“Kadınların ‘Multi-Tasking‘ Becerisi Bence Daha Yüksek!“

 

B.Braun Türkiye Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Aslı İrengün Erden

 

Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Yaklaşık 14 yıldır B.Braun’da çalışıyorum. B.Braun’un Türkiye’deki genel müdürlerinden biriyim ve yönetim kurulu üyesiyim. Avusturya Lisesinden 1997’de mezun oldum. Lisansımı 2001’de University of Virginia, Uluslararası İlişkiler Bölümünde yaptım. 2003’te Georgetown University; Communication, Culture and Technology branşında lisansüstümü gerçekleştirdim. Evliyim, bir kız ve bir oğlan olmak üzere 5 yaşında ikizlerin annesiyim.

Sağlık sektörüne yönelik çözümleriniz neler?

B.Braun, Türkiye’de 180 kişilik ekibiyle, hastane sarf malzemelerinden, parenteral nütrisyona, cerrahi el aletlerinden, diz ve kalça protezlerine, hemodiyalizden yara bakımına kadar bir çok alanda ürün ve çözümler sunmaktadır. İstanbul’daki merkez ofisimizin yanısıra, Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’da da ofislerimiz bulunmaktadır. Ayrıca İstanbul’daki teknik servis merkezimizde, çok modern şartlar altında, cerrahi aletler, motorlar ve infüzyon pompaları için bakım ve onarım hizmetleri sunmaktayız. Ankara’daki diyaliz merkezimizde ayda 2 binden fazla tedavi hizmeti veriyoruz. Ürünlerimizin çoğunluğu, İstanbul İkitelli’deki 2500 m2’lik depomuzda saklanmakta ve buradan tüm Türkiye’ye dağıtılmaktadır.

Görevinizin stresli olduğunu düşündüğünüz yanları neler?

Türkiye’deki oldukça dinamik olan piyasa şartlarında, her an herşey değişebiliyor. Ayrıca Türkiye’de medikal sektör, kaliteye yönelik taleplerin yüksek olduğu, fakat fiyat baskısının da bir o kadar fazla olan bir pazar.  Bu şartlar altında büyümeye çalışmanın stresli yanları olmakla birlikte, ben yaptığım işten çok keyif alıyorum.

Rutin bir iş gününüz nasıl geçiyor?

B.Braun’daki yapımız, satış pazarlamadan ruhsatlandırmaya, lojistikten insan kaynaklarına kadar bir çok birimden oluşuyor. Her birimin kendi müdürleri ve harika ekipleri var. Şirket olarak, üzerinde çalıştığımız bir çok proje var ve bu projeler farklı birimlerin bir arada çalışmasını gerektiriyor. Rutin bir iş günü, bu projelerle ilgili yaptığımız toplantılarla geçiyor.  Ayrıca mümkün olduğu kadar sahada, müşterilerimizle bir araya gelmeye çalışıyoruz. Bu yüzden çok sık seyahatlerim oluyor; bu seyahatler ağırlıklı olarak Ankara ve Almanya’ya gerçekleşiyor.

Kurumunuzda görev yapan tüm çalışanlar düşünüldüğünde nasıl bir cinsiyet dağılımı sözkonusu?

Neredeyse %50 – %50, oldukça eşit bir dağılım var.

Orta ve üst düzeyde daha fazla kadın personelin istihdam edilmesi sizce nasıl fark yaratır?

Kadınların da erkeklerin de birbirlerinden üstün oldukları alanlar var. Kadınların, egemen olduğu ortamlarda, organizasyonel yönetimin, detaya hakimiyetin, içgüdüsel ve duygusal zekanın ve “multi-tasking“ diye adlandırdığımız, aynı anda bir çok işi yapabilme becerisinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Medikal sektörde çalışan kadınlar için dezavantajlı olduğunu düşündüğünüz hususlar neler?

B.Braun çizmiş olduğu kurumsal kurallar çerçevesinde hareket ederek, bu güne kadar şahsen herhangi bir dezavantajla karşılaşmadım.

Dünyanın bir çok yerinde, kadınların cinsiyetçi davranışlara maruz kaldığını farkındayım, ancak bu güne kadar ben böyle bir yaklaşıma maruz kalmamış olduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.

 Çalışma hayatınızda, beslendiğiniz, motivasyon kaynaklarınız neler?

İyi bir ekiple çalışıp, Türkiye gibi dinamik bir pazarda mükemmel sonuçlar elde etmek oldukça motive edici. Ayrıca birlikte çalıştığım insanların daha önemli sorumluluklar alıp bu sorumluluklarını başarıyla yerine getirmelerini görmek beni çok mutlu ediyor.

 Çalışma hayatında/sanatta hayranlıkla takip ettiğiniz kadınlar kimlerdir? Beğenme nedenlerinizle kısaca ifade eder misiniz?

Kadın olarak, çalışma hayatı ve özel hayat arasında sağlıklı bir denge kurabilmek ve aynı zamanda iki alanda da başarılı olmak, çok emek gerektiriyor. Bunun yanında, arkasında “hoş bir seda“ bırakabilen; şirket içinde veya dışında insanların hayatlarında ufak tefek pozitif farklar yaratabilen tüm kadınların çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Karşıma çıkan böyle kadınların hepsine hayranım.

Kişisel ve çalışma hayatınızda, bu yıl hayata geçirmeyi düşündüğünüz hedefleriniz neler?

Çalışma ve ev hayatı arasında bir denge sağlayıp, iş hayatında iyi sonuçlar elde etmek ve ailemle kaliteli zaman geçirebilmek.

Sektörünüzde kariyer yapmak isteyen genç kadınlara vermek istediğiniz mesajlar neler?

Kendilerine verilen hiçbir işi küçümsemeden, çok ama çok çalışmalarını öneririm.

Kadın Doğum Branşında Kadın Hekimler Ağırlıkta

 

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları Doğum Kliniğinden Doç. Dr. Hüseyin Levent Keskin röportajı: 

Sizi tanıyabilir miyiz?

1997 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1998 yılında yine Ankara’da halk arasında “Büyük Doğumevi” olarak bilinen Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum asistanlığına başladım. 2003’de kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak mezun oldum. İlk bir yıl İstanbul Maltepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Ardından vatani görevimi İzmir’de yaptıktan sonra 2 yıl Kars Doğum ve Çocuk Hastanesi’nde başhekimlik görevi yaptım. 2007’de itibaren de Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi (EAH) Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’ndeyim. 2015 yılında doçent ünvanı aldım ve halen eğitim görevlisi olarak görev yapmaktayım.

Eğitim araştırma hastanesinde görev yapıyor olmanın üniversite hastanesinden nasıl farkları var?

