda son bulması gerektiği algısı maalesef hem hekimlerde hem de halkımızda hakim. Halbuki fayda görmeyen hastalar için yoğun bakımda uygulanan girişimler hasta için bir eziyet! bu hastalar yakınlarının yanında olamadan izole halde, yalnız ölmekteler.
İleri bir kanser hastası için cerrah ‘opere olamaz’ diyebiliyor. Onkolog ‘kemoterapi alamaz, durumu kaldıramaz’ diyebiliyor. Aynı oranda yoğun bakım uzmanlarının da ‘bu hasta yoğun bakımda fayda görmez’ deme hakkı olmalı!”
HEKİMLİK TUTUCU BİR MESLEK!
İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Hayran: “Hekimlerin tutuculuğu yüzünden maalesef pek çok mesleğin hayat hakkı yok. güç alanına kimseyi sokmaz ve güç alanını çok geniş tutar. Halbuki bu gücü paylaşmak ve olabildiğince çok meslekleri bu güce dahil etmek, güç kaybından korkmamak lazım”
PANDEMİ NADİR HASTALIKLARI NASIL ETKİLEDİ?
Nadir hastalıkların yüzde 80 kadarı genetik geçişli ve küresel olarak 6 bin ila 8 bin arasında nadir hastalık tanımlanıyor. Bunlara her yıl 3-4 yeni hastalık ekleniyor. Nadir hastalıkların birçoğu yaşamın ilk yıllarında ya da çocukluk yaşlarında ortaya çıkıyor. 18 yaşını doldurmuş bir kişi organlarını bağışladığı halde beyin ölümünün ardından birinci derece yakınlarından tekrar onay bekleniyor, organ bağışı yasasına aile tarafından geri alınamayacağına dair madde eklenmeli. E-nabız platformunda doldurulan organ bağışı talep formu ne yazık ki sizi bağışçı yapmıyor
ACENDIS’TE PANDEMİ İLE BİR YIL NASIL GEÇTİ?
ACENDIS Proje Müdürü Başak Güneş Çimili: “Benim işimin içinde insan ilişkisi, müşteriyle yüz yüze olmak, yeri geldiğinde sorunları ve çözüm yollarını konuşabilmek var. Önemli detayları evden görüşebilmenin her zaman sürdürülebilirliği yok maalesef”
TIBBİ CİHAZ SEKTÖRÜ DAHA FAZLA DESTEKLENMELİ
Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye’de görev yapan Türkiye, Afrika ve İran’dan Sorumlu Finans Direktörü Başak Emcan: “Başta üniversite hastanelerindeki tahsilatların yapılamaması olmak üzere tüm firmalar gibi biz de epey zorlandık. Köklü bir çözüm üretilememesi durumunda, özellikle yabancı yatırımcıların ülke koşullarındaki sürdürülebilir hizmetleri tehlikeye girecektir. Devlet malzeme ofisi alımlarının finansal çözüm anlamında katkısı olacağını bekliyoruz”
“BEKLENTİMİZ; YERELLEŞME, TEKNOLOJİYE YATIRIM YAPMAK GİBİ ALANLARDA AKSİYONLAR ALAN VE TOPLUM SAĞLIĞI İÇİN ALMAYA DEVAM ETMESİ GEREKEN TIBBİ CİHAZ SEKTÖRÜNÜN DAHA FAZLA DESTEKLENMESİ”
Başak Emcan
Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye’de görev yapan Türkiye, Afrika ve İran’dan Sorumlu Finans Direktörü Başak Emcan klinikiletişim’in sorularını yanıtladı.
Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Johnson & Johnson Medikal Cihazlar’daki görev ve sorumluluklarınızı kısaca anlatır mısınız?
Ankara Koleji ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. Eğitimimin ardından, PwC, GE Healthcare, Abbott ve Teva Pharmaceuticals firmalarında finans alanında farklı pozisyonlarda çalıştım. Sağlık sektöründe 20 yıllık bir deneyime sahibim. 2019 yılından itibaren de Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye’de; Türkiye, Afrika ve İran’dan sorumlu Finans Direktörü olarak görev yapıyorum.
Evliyim, 9 yaşında bir oğlum var. İşimden kalan zamanlarda ailemle vakit geçirmek, kitap okumak, film izlemek ve podcast dinlemekten keyif alıyorum.
Johnson & Johnson olarak, ürünlerimiz ve çözümlerimizle dünyada her gün 1 milyardan fazla insanın hayatına dokunuyoruz. 133 yılı aşkın bilimsel mirasımız, inovatif bakış açımız ve global vizyonumuzdan beslenen hasta odağımız ile toplum sağlığı için kamu, akademi ve sağlık çalışanlarıyla güçlü iş birlikleri kuruyoruz.
Finans Departmanı olarak biz de, tüm birimlerimizle birlikte, şirket vizyonumuz ve hasta odaklı bakış açımızın ışığında, hastaların kaliteli, yenilikçi ve güvenli sağlık çözümlerine erişimlerinin sağlanması için çalışıyoruz. Departmanımızın temel fonksiyonu, şirket stratejilerimizin gerçekleşmesini sağlayacak şekilde finansal çözümler, portföy optimizasyonları, sürdürülebilirlik ve verimlilik konularında liderlik yapmak.
Departmanımızın başlıca görev ve sorumlulukları; vergi mevzuatı ve uluslararası standartlara göre oluşturulan mali tabloların analizi, bütçelerin ülkemiz makroekonomik koşulları ve şirket beklentilerine paralel olarak oluşturulması, alacakların ve yatırımların yönetilmesi.
“PANDEMİ DÖNEMİNDE DAHA HIZLI HAREKET EDEBİLMEK, ZORLUKLARA, ANİ DEĞİŞİMLERE ÇEVİKLİKLE ADAPTE OLABİLMEK, EKİP OLARAK İŞ BİRLİĞİ İÇİNDE HER ZAMANKİNDEN ÇOK YARATICI FİKİRLER ÜRETMEK, DİJİTAL KASLARIMIZI GÜÇLENDİRMEK GİBİ PEK ÇOK KAZANIM ELDE ETTİK”
Mart itibarıyla pandemi 1. yılını tamamladı. Pandemi koşullarının iş hayatınıza ve organizasyonunuza etkileri nasıl oldu? Şirket olarak ne gibi kazanımlar elde ettiniz?
Tüm sektörlerde olduğu gibi, pandemi döneminde tıbbi cihaz sektöründe de bazı gelişimler ve değişimler yaşandı. Neredeyse bir yıldır ofislerimizden uzaktayız ve her türlü değişikliğe çeviklikle adapte olmaya çalışıyoruz.
Merkezi alım sistem (DMO Sağlık Market) değişikliği çalışmaları da ağırlıklı olarak bu döneme denk geldi. Endüstri-kamu iletişimlerimiz, bu platformda proaktif şekilde devam ediyor. Bürokratik değişim ve öncelikler doğrultusunda söz konusu değişimlere hızlıca uyum sağlayarak, şirket stratejimizi güncelliyoruz.
Sağlığın ve sektörde kullanılan her türlü tıbbi cihazın ne kadar hayati önem taşıdığının daha iyi anlaşıldığı bu dönemde, Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye organizasyonu olarak sektöre ilişkin pozitif gelişmeleri yakından takip ediyoruz. 2021 yılında da hevesle ve heyecanla işimizi en iyi şekilde yapmayı hedefliyoruz.
Pandemi döneminde daha hızlı hareket edebilmek, zorluklara, ani değişimlere çeviklikle adapte olabilmek, ekip olarak iş birliği içinde her zamankinden çok yaratıcı fikirler üretmek, dijital kaslarımızı güçlendirmek gibi pek çok kazanım elde ettik. Bütün bunları başarabilmemizdeki en önemli etkenlerden birinin, şirketimizde var olan ve hep ileriye taşınması için emek verilen çeşitlilik ve dahil etme kültürümüz olduğunu düşünüyorum. Bu kültür, her bir bireyin fikirlerinin dikkate alındığı, farklılıklardan beslenen, kişilere yapacakları çalışmalarla ilgili fırsat verilen bir kültür.