Benim şansım uzmanlık eğitimimi eğitim ve araştırma hastanesinde aldıktan sonra 1 yıl üniversitede çalışmış ve ardından devlet hastanesinde yani Kars Doğumevi’nde hizmet vermiş olmak ve uzunca süredir de Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi ile afiliye olan Atatürk EAH’de görev yapmaya devam etmektir. Böylece sağlık hizmeti ve eğitimi konusunda hem 2. hem de 3. basamak hastanelerde çalışma deneyimim ve yakından tanıma imkanım oldu. Şunu söyleyebilirim ki son 15 yıl süresince Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde akademik unvan sahibi eğitimcilerin de hızla artması nedeniyle uzmanlık öğrencisi yani asistan eğitimi kalitesi anlamında üniversite hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastaneleri arasında bir fark yok. Zaten bildiğiniz gibi yaklaşık 1 yıl önce tüm eğitim ve araştırma hastaneleri Sağlık Bilimleri Üniversitesi ile afiliye oldu ve eğitim görevlileri peyderpey Sağlık Bilimleri Üniversitesi bünyesinde öğretim üyesi kadrosunda atanmaya başladılar. Belki de bir süre sonra EAH ismi tamamen ortadan kalkacaktır. Ancak şu da var ki üniversite hastanelerinde tıp öğrencisi eğitiminin getirdiği ek bir sorumluluk ve yük var. Elbette tüm akademisyenler üniversite çatısı altında öğrenci eğitimine katkıda bulunmak isterler. EAH’de ise tıp öğrencisi eğitimi olmadığı için sağlık hizmeti sunumu üniversitelere göre biraz daha ön plandadır. 

Neden bu branşı seçtiniz?

Ben hekim olmaya ortaokul yıllarımda, cerrahi bir branş (kadın hastalıkları ve doğum) okumaya ise lise yıllarında karar vermiştim. 2 canla yani hem bebek, hem anneyle uğraşmanın heyecanlı olduğunu düşünüyorum. Bence gebelik ve doğum fizyolojisi başlı başına mucize bir olay! Ben de bu mucize olayın içinde olmak o heyecanı yaşamak istedim.

Yöneticilik deneyiminiz de oldu, Sizce hekimlik mi yöneticilik mi daha zor?

Yaklaşık 2 yıl (2005 – 2007) Kars’ta Doğum ve Çocuk Hastanesi’nde başhekimlik görevi yaptım. Oranın kendi yerel dinamikleri çok farklı ve kendine özgü bir yaşam şekli ve anlayışı var. Kars’ta çok farklı etnik yapıda insanlar var, kozmopolit bir yapısı var. O yıllarda Doğu Anadolu’nun iklim ve coğrafi şartların çetinliğinin getirdiği zorluk ve beraberinde hem hekim hem de yardımcı personelin azlığı gibi nedenler bizi zorluyordu. Ama orada yaşadığım güzel günleri hala hatırlıyorum. Bence orada hekim olmak daha zor! Birebir hizmette bulunmak daha zor! Çok yoğun bir hastaneydi. Köyden gelen hastalarımız mesela; sabah erkenden gelirler ve aynı gün tüm işlerini bitirip geri dönmek zorundadırlar. Onların muayene ve tetkiklerini bir an önce yaparak tedavilerini planlamamız gerekiyordu. Çünkü hepsinin evde birçok sorumluluğu var zaten. Teknik altyapı anlamında hastanenin eksiği yoktu, taleplerimiz Sağlık Bakanlığımız tarafından en kısa sürede karşılanmakta idi. Pratik hayatta mecburi hizmet olarak bilinen Devlet hizmeti yükümlülüğü sayesinde o bölgelerde hekim açığı hızla kapandı. Ama insanlarla birebir iletişim halinde olmak ve hızlı hareket etmek zorunluluğu dolayısıyla hekim olmak gerçekten zordu. Bölgenin sosyo-ekonomik düzeyi de bu zorluğun nedenlerinden biriydi. Ekonomik zorluklar insanları ister istemez bazı şeylerden alıkoyuyor…

Kliniğinizi kısaca tanıtır mısınız?

2004 yılında Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz Avşar Hocamızın yönetiminde 6 uzmanla kurulmuş, ben 7. uzman olarak göreve başlamıştım. Prof. Dr. Avşar klinik kurucumuz olarak her zaman önderimiz olmuştur, kliniğin bugün bir marka haline gelmesinde en büyük rol Filiz Hocamıza aittir. Şu anda kliniğimizde Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi kadrosunda 1 profesör (Filiz Hocamız) ve 3 yardımcı doçent, Sağlık Bakanlığı EAH kadrosunda ise 1 doçent ve 5 kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından kadın hastalıkları ve doğum eğitimi ve sağlık hizmeti verilmektedir. 11 kadın doğum asistanımız (4’ü Azerbaycan uyruklu) halen eğitim almaktadır ve kliniğimiz şimdiye kadar 30’a yakın kadın hastalıkları ve doğum uzmanı yetiştirmiş ve mezun etmiştir. Ayrıca aile hekimliği asistanları rotasyonla 4 ay süreyle kliniğimizde eğitim almaktadır. Yine sayıları zaman zaman değişmekle birlikte 15 civarında tıp fakültesi 6.sınıf öğrencileri yani intern doktorlar ve 50 civarında 4. Sınıf öğrencileri de klinik teorik ve pratik eğitim almaktadır. Yardımcı ebe ve hemşirelerimizin sayısı çok değişiyor; bazen yeterli oluyor ama genellikle eksiğimiz oluyor, yani ebe ve hemşire ihtiyacımız her zaman var. Şu anda hem klinik hem de poliklinik hizmeti veren toplam 16 ebe-hemşiremiz var, ancak sayının bunun en az 2 katı olması gerektiğini biliyoruz. Çünkü kadın hastalıkları ve doğum bölümü yapısı itibariyle çok özel bir bölüm… Hasta mahremiyetinin en üst düzeyde olması gerekiyor. Hem anne hem bebek hem de diğer jinekolojik hastalığı olan hastalarımızla ebe ve hemşirelerimizin ilgilenmektedirler. Bir yandan doğumlara eşlik ederlerken diğer yandan bir bölümü doğum yapmış annelere veya henüz gebelere anne sütü ve emzirme eğitimi vermekte, bir bölümü yenidoğan bebeklerle ilgilenmekte, diğer bir bölümü ise jinekolojik ameliyat olmuş veya hastalığı olan hastalarımızın tedavi ve takiplerini yapmaktadırlar. Bu nedenle nitelikli ebe ve hemşirelerimizin sayılarının artırılmasına çok ihtiyaç var. 

Kliniğinizin eksiklikleri neler?