“BAŞTA ÜNİVERSİTE HASTANELERİNDEKİ TAHSİLATLARIN YAPILAMAMASI OLMAK ÜZERE TÜM FİRMALAR GİBİ BİZ DE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK YÖNÜNDEN EPEY ZORLANDIK. KÖKLÜ BİR ÇÖZÜM ÜRETİLEMEMESİ DURUMUNDA, ÖZELLİKLE YABANCI YATIRIMCILARIN ÜLKE KOŞULLARINDAKI SÜRDÜRÜLEBİLİR HİZMETLERİ TEHLİKEYE GİRECEKTİR. DEVLET MALZEME OFİSİ ALIMLARININ FİNANSAL ÇÖZÜM ANLAMINDA KATKISI OLACAĞINI BEKLİYORUZ”
Pandemi döneminde tıbbi cihaz sektörünün önemini bir kez daha anladık. Bu anlamda Türkiye’de sektörü finansal sürdürülebilirlik açısından nasıl değerlendirirsiniz?
Pandemi sürecinde, iki milyar dolar hacim kapasitesi ile ülkemizdeki her türlü tıbbi cihaz inovasyonuna destek veren sektörümüzün insan sağlığı üzerindeki önemi bir kez daha anlaşıldı. Buna rağmen, kamu politika ve yaklaşımlarında ne yazık ki çok fazla değişiklik görülmedi.
Başta üniversite hastanelerindeki tahsilatların yapılamaması olmak üzere, pek çok olumsuzlukla karşı karşıya kaldık bu dönemde. Dolayısıyla tüm firmalar gibi biz de sürdürülebilirlik anlamında epey zorlandık. Sorunun köklü bir çözümü olmaması durumunda, özellikle yabancı yatırımcıların ülke koşullarındaki sürdürülebilir hizmetleri tehlikeye girecektir diye düşünüyorum. Devlet Malzeme Ofisi alımlarının finansal çözüm anlamında katkısı olacağını beklemekle birlikte, bu anlamda sektöre henüz hiçbir geri bildirim yansımadı.
Sağlık sistemi; sağlık hizmet sunucuları, tıbbi cihaz endüstrisi ve ilaç sektörü olarak bir bütündür. Biz hep bu anlayışla, yaşadığımız tüm zorluklara rağmen sağlık profesyonelleri ile iş birliği ve dayanışma içinde, bize ihtiyaç duyan tüm hastalar için mücadele etmeye, en iyisini yapmaya kesintisiz olarak devam ettik.
“KURUMUZDA ‘ÇEŞİTLİLİK VE DAHİL ETME’ KÜLTÜRÜMÜZ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM. HER BİREYİN FİKİRLERİNİN DİKKATE ALINDIĞI, FARKLILIKLARDAN BESLENEN, KİŞİLERE YAPACAKLARI ÇALIŞMALARLA İLGİLİ FIRSAT VERİLEN BİR KÜLTÜRÜMÜZ VAR”
Önümüzdeki dönem Johnson & Johnson Medikal Cihazlar’ın öncelikleri neler olacak? Paydaşlarınızla ilişkilerinizdeki hedeflerinizi anlatır mısınız?
Sağlık sektörü olarak, ileride de çok konuşacağımız ‘yeni normal’ dediğimiz bir dönemden geçiyoruz. Sektörün tüm oyuncuları olarak yeni normale epeyce uyum sağladığımızı düşünüyorum. Teknolojiye hakimiyetin ve dijitali etkin bir şekilde kullanabilmenin çok önemli hale geldiğinin artık hepimiz farkındayız. Biz de pandemi dönemindeki en büyük gelişimlerimizden biri olan dijital yetkinlerimizi önümüzdeki dönemde de kalıcı olarak yaşamlarımıza geçirmeyi, bu alanın faydalarını insan sağlığı için güçlü bir şekilde kullanmayı hedefliyoruz.
“Tüm dünyada birçok alanda dengeleri sarsan pandemiye bağlı olarak 2020’de hepimiz zorlu bir süreçten geçtik. ACENDIS Teknik Servis ekibimiz ve diğer ACENDIS ekiplerimiz halen tıbbi cihazların fonksiyonlarını sorunsuz olarak yerine getirebilmeleri için neredeyse aralıksız olarak hizmetlerine devam etmekteler. Bu zor günlerde sağlık çalışanlarımıza destek olmayı en tabi görevimiz olarak görmekteyiz. Elimizdeki tüm olanakları kullanarak hep yanlarında olmaya da devam edeceğiz.
Birlik ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz olağanüstü zor bir süreçten geçiyoruz. Bu süreci toplumumuzun her bir bireyinin zarar görmeden veya en az zararla atlatması en büyük dileğimiz. 25 yıldır sağlık sektöründe verdiğimiz hizmetlerimize bu zor günlerde de devam edeceğiz. ‘’Önce sağlık’’ anlayışımızla hep yanınızdayız. Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Dayanışma içerisinde ve soğukkanlılığımızı muhafaza ederek bu zor süreci hep birlikte aşacağız. Zorlu günleri arkamızda bırakacağımız, sağlıklı ve daha mutlu günler yaşayacağımız yeni bir yıl diliyorum. Mutlu yıllar…”
Var Olmanın ve Var Olmaya Devam Etmenin Dayanılmaz Hafifliği!..
“ACENDIS AİLESİ OLARAK SORUMLULUKLARIMIZIN ÇOK DAHA FAZLA OLDUĞU BU ZOR SÜRECİN ÜSTESİNDEN GELEBİLMEYİ GÖRMEK VE İNSANLIĞA HİZMET ETMEYE DEVAM ETMEK BİZLERİ DAHA DA GÜÇLÜ KILMAKTADIR”
Ali Türkoğlu
ACENDIS Uluslararası Projeler Direktörü Ali Türkoğlu: “Dünyamızda sadece bir görev paylaşımı içerisinde olduğumuz ve birbirimize olan ihtiyacımızın daha da çok farkına varmamıza vesile olan ve tüm bu farkındalıklarımızı artırmamızın son derece önemli olduğu şu günlerde yeni yılımıza ve yıllarımıza Hoşgeldin demek gerek.
Elbette her zaman hepimizin söylediği önce sağlık ve bunun ile birlikte sağlıklı kalmamızı sağlayan ve sağlığımıza kavuşmamızı sağlayan kıymetli sağlık personeli – sağlık çalışanları… Takdire şayan hizmetleri ve özverili çalışmaları çok kıymetli!
Bunun ile birlikte şunu da bilmek gerekir ki bu bir ekip işi. Hekim, hemşire, yardımcı personel, güvenlik görevlisi ve diğer tüm personel son derece önemli ve kıymetli… Ayrıca yaşadığımız çevremizde- dünyamızda hepimizin bir görev dağılımı içerisinde birbirimize hizmet ettiğimizi görmemiz ve anlamamız son derece önemli ve kıymetli. Topluma hizmet eden her bir bireyin önemli olduğunu görmemiz gerek. ACENDIS olarak bizler de insanlığa hizmet etmenin gururunu yaşıyor ve bu anlayışla tüm ekip arkadaşlarımız ile disiplini elden bırakmadan çalışmaya devam ediyoruz. ACENDIS ailesi olarak – farklı ülke ve lokasyonlarda hizmet eden tüm arkadaşlarımız ile sorumluluklarımızın çok daha fazla olduğu bu zor sürecin üstesinden gelebilmeyi görmek ve insanlığa hizmet etmeye devam etmek bizleri daha da güçlü kılmaktadır. Nice güzel yarınlar temenni ederim. SabırAzimDevamlılık ( SAD) ile yolumuza devam edip sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz. Selam ve sevgiler…
Gürkan Köroğlu
Yoğun Bakım Birimleri İçin Aralıksız Çalışıyoruz
“YOĞUN BAKIM CİHAZLARI İÇERİSİNDE EN ÖNEMLİ TIBBİ CIHAZLARDAN OLAN VENTİLATÖR CİHAZLARI BU PANDEMİ SÜRECİNDE ÖNEMLİ ROL ALDI. EN GÜÇLÜ ÜRÜNLERİMİZDEN LÖWENSTEIN MARKA ALMAN ÜRETİMİ OLAN VENTİLATÖR CİHAZLARIMIZIN ONARIM VE BAKIMLARI ACENDIS SERVİS EKİPLERİ TARAFINDAN HIZLI VE GÜVENLİ ŞEKİLDE YAPILDI”
ACENDIS Türkiye Genel Müdürü Gürkan Köroğlu: “COVID-19’un hızlı bir şekilde yayılması, sınırların kapanmasına ve ihracat kısıtlamalarının getirilmesine, üretim ve tedarik zincirlerinin aksamasına yol açtı. ACENDIS olarak bu zorlu süreçte medikal cihazların temini, kurulumu, oryantasyonu, satış sonrası servis hizmeti ve periyodik eğitim programları gibi tüm faaliyetlerimizi aralıksız olarak yürüttük. Sağlık gibi hassas bir alanda çalışmanın bilinci ile sağlık kurumlarımıza ve sağlık çalışanlarımıza destek olmaya devam ediyoruz.