Bizim en büyük problemimiz yenidoğan yoğun bakım ünitemizin olmaması… Çünkü hastanemizin erişkin yoğun bakım ünitesi çok kuvvetli ve bu nedenle maternal yani anne ile ilgili risk mevcudiyetinde, örneğin annenin hipertansiyon, kalp hastalığı, diabet, epilepsi, guatr vb hastalığı olması durumunda multidisipliner bir hastane olmamız nedeniyle bu tür riskli gebeler hastanemize refere edilmektedirler. Ancak bu olgularda bir de gebelik eğer henüz miadında değil ve gebeliğin erken sonlandırılması gerekiyorsa bu durumda zorlanıyoruz. Hastanemiz hemen yanı başında inşaatı devam eden Bilkent Şehir Hastanesi hizmete girdiği zaman bu sorun da ortadan kalkacaktır. Mevcut durumda ise yenidoğan bebeği sevk etme ihtiyacımız olduğunda yenidoğan yoğun bakım yatağı bulmak konusunda 112 koordinasyon merkezi bize yardımcı oluyor.

Ayrıca kliniğimize yıllık ortalama 1000 civarında ameliyat gerçekleştirilmektedir. 22 yatağa sahip kliniğimizde yatak doluluk oranımız yüzde 90’nın üzerindendir ve yatak sayımızın da artması gerekiyor. Ancak mevcut fiziki şartlarda bu mümkün olamıyor maalesef. Talep var ama yeterli olamıyoruz. Yardımcı sağlık personelimizin de sayı ve nitelik konusunda artmasını bekliyoruz. Ebelik eğitimi çok önemli, eğitimlerin niteliğinin özellikle pratik eğitimlerinin arttırılması gerekiyor ki, ulusal bir politika halini almış olan sezaryen ile doğum oranlarının azaltılabilmesi için nitelikli ebelerin pratikte çok daha aktif ve işin içinde olmaları gerektiğine inanıyorum.

Kadronuzda cinsiyet dağılımı nasıl?

Kliniğimizde toplam 10 kadın hastalıkları ve doğum uzmanından 3’ü erkek, gerisi kadın… Kadın doğum klinikleri eskiden erkek ağırlıklıydı ama son zamanlarda kadın ağırlığı ön plana çıktı. Kadın doğum uzmanlığı bundan 10 yıl öncesine kadar tıpta uzmanlık sınavında en çok tercih edilen ilk 5 daldan biriydi. Ancak son 5 yıl içinde bu durum tam tersine döndü ve maalesef şimdi en az tercih edilen bölümler arasında. Bunun da en önemli sebebi tabii ki mediko legal sorunlar. Komplikasyonlar, riskler, hasta-hekim ilişkileri vs gibi nedenlerden ötürü tercih edilmiyor. Alınan riskin karşılığındaki ekonomik kazancın yeterli olmaması da önemli bir faktör diye düşünüyorum. Gelecekte, mesela belki 10 sene sonra, bu durumun yani kadın doğum hekimliğinin istenen bir dal olarak yapılmamasından dolayı sıkıntılar yaşanabileceğini düşünüyorum, çünkü insanın mesleğini hele böyle kutsal mesleği istemeden yapabilmesi mümkün değil bence. Bazı hastanelerin kadın doğum kliniklerinde kadronun açık kaldığını biliyorum mesela… Kimse tercih etmiyor. 

Hasta yükünüz nasıl?

Bölümümüzde yılda yaklaşık 40-45 bin civarında polikinik hastasına hizmet verilmektedir. Aylık doğum sayımız 90-100 civarında, yani bir nevi butik doğum ünitesi gibi çalışıyoruz. Yılda 150’si jinekolojik onkoloji, 250’si endoskopik, 200’ü ürojinekolojik, 200’ü jinekolojik ve 350-400’ü de sezaryen ameliyatı olmak üzere 1100-1200 civarında ameliyatımız olmakta. Yani jinekolojik yönümüz biraz daha ağrılıkta diyebiliriz. 

Sezaryen oranlarınız nasıl?

Kliniğimizin yıllık istatistiklerine baktığımızda ilk defa sezaryen ile doğum gerçekleşen olgu sayımız tüm doğumlar içinde yıllık yüzde 15 civarında. Gelişmiş ülkeler standardında ve bu iyi bir yüzde…

İsteyen hasta sezaryen doğum yapabiliyor mu?

Hayır! Endikasyon dışında sezaryenimiz yok zaten sezaryen olmak isteyen diye bir kavramımız da yok, annenin doğum korkusu varsa psikiyatr ve psikolog desteği alarak o korkuyu yenmesine çalışıyoruz.

Kliniğinizde istenmeyen gebelikler sonlandırılabiliyor mu?

İstem dışı gebeliklerde bu görev aile planlaması olan hastanelerin oluyor. Bizde böyle bir merkez bulunmuyor. İsteğe bağlı kürtaj yapmıyoruz. Tıbbi endikasyonlar dahilinde gebeliği sonlandırıyoruz, ama bunu da sağlık kurulu kararıyla yapmaktayız.

Branşınızın tercih oranı düşük ama tercih etmek isteyen gençlere neler söylemek istersiniz?

Benim tekrar seçme şansım olsa kadın doğumu seçerdim. Tüm zorluklarına rağmen bir çocuğu doğurtmak, jinekolojik bir hastayı iyileştirmek büyük bir mutluluk… Yeni hekim arkadaşlarımız, kadın – erkek fark etmez, bizi yalnız bırakmasınlar! Tüm teorik ve pratik bilgilerimizi onlarla paylaşmaya hazırız.

“Ayırımcılık Değil Sadece Motivasyon Gerekli”

 

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arzu Topeli İskit Röportajı:

Sizi tanıyabilir miyiz?

1968 yılında Eskişehir’de doğdum. 1985 yılında TED Ankara Koleji Vakfı Özel Lisesini, 1991 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini (İngilizce) bitirdim. 1996 yılında aynı fakültede iç hastalıkları uzmanlık eğitimimi tamamladıktan sonra 2 yıl Amerika Birleşik Devletlerinde yoğun bakım eğitimi aldım. Döndükten sonra, 1998 yılında, mevcut olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları yoğun bakım bilim dalının sorumluluğunu üstlenerek geliştirdim ve modernleştirdim. 2007 yılında Profesör oldum.

Yoğun bakım bilim dalımız Avrupa Yoğun Bakım Yeterlilik Kurulu tarafından 2007 yılında eğitim alanında akredite edilmiş Türkiye’den ilk ve tek yoğun bakım ünitesidir.

İç hastalıkları ve yoğun bakım uzmanlığı yanında Hacettepe Üniversitesinde epidemiyoloji yüksek lisansını ve Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi sağlık kurumları yöneticiliği önlisans programlarını bitirdim.

Bilim dalımızda pekçok yoğun bakım uzmanı yetişmiştir. Bunların beşi halen Türkiye’nin değişik tıp fakültelerinde öğretim üyesi ve yoğun bakım sorumlusu olarak görev yapmaktadır. Diğerleri de Türkiye’nin değişik illerinde yoğun bakım uzmanı olarak çalışmaktadırlar.

2005 yılında 10 arkadaşım ile Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneği’ni kurduk ve 3 yıl boyunca kurucu başkanlığını yürüttüm. Halen yönetim kurulu üyesiyim. Ayrıca 2013 yılında Dünya Yoğun Bakım Dernekleri Federasyonu yönetim kuruluna seçildim. Halen yönetim kurulu üyeliğim devam etmekte.

Bunun yanında Aralık 2011-Ocak 2016 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Başhekimliği ve Sağlık Birimleri Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. Bu sürede yaklaşık 100’ü yoğun bakım yatağı olmak üzere, 800 yataklı ve 2000’in üzerinde personeli olan bir hastanenin sorumluluğunu üstlendim. Bu sürede pekçok yeni birim açtık, mevcut birimleri yeniledik, Uluslararası Birleşik Akreditasyon Komisyonu (Joint Comission International – JCI) tarafından akademik tıp merkezi olarak akredite edildik, hastanenin cihaz parkurunu önemli ölçüde yeniledik ve en önemlisi 83 yataklı bir yoğun bakım ünitesi ile modern bir acil servis inşaatına başladık ve %80’ini tamamladık. Bu kompleks Türkiye ve dünyanın sayılı acil ve yoğun bakım ünitelerinden olacak.

Kurumunuzda görev yapan tüm çalışanlar düşünüldüğünde nasıl bir cinsiyet dağılımı sözkonusu? Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de ve çalıştığım kurumda esas sorun kadın erkek sayısından çok kadınların üst düzey pozisyonlarda görev almamaları, alamamaları. Bunun 2 nedeni var: hem kadınlar toplumsal ve aile içi rolleri nedeniyle daha üst pozisyonlara gelmek istemiyorlar, hem de kadınlara tanınan fırsatlar daha az. Kadınlar ilk etapta akla gelmiyorlar, fark edilmiyorlar ya da kendilerini erkeklere göre daha fazla ispatlamaları gerekiyor. Çoğu başarılı ve girişken kadın, salt bu nedenle “aşırı hırslı” damgası yiyebiliyor. Maalesef kadınlar da kadınlara bu şekilde muamele yapabiliyor.

Örneğin, yöneticilik dönemimde hastanemde idari personel içerisinde hemşire ve sekreterler çoğunlukla kadın iken, üst düzey yöneticiler arasında erkeklerin oranı kadınlara göre daha fazla idi. Akademik personelde de benzer durum söz konusu idi. Tıp Fakültesi öğrencileri arasında kadın erkek oranı birbirine eşit ve hatta tıp fakültesi araştırma görevlileri arasında kadın cinsiyet sıklığı, erkeklere göre daha fazla olmasına rağmen, doçent ve profesör düzeyinde erkek sayısı kadınlara göre daha fazla…

Buna ek olarak dallara göre dağılımsal farklılıklar var. Cerrahi dalların çoğunda erkek hakimiyeti var. Bazı cerrahi dallarda hiç kadın doktor yok iken kadın doktorların daha çok dahili branşları, girişimsel işlemleri olmayan veya az olan branşları tercih ettiklerini görüyoruz.

Dünyada ABD, Kanada, İngiltere, Fransa ve Avustralya’da tıp fakültelerinde kadın erkek öğrenci sayıları eşit iken, kadın yoğun bakım araştırma görevlisi oranı yaklaşık %30’lar civarına düşüyor. Uzman düzeyinde ise bu oranın örneğin Avustralya’da %16’lara kadar düştüğünü görüyoruz. Avustralya-Yeni Zelanda’da kadınlar yoğun bakım direktörlerinin sadece %10’unu oluşturuyorlar.

Halbuki yapılan araştırmalar, çalışan personel arasında kadın erkek cinsiyetin eşit veya birbirine yakın olması durumunda verimlilik, başarı gibi ölçütlerin daha iyi yönde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle de kadınların iş hayatında daha fazla yer almaları gerekiyor.

Orta ve üst düzeyde daha fazla kadın personelin istihdam edilmesi sizce nasıl fark yaratır?

Birkaç ay önce Amerikan Tıp Birliğinin iç hastalıkları dergisinde (JAMA) Harvard’lı araştırmacılar tarafından çok enteresan bir araştırmanın sonuçları makale olarak yayınlandı. Erkek ya da kadın doktorlar tarafından tedavi edilen hastalar arasında ölüm oranı ve tekrar hastaneye yatış sıklığı açısından fark olup olmadığı araştırıldı. Kadın doktorlar tarafından tedavi edilen hastaların, erkek doktorlar tarafından tedavi edilenlere göre daha düşük ölüm hızı ve tekrar yatış oranlarına sahip olduklarını gördüler. Bu sonuç, kadın ve erkek hekimlerin uygulama modellerindeki farklılıkların, hastalar için önemli klinik sonuçlara neden olabileceğini düşündürmekte. Daha önceki çalışmalardan da biliyoruz ki erkek ve kadın doktorlar arasında tıbbi uygulamalarda farklılıklar olabiliyor. Literatür, kadın doktorların erkek doktorlara göre klinik kılavuzlara daha fazla uyduklarını, koruyucu-önleyici yaklaşımı daha sık sağladıklarını, daha hasta merkezli iletişim kullandıklarını, standartlaştırılmış uygulamalarda daha iyi performans gösterdiklerini ve hastalarına daha fazla psikolojik danışma sağladıklarını gösteriyor.

Buna karşın uluslararası klinik uygulama kılavuz yazarlarına bakıldığında yazarların %25’inin kadın olduğu görülüyor. Bu oran yoğun bakım dalında %13 olup, çok daha az. Uluslararası bilimsel dergilerde kadın editör, bilimsel derneklerde kadın başkan veya yönetim kurulu üyesi, bilimsel kongrelerde kadın akademisyen konuşmacı sayısı çok çok az.

Ben, gerek akademik ve hekimlik yaşantım, gerekse de yöneticilik dönemimde kadın akademisyenler, hekimler ve kadın yöneticiler yetişmesine büyük özen gösterdim, teşvik ettim. Ayırımcılık değil sadece motivasyon gerekli. Cinsiyet açısından karma gruplarla çalışmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum.