2020 bilindiği gibi pandemi süreci ile geçti, hala devam ediyor ve belli bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. ACENDIS olarak pandemi süreci başladığı andan itibaren başta ACENDIS SERVİS hiç ara vermeden özveri ile sağlık kurumlarındaki cihazların aktif çalışmaları için var gücüyle çalışmıştır.
“HASTANELERDE PANDEMİ SÜRECİNDE ÖNEMLİ DİĞER BİR BİRİM İSE STERİLİZASYON BÖLÜMÜDÜR. STERİLİZASYON BIRİMLERİNDE DE YÜKSEK KALİTEYE SAHİP AVRUPA ÜRETİMİ MATACHANA STERİLİZASYON SİSTEMLERİNİN TAM ZAMANLI AKTİF OLMASI İÇİN ÖZVERİLİ ÇALIŞMALARIMIZ DEVAM ETTİ“
Pandemide Yoğun Bakımın Değeri Daha da Arttı Özellikle pandemi sürecinde normal ihtiyacın çok üzerinde kullanılan yoğun bakım birimlerinde bulunan cihazlarımızın problemsiz ara vermeden çalışmasını sağladık ve sağlamaya devam etmekteyiz. Yoğun bakım cihazları içerisinde en önemli tıbbi cihazlardan olan ventilatör cihazları bu pandemi sürecinde önemli rol almıştır.
En güçlü ürünlerimizden olan LÖWENSTEIN marka Alman üretimi olan ventilatör cihazlarımızın onarım ve bakımları ACENDIS SERVIS ekipleri tarafından hızlı ve güvenli şekide yapılmıştır. Hastanelerde pandemi sürecinde önemli olan diğer bir birim ise sterilizasyon bölümüdür. Sterilizasyon birimlerinde de yüksek kaliteye sahip Avrupa üretimi Matachana sterilizasyon sistemlerinin tam zamanlı aktif olması için özverili çalışmalarımız devam etmiştir.
Bu vesileyle, bu zorlu süreçte başta ACENDIS SERVİS çalışanları olmak üzere diğer tüm sürece destek veren ACENDIS çalışanlarına buradan da tekrar teşekkür etmek isterim.
Almanya Merkezli Olmanın Avantajı ACENDIS’in kuruluşundan başlayan müşteri odaklı çözüm felsefesini bu süreçte de müşterilerimizin ihtiyaç duymuş oldukları ürünlerin temini konusunda da kulanmıştır. Merkezimizin Almanya‘da olması ve uluslararası bir alanda çalışıyor olma avantajımızı kullanarak bu süreçte müşterilerin ihtiyaç duydukları ürünlere en hızlı şekilde ulaşmalarına yardımcı olduk.
Hastane Projelerimiz Devam Etti ACENDIS bir proje firması olarak bu süreçte pandemi öncesi başlatmış olduğu hastane projelerine devam etti. 25 yılın vermiş olduğu deneyimle kriz durumlarında meydana gelen tüm olumsuz şartlara rağmen iş planlamasında herhangi bir problem yaşamadan vaat edilen kalite ve sürelerde projelerini tamamlamıştır. Mevcut projelerimiz ise ek tedbirler alınarak devam etmektedir.
“ACENDIS 2020 YILINDA 25. YILINI KUTLAMANIN HAKLI GURURUNU YAŞADI. 25 YILLIK BU YOLCULUKTA TÜRKİYE, MAKEDONYA, MALTA, BULGARİSTAN,HOLLANDA, KATAR, AZERBAYCAN, GÜNEY AFRİKA, İRAN, IRAK, GANA, KATAR, AFGANİSTAN GİBİ BİRÇOK ÜLKEDE 200‘ÜN ÜZERİNDE HASTANE PROJESİNE İMZA ATTIK”
25.Yılımızı Kutladık! ACENDIS için bu yılın özel bir anlamı vardı. ACENDIS 2020 yılında 25. yılını kutlamanın haklı gururunu yaşadı. 25 yıllık bu yolculukta Türkiye, Makedonya, Malta, Bulgaristan, Hollanda, Katar, Azerbaycan, Güney Afrika, İran, Irak, Gana, Katar, Afganistan gibi birçok ülkede 200‘ün üzerinde hastane projesine imza attık. ACENDIS bu 25 yılda sürekli inovatif ürünleri Türkiye sağlık sektörüne tanıtan, yurtdışı uygun şartlardaki finansal çözümleri müşterilerine sağlayan, müşterinin ihtiyacı olan optimum çözümleri sağlayan, bir sağlık yatırımının A’dan Z’ye nasıl olması gerektiği know-how ‘unu müşterilerine aktaran, proje sonrası satış sonrası teknik servis desteğini sürekli devam ettiren bir partner olmuştur ve olmaya devam edecektir. Sağlıkla, mutlu yarınlar göreceğimiz nice yıllara kavuşmak dileğiyle.”
Medikal Altyapının Değeri Bir Kez Daha Anlaşıldı
“COVID-19’UN YARATTIĞI TAHRİBATLA BİRLİKTE HASTANE ALTYAPILARININ, MEDİKAL DONANIMLARIN VE TEDAVİLERİ SUNAN SAĞLIK PERSONELLERİNİN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞU BİR KEZ DAHA ANLAŞILDI”
Jalal Awad
ACENDIS Uluslararası Satış Direktörü Jalal Awad: “COVID-19 pandemisinin damgasını vurduğu bu sene hepimiz için birçok açıdan zorlayıcı oldu. 2020 yılının başlarında Ortadoğu ve Afrika’da gelişmeleri hızlanan hastane projelerimiz vardı, birçok projemiz COVID-19 kontrol altına alınıncaya dek ertelendi. Pandemiye karşı alınan önlemler çerçevesinde getirilen uçuş sınırlamaları nedeniyle Ortadoğu ve Afrika’ya uçuşlarımı iptal etmek durumunda kaldım. Bu durum da müşterilerimizle yüz yüze görüşemememize neden oldu, bunun yerine telekonferanslarla ve yoğun telefon görüşmelerimiz sayesinde projeler üzerine toplantılarımızı sürdürüyoruz. Birden çok firma tarafından COVID-19 aşısının bulunması ve Almanya’da Aralık aylarının sonlarına doğru yapılmaya başlanacak olması ve diğer ülkelerde de yapılması ve yapılacak olması pandemiyle mücadelede önemli bir yere geldiğimizi gösteriyor. COVID-19’un yarattığı tahribatla birlikte hastane altyapılarının, medikal donanımların ve tedavileri sunan sağlık personellerinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşıldı. Yoğun bakım ünitelerinin ve o ünitelerdeki medikal cihazların teknolojik altyapılarının önemi bir kez daha ortaya çıktı.