İç hastalıkları anabilim dalı ve özelinde yoğun bakım, genç kadın mezunların çalışmayı hedeflediği, talep ettiği bölümler arasında mı?

İç hastalıkları dalı kadın erkek açısından aşağı yukarı eşit tercih edilen bir dal. Yoğun bakımın Türkiye’de bir bilim dalı olarak kabul edilmesi çok yeni… Yoğun bakımın resmi bir uzmanlık eğitim alanı olmasının yaklaşık 4 yıllık bir geçmişi var. O nedenle henüz yoğun bakım uzman sayısı az. Ancak gözlemlediğimiz kadarıyla kadın erkek dağılımı benzer gibi. O nedenle kadın cinsiyetin ilgisi var diyebilirim ve bu çok memnun edici bir durum. Avrupa ve Amerikalı meslektaşlarımızla görüş alışverişi yaptığımız ortamlarda, gelişmiş ülkelerde kadınların yoğun bakıma ilgilerinin az olduğunu ancak son yıllarda çalışma saatlerinde yapılan olumlu kısıtlamalar ve düzenlemeler sayesinde kadın yoğun bakım uzmanı doktor sayısının giderek arttığını söylüyorlar.

Sağlık sektöründe kadın çalışan istihdamını arttırmak yönünde alınabilecek tedbirler sizce neler olabilir?

Özendirmek, teşvik etmek, rol modeli ve akıl hocası olmak önemli. Yani belli bir alanda kadın rol modelleri varsa o sektörde kadınların sayısı artmaya başlıyor. Yoğun bakım alanında da ben birçok kadın yoğun bakım uzmanı için rol modeli olmaya çalıştım. Tüm kadınlar da bunu kendi alanlarında yapmalılar.

Diğer önemli husus da iş yükü ve çalışma saatleri. Örneğin Fransız meslektaşlarımız Fransa’da yoğun bakım çalışma saatleri azaltılınca kadınların haftada daha çok “off” verebildiklerinden ev ve çocuklarına daha fazla zaman ayırabildiklerini ve bu nedenle yoğun bakımın daha cazip hale geldiğini söylüyorlar.

Sağlık sektöründe (hastanelerin yoğun bakım üniteleri özelinde) çalışan kadınlar için dezavantajlı olduğunu düşündüğünüz hususlar neler?

Yoğun bakım başta olmak üzere sağlık hizmetinde en önemli dezavantaj nöbetlerdir. Sağlık 7/24 kesintisiz ve sürekli yüksek kalitede sunulması gereken bir hizmet sektörüdür. Bu unsur, yoğun bakım için çok daha önemli. Bu nedenle de sağlıkta ve yoğun bakım gibi zor branşlarda çok sayıda nitelikli personel istihdamı ve iş yükünün paylaşılması, “off” günlerinin olması lüks olarak görülmemelidir.

Çalışma hayatınızda cinsiyetçi yaklaşımlara tanık oluyor musunuz?

Maalesef oluyor. Kendim çok önemli olaylar yaşamadım ama tıp öğrenciliğim ve araştırma görevliliğim sırasında kadınların bazı bölümlere kabul edilmediğine şahit olmuştum. Bir keresinde de rahmetli bir hocamız bir konuyu iletmek için başasistan gelsin demiş. O dönemde ben de diğer 2 erkek başasistanla birlikte başasistandım ama sonra hoca erkek başasistan gelsin deyince üzülmüştüm.

Motivasyon kaynaklarınız neler?

En önemli motivasyon kaynağım ailem. Küçük bir ailem var ama aileme çok düşkünüm. En büyük destekçim eşim de başarılı bir tıp doktoru ve profesör. İki çocuğum ise neşe kaynağım. Bunun dışında çalışmayı çok seviyorum. Boş duramıyorum. Son yıllarda spora ağırlık vermeye başladım. Koşuyorum ve yarı maraton koşmak gibi bir hedefim de var.

Çalışma hayatında/sanatta hayranlıkla takip ettiğiniz kadınlar kimlerdir? Beğenme nedenlerinizle kısaca ifade eder misiniz?

Benim en çok hayran olduğum ve özlemle andığım kadın hayatıma ilk giren kadın olan rahmetli annemdir. Çok güçlü bir kadındı ve maalesef erken sayılabilecek bir yaşta kaybettim. Ama mesleğinde, işinde önemli yerlere gelmiş tüm kadınları çok takdir ederim. Çocukluğumda ünlü kadın doktor ve bilim insanlarının hayatlarını okurdum, hatta dergi ve gazetelerden yaşam öykülerini keserek oluşturduğum ufak bir kolleksiyonum da olmuştu. Ek olarak Facebook COO’su Sheryl Sandberg’i de beğeniyorum. Herkese kendisinin dilimize “sınırları zorlamak” başlığı ile çevrilen kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Kişisel ve çalışma hayatınızda, bu yıl hayata geçirmeyi düşündüğünüz hedefleriniz neler?

Bu yıl ile sınırlayamam ancak öğretim üyeliğimde geldiğim kıdem ve pozisyonum gereği artık eğitime ve araştırmaya daha çok zaman ve emek harcamayı düşünüyorum. Çok sayıda nitelikli yoğun bakım uzmanı yetiştirmek ve alanımla ilgili bir kitap yazmayı düşünüyorum. Ülkemizde genellikle uluslararası tıp kitaplarına bağımlıyız. Artık daha fazla milli kitap yazmalıyız.

Sağlık sektöründe kariyer yapmak isteyen genç kadınlara vermek istediğiniz mesajlar neler?

Söyleyeceğim üç şey var. Sheryl Sandberg’in ifadesi ile “sınırlarını zorlamaları” veya diğer bir ifade ile “masaya oturmaları”; bu konuda kültürel değişikliği bizzat başlatmaları ve özellikle kadınların kadınları daha çok desteklemeleri. Gerisi gelecektir.

 

 

 

Biyomedikal Teknolojiler: Yenilikler ve Önemli Referans Kitaplar

Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Albert Güveniş röportajı:

Biyomedikal teknolojilere ilgi duyan hastane yöneticileri, personeli ve biyomedikal alanda çalışanların okumak isteyebilecekleri kitaplar gittikçe artan bir cazibeye sahip. Önceleri biyomedikal elektronik ve mekanik cihazların ve işleyişlerinin anlatıldığı temel kitaplar çoğunlukta iken, şimdi, matematiksel yöntemler içeren sistemler ön planda. Özellikle hassas ve kişileştirilmiş tıp güçlü matematiksel algoritmalar gerektirmekte. Hızla gelişen alanlar arasında yeni biyomekanik sistemler, nanoteknolojiler, tıbbi robotlar, yeni görüntüleme cihazları ve kantitatif yöntemler, doku mühendisliği ve taşınabilir cihazlar ile geliştirilen uygulamalar sayılabilir.