Önümüzdeki yıllarda hükümetlerin devlet hastanelerinin yapılandırılmasında; özel hastane sahiplerinin de hastanelerinin donanımında bu hususları daha çok dikkate alarak yatırımlarını yönlendireceklerini düşünüyorum. 2021 yılının hepimize daha çok sağlık getirmesini diliyorum. 2021’in, coronavirüs ile mücadeleyi kazandığımız sağlıklı ve huzurlu bir yıl olmasını diliyorum.”
2021’de Sağlık Sektörüne Özen Artacak!
“DEVLETLER BUNDAN SONRA SAĞLIK PERSONELİ VE SAĞLIK YATIRIMLARINA DAHA ÖZEN GÖSTERECEKTİR. 2021’İN ULUSLARARASI SAĞLIK ÇALIŞANLARI YILI OLMASI AYRICA SEVİNDİRİCİ!“
Başak Güneş Çimili
ACENDIS Proje Müdürü Başak Güneş Çimili: “ 2020 yılı birçok sektörü olduğu gibi sağlık sektörünü de derinden etkiledi. Bu yıl hem bireysel olarak bizlere sağlığın her şeyden önemli olduğunu hem de sağlık sektörüne verilmesi gereken önemi gösterdi. Yılın başlarında etkisini göstermeye başlayan pandemi sebebiyle önce bir duraksama olsa da öncelikle şehir hastaneleri olarak bildiğimiz projeler sonrasında da hızla planlanan ve tamamlanan pandemi hastaneleri devreye girdi. Halihazırda da büyük hastane gruplarının bir çoğu yeni projelerine devam etmekteler. Acıbadem Hastaneler Grubu Amsterdam ve Bulgaristan’daki hastaneleri için ek cihaz alımları için ACENDIS’i tercih ettiler. ASMED Saç Ekim ve Güzellik Merkezi’ne de medikal ekipmanlarımızı tedarik etmeye devam ediyoruz.
2021’de hayata bakışımız başta olmak üzere değişim yılı olmalı her birey için, her devlet için. Devletler bundan sonra sağlık personeli ve sağlık yatırımlarına daha özen gösterecektir diye düşünüyorum. Bizler de sıkıcı bulduğumuz günlük rutinlerimizi bile özlediğimiz şu günlerde hayatın anlamını daha kavramış şekilde devam edeceğiz ömrümüzün geri kalanına. 2021’in uluslararası sağlık çalışanları yılı olması ayrıca sevindirici bir girişimdir. Yaşadığımız bu süreç önümüzdeki yıllarda yetişmiş personel, kaliteli sağlık ekipmanı ve deneyimle yapılmış sağlık komplekslerinin sayısının artacağını işaret ediyor bize.”
“2021 YILINI VE TAKİP EDEN YILLARI SAĞLIĞIN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU HATIRLAYARAK KARŞILIYOR OLACAĞIZ. SAĞLIK SEKTÖRÜNE TÜM ÜLKELER DAHA FAZLA ODAKLANACAKTIR”
Toygar Durukan
ACENDIS Proje Müdürü Toygar Durukan: “2020 yılının Ocak- Şubat ayları 2019 yılına göre sağlık sektörü açısından daha hareketli başlamıştı. Ancak pandemi tüm sektörleri etkilediği gibi sağlık sektöründe de bir duraksama yaşattı.
Ancak bu duraksama döneminde bile servis şirketimiz ACENDIS Servis ile kesintisiz ve yoğun hizmet vermeye devam ettik. Bu süreçte de zincir hastaneler yatırımlarına devam etti ve bu projelerin tamamlanmasına medikal ekipman tedariği anlamında destek verdik.
Bizler aşı ile birlikte 2021 yılında pandemi sürecinin yavaşlayacağını ve yıl sonlarına doğru bitişe geçeceğini ummaktayız. Tabii olarak bu durumu net olarak öngörmek imkansız. Ancak bu vesile ile 2021 yılını ve takip eden yılları sağlığın ne kadar önemli olduğunu hatırlayarak karşılıyor olacağız. Sağlık sektörüne tüm ülkeler daha fazla odaklanacaktır. Yeni medikal cihaz teknolojilerinin sektöre sunulacağını ve yetişmiş sağlık personellerinin sayısının artacağını öngörmekteyiz.”