Genel olarak, tıp teknolojilerinin son yıllardaki dönüşümlerinde, envaziften nonenvazife, büyük ölçeklerden küçük ölçeklere, düşük çözünürlüklerden yüksek çözünürlüklere, yüksek dozlardan düşük dozlara, uzun tarama sürelerinden kısa tarama sürelerine, klasik tanıdan tanı ve tedavinin birleştirildiği teranostiğe, uzun klinik çalışmalardan kantitatif görüntüleme sayesinde kısa çalışmalara, anatomik görüntülemeden moleküler görüntülemeye, hastanede tedaviden uzaktan hasta takibine doğru bir dönüşüm gözlemlemek mümkün. Tüm bu teknolojik gelişmelerin tek amacı, tanı ve tedaviyi daha erişilebilir, ekonomik ve etkili yapmak. Biyomedikal teknolojilerdeki bu yenilikler ile birlikte artan literatür ve kitap sayısı karşısında, kütüphanemize almamızın yararlı olacağı en güncel kitapları incelemeye çalıştık. Tabii konunun genişliği dolayısı ile tüm kitapları incelemek yerine, başlangıç olarak kütüphanemiz için almak isteyecebileeğimi kitaplara baktık.

Öncelikle, Introduction to Biomedical Engineering, üçüncü baskısı ile mühim bir referans kitap. Yazar John Enderle’nin biyomedikal teknolojisi konularında çok sayıda eseri mevcut. Kendisi ile kısa bir görüşme yapmıştık. Özellikle klinik mühendisliğinin kantitatif ölçüleri üzerine benzer çalışmalarımız var.

Diğer yazar Joseph Bronzino da tanınmış bir biyomedikal mühendis yazar. Bir kılavuz kitap olarak Biyomedikal Mühendisliğinin Temelleri (Nobel Yayınları) önemli bir eser. Yazarları  Ahmet Mert Ahmet Ülgen Alper İşoğlu Aydın Akan Aydın Albayrak Ayşe Karakeçili, Ayşegül Güven, Begüm Topuz Çiftçi,  Bülent Yılmaz, Çetin Canpolat, Erhan Akdoğan, Erkan Kaplanoğlu, Fatma Latifoğlu, Gizem Yılmaz, Gökhan Ertaş, Gülşen Akdoğ.

Elektrik mühendisliği mezunlarının beğenecekleri bir kitap ise Signals and Systems for Bioengineers, Second Edition: A MATLAB-Based Introduction. Bu kitap pratik örnekleri nedeni ile önemli. Yazarı John Semlow.

Yeni biyomedikal cihazlar ve aletler geliştirmek isteyen doktor ve mühendisler için Biodesign: The Process of Innovating Medical Technologies 2nd Edition mükemmel bir kitap. Yazarları  Paul G. Yock ve Stefanos Zenios. İnovasyon adımlarını detaylı ve anlaşılır bir şekilde anlatıyor.

İnovatif  fikirleri ve teknolojileri ticarileştirmek isteyenler için bir diğer başvuru kitabı Commercializing Successful Biomedical Technologies: Basic Principles for the Development of Drugs, Diagnostics and Devices. Yazarı:  Shreefal S. Mehta. Özellikle patent ve sertifikasyon konuları işlenmiş.

Cep telefonları, tablet gibi taşınabilir teknolojilerle geliştirilen sağlık uygulamaları gün geçtikçe artıyor. Bu konu ile ilgili bir kitap var: My Health Technology for Seniors: Take Charge of Your Health Through Technology.  Yazarı Lonzell Watson. Bu da kütüphanemizde bulunması gereken bir eser.

Yardımcı robotik teknolojiler,konusunda önemli bir kitap Robotic Assistive Technologies: Principles and Practice Yazarları Pedro Encarnação ve Albert Cook.

Ameliyat robotlarını içeren bir diğer kitap ise Robotic Surgery: Smart Materials, Robotic Structures, and Artificial Muscles. Yazarları Mohsen Shahinpoor ve Siavash Gheshmi.

Son dönemlerde çok hızlı gelişen alanlardan bir diğeri de doku mühendisliği. Bu konuuda güncel bir kitap Tissue Engineering. Yazarları Clemens Van Blitterswijk ve Jan De Boer.

Biyomekanik konusunda yeni ve ilginç bir kitap Biomechanics: A Case-Based Approach. Yazarı Sean P. Flanagan.

Hastanelerde mecburi hale gelen klinik mühendisliği faaliyetlerini kapsamlı olarak anlatan bir kitap: Clinical Engineering Handbook (Biomedical Engineering). Yazarları: MIT ve UPENN mezunu Ernesto Iadanza ve Joseph Dyro. Hastanelerde mevcut riskler, önlemler ve akreditasyon programları anlatılmış. Bu alanda çalışan herkesin okumaktan yarar göreceği bir kitap.

Bu konuya çok yakın diğer bir kitap Biomedical Equipment: Use, Maintenance and Management 1st Edition. Yazarı Joseph J Carr. Özellikle koruyucu bakım programlarını tasarlayan ve yürütenler için yararlı.

Mühendis olmayanlar için en son biyomedikal teknolojilerin teknik olmayan bir dille anlatıldığı çok yararlı bir kitap da Healthcare and Biomedical Technology in the 21st Century: An Introduction for Non-Science Majors.  Yazarları: George R. Baran, Mohammad F. Kiani  ve Solomon Praveen Samuel. Kitap aynı zamanda bu teknolojileri etik açıdan da inceliyor.

Biyomedikal alanın hesaplamalı çalışmalarını ele alan bir kitap: Biomedical Informatics: Computer Applications in Health Care and Biomedicine (Health Informatics). Dördüncü baskısı çıkmış popüler bir kitap ve günümüz uygulamaları incelemek için faydalı bir kitap.  Editörler Edward H. Shortliffe  ve  James J. Cimino.

Nanoteknoloji alanını unutmayalım. Çok küçük ölçeklerde görüntüleme, teşhis ve tedavi yapabilecek nanomedikal robotlar tıp teknolojilerini tamamen değiştirecek potansiyele sahip. Bu konuda önemli bir kitap Nanomedical Device and Systems Design: Challenges, Possibilities, Visions. Yazarı Margaret Morris.

Bu yazıda biyomedikal teknolojileri inceleyen önemli kitaplara yer verdik. Yer eksikliğinden daha birçok önemli eseri inceleyemedik. Ancak kütüphanemize bu eserlerden bazılarının eklenmesi şüphesiz faydalı olacaktır.

 

 

Kanser İstatistikleri Ne Diyor?

Türkiye’de yılda 163.500 civarında yeni kanser vakası teşhis ediliyor. Bir günde yaklaşık 450 kişinin kanser teşhisi aldığı söylenebilir. Türkiye’de görülmekte olan kanserin sıklığı Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika’ya göre daha düşük!

Rahim ağzı kanseri her yıl dünyada 274.000’den fazla kadının ölümüne sebep oluyor ve gelişmiş ülkelerde kadınlar arasında görülen kanserler listesinde 2.sırada yer alıyor.

Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği tarafından verilen bilgilere göre şu anda dünya genelinde 8.2 milyon insan kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Bunların 4 milyonu 30-69 yaş arasındaki yetişkinler… Bu 4 milyon ölüm önlenebilir kanserler arasında kabul ediliyor.

Dünya Kanser Günü olarak kabul edilen 4 Şubat’ın 2017 teması Sporu Desteklemek…

Dünya Kanser Kontrol Örgütü önceki dönem başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, “Dünyanın kansere karşı yapabileceği çok şey olduğunu, artık kanserin kontrol edilebilir bir hastalık olduğunu, bu nedenle kanseri yenmek için yapılacakların Dünya Kanser Günü’nde “Yapabiliriz, Yapabilirim” sloganı ile özetlendiğini söyledi.

Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Kurumu Başkan Yardımcısı Dr. Bekir Keskinkılıç ise “Yapabiliriz, Yapabilirim” sloganı ile ülkemizde kanserden korunma anlamında, tütün kontrolu, obezite kontrolü, tuz tüketiminin kontrol edilmesi, fiziksel aktivite ve egzersizin teşvik edilmesi, kanser kayıtları, kanser taramalarında başarılı programlar yürütülmektedir” dedi.

Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Şuayib Yalçın da “Kurumun 1947’den beri kanser kontrolünde yaptıklarının, bundan sonra yapabileceklerinin garantisi olduğunu” ifade etti.

İstatistikler Ne Diyor?

Ülkemizdeki en son resmi rakamlar değerlendirildiğinde bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin ediliyor. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığı söylenebilir (Şekil 1).

Türkiye’de yılda 163.500 civarında yeni kanser vakası teşhis edilmektedir. Ülkemizde bir günde yaklaşık 450 kişinin kanser teşhisi aldığı söylenebilir. Türkiye’de görülmekte olan kanserin sıklığı Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika gibi gelişmişlik düzeyi yüksek olan ülkelere göre daha düşüktür.

Erkeklerde Durum Nasıl?

Erkeklerde en sık görülen kanserler akciğer ve prostat kanseri iken tütüne bağlı kanserler erkeklerde önemi önemini korumaya devam etmektedir (Şekil 2).

 Erkeklerde tütün ve tütün ürünlerine bağlı olarak gelişen 27.700 civarında vaka olduğu tahmin edilmektedir. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde özellikle erkeklerde bu ürünlere bağlı olarak gelişen kanserlerin sıklığında azalan bir seyir görülmektedir (Şekil 3). Ancak bu azalma seyri, son yıllarda artan tütün kullanımı ile gelecek yıllardaki kanser istatistiklerinde artış seyrine dönüşebilir.

Kadınlarda Durum Nasıl?

Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden birisi olmaya devam etmektedir (Şekil 4). Bir yıl içinde yaklaşık 17.000 kadına meme kanseri teşhisi konulmuştur. Obeziteye bağlı olarak gelişen kanserlerlerin sayısı 6.000 civarında tahmin edilmektedir. Obezitenin etken olduğu kanserler daha çok kadınları etkilemektedir.

Hem erkeklerde hem de kadınlarda bağırsak (kolorektal) kanseri üçüncü en sık görülen kanser türüdür. Çocukluk çağı kanserlerinde ise lösemi en sık görülen kanser türüdür.

 

Rahim Ağzı Kanseri ve Aşı Faktörü

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneğinin verdiği bilgilere göre ise, rahim ağzı kanseri her yıl dünyada 274.000’den fazla kadının ölümüne sebep oluyor ve gelişmiş ülkelerde kadınlar arasında görülen kanserler listesinde 2.sırada yer alıyor.

Rahim ağzı kanserinin risk faktörleri HPV enfeksiyonu, sigara, çok eşlilik, çok doğum, düşük eğitim düzeyi, erken yaşta cinsel ilişki, genital uçuk virüsü bulunması, vajinaya sık duş uygulanması, bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların alınması, beslenme faktörleri ve genetik faktörler olarak sıralanabilir. Tüm bu risk faktörleri arasında HPV enfeksiyonu ana faktör olarak öne çıkıyor. Diğer risk faktörleri kanser gelişimi riskini artırarak kofaktör (yardımcı faktör) olarak etki gösteriyor

Bugün için tespit edilen 100 HPV tipinden en az 30 tanesi rahim ağzını enfekte ediyor.

Rahim ağzı kanserli hastalar incelendiğinde hastaların %96,6’sında HPV virüsü tespit ediliyor.  Rahim ağzı kanseri olmayan hastalarda ise bu oran sadece %15,6’. Yapılan araştırmalarda rahim ağzı kanserinde en sık HPV 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58 tipleri tespit ediliyor. Uluslararası kanser araştırma kurumunun(IARC) araştırmasında rahim ağzı kanserinde HPV 16 ve 18’in birlikteliği %70 oranında bulunmuştur. Ülkemizde ise HPV 16 ve 18’in toplam görülme oranı %75,4. Dokuzlu aşının ihtiva ettiği tip HPV virüslerinin rahim ağzı kanserinde görülme yüzdelerini toplayınca %88’ler civarına ulaşıyor.

Aşı Ne Kadar Koruyucu?

Doğal bağışıklığın yetersiz oluşu ve artan rahim ağzı kanser vakaları tüm dünyayı kalıcı bağışıklık sağlayan aşılar keşfetmeye yöneltmiştir.

Günümüzde kullanılan aşılar virüs benzeri parçacıklardan(VLP) oluşmaktadır. Virüsün genetik materyali aşının içinde yok ve hastalık yapma ihtimali yok.

Mevcut faz 3 çalışmalarına göre aşının kesin bilinen koruyuculuk süresi 8,5 yıldır. Sekiz yıl sonundaki antikor düzeyleri oldukça yüksektir. Sağlanan bağışıklık cevabının ne kadar devam edeceği ise şu anda bilinmemektedir, bunun için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle ne zaman ek doz yapılacağı, hangi aralıklarla yapılacağı net değildir. Yapılan çalışmalarda 5. yılda yapılan ek doz ile uzun yıllar koruyuculuk sağlayacağı bulunmuştur, fakat günümüzde beşinci yıl tekrar doz önerilmemektedir.  İmmün belek çalışmaları ile yapılan matematik modellerinde ise koruyuculuğun 20 yıl devam edeceği öne sürülmektedir.

Avusturalya’da Aşı Başarısı

Avusturalya’da yapılan çalışmada 21 yaş altı genç kadınlarda izlenen genital siğil oranları aşılanmanın başladığı 2007’de %14’ler civarındayken 2011 yılının  ikinci yarısında sıfırlara yaklaşmıştır. Tabi bu başarıda Avusturalya hükümetinin hem kız hem erkeklerde aşıyı ulusal aşı programına koymasının etkisi gözden kaçırılmamalıdır. Erkeklerde genital siğil oranı ise %35 oranında azalmıştır. Onsekiz yaş altı kızlarda rahim ağzı kanser öncü lezyonlarında ise belirgin düşüş izlenmiş ve sıfırlara yaklaşmıştır. Yeni Zelanda verileri Avusturalya verilerine benzerdir. Kaliforniya’da ise 21 yaş altı kadınlarda genital siğil tanısı %0.94’ten %0.61’e düşmüştür. Belçika’da genç kadınlarda HPV 16/18 enfeksiyon oranları çok açık azalmıştır. Dünya çapında ikili aşı yapılmış 18644 kadının takip edildiği PATRICIA çalışmasında ise 35 aylık izlem sonrasında HPV16 ve 18 ilişkili rahim ağzı öncü lezyonlarında %92,9 azalma sağlanmıştır. Dörtlü aşıda ise 12167 hastanın takip edildiği FUTURE 2 çalışmasında HPV 16 ve 18’e karşı etkinlik %100 olarak bulunmuştur. Tüm Avrupa ülkelerinden benzer sonuçlar açıklanmaktadır.

Rahim ağzı kanser öncü lezyonlarının azaltmak ve rahim ağzı kanserlerinin%75’inde bulunan HPV 16 ve 18’i engellemek bizi rahim ağzı kanseri azalacaktır sonucuna ulaştıracaktır. Rahim ağzı kanseri yapan 9 virüse karşı bağışıklık sağlayan aşının kullanımı kanser olasılığının daha da düşürecektir.

Sağlık Sektörünün Finansörleri; Tıbbi Cihaz Sektörü!

Sağlık Gereçleri Üreticileri ve Temsilcileri Derneği (SADER) Yönetim Kurulu Üyesi Engin Arel:

Sağlık hizmetlerinin sağlıklı olarak insanlara ulaşması için birçok hizmet ve aracın sağlıklı olarak bir araya gelip uyumlu çalışması gerekmektedir. Bu bileşenleri tek tek sıralamak istemiyorum. Bu bileşenlerden biri olan Tıbbi Cihaza biraz yakından bakıp şu an için bu ürün grubunun ülkemizde ki durumunu sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Tıbbi cihaz tanımını yapmaya çalıştığımızda uzun bir tanımlama ortaya çıkıyor. Kısa tanımı ise “bir hastalığın teşhis ve tedavisinde kullanılan ve ilaç dışında kalan her türlü malzeme” diye yapabiliriz herhalde. Bu tanım; bu ürün grubunun çok geniş bir ürün yelpazesini kapsadığını bizlere gösteriyor.

Tıbbi cihaz doğumdan ölüme kadar hayatımızın içinde, şöyle ki; doktor tarafından çeşitli cihazlar ile yapılan muayene aşamasından sonra bazı tetkikler istenir ve bu aşamada laboratuvar, görüntüleme ve çeşitli birimler aracılığı ile cihazlar devreye girer. Tedavinin seyrine göre ameliyat ve ameliyat sonrası yoğun bakım süreci ortaya çıkacak ve gene çeşitli tıbbi cihazların kullanılması söz konusu olacaktır. Hastalığın iyileşme sürecinde de çeşitli ve çok farklı cihazlara ihtiyaç duyulacaktır. Arzu edilmez ama tıbbi cihaz ve hizmet süreci Morg’ a kadar devam eder.

Yukarıda özetleyerek dikkat çekmek istediğim sağlık hizmeti sürecinde tıbbi cihaz bu kadar önemli yer alırken kendisine ne kadar ilgi ve destek veriliyor? Ne yazık ki bunun cevabı pek olumlu değil ve tıbbi cihaz sektörü son yıllarda ciddi kan kaybederek var olma çabası içinde.

ARTED (Araştırmacı Tıp Teknolojileri Üreticileri Derneği) Başkanı Özgür Tomruk; kamuoyu önünde ilk defa bu sorunları geçtiğimiz günlerde basın toplantısı ile dile getirdi. Kendisine ayrıca teşekkür ediyorum. Başlıklar halinde bu sorunlardan bazıları şunlar:

  • SUT fiyatlarının yaklaşık 10 yıldır değişmemesi ve bazı ürünlerde gerilemesi. 2007’de 1.32 TL olan 1 USD bugün %181 artışla 3,70 TL seviyesine ulaşmış, Euro %125 artışla 1.76 TL’den 3.96 TL’ye çıkmıştır. Aynı dönemde enflasyon artışı %114 olarak gerçekleşmiştir.
  • Kur artışları ilaçta olduğu gibi tıbbi cihaza yansıtılmamıştır.
  • Başta üniversiteler olmak üzere ödeme vadeleri 3 yıla kadar uzamıştır.
  • Tek kullanımlık ürünler farklı hastalarda tekrar kullanılmaktadır.
  • Güvenli tedavi için gerekli ürünler ya hiç kullanılmamakta ya da daha az sayıda kullanılmaktadır.
  • Hastadan fark ödemesi talep edilmektedir.
  • Kaliteli diye adlandırdığımız ürünler pazarda yer bulmakta zorlanmaktadır.

Tüketicinin yani hastanın tıbbi cihaz hakkında bilgili olmaması ki gayet doğal, tedavi sürecinde kullanılacak olan ürünleri seçme şansını ortadan kaldırıyor. Bu durum da karar vericilere ciddi sorumluluk ve vicdani yükümlülük getiriyor. İmkânı ve bilgisi olanlar yukarıda da belirtildiği gibi “fark ödemesi” yaparak doğru ürüne ulaşma şansı bulabiliyorlar.

Özetle, sektörün var olma mücadelesi vermesinin ana nedenleri; yetersiz sağlık bütçesi sonucunda düşük fiyatlar ve ödeme vadeleri.

Tıbbi cihaz firmaları “Tıbbi Cihazın ve dolaylı olarak da sağlık sisteminin şu an için finansörleri” olduklarını rahatlıkla ve övünerek söyleyebilirler herhalde…

 

 

 

Toplumsal Bağışıklık İçin Erişkin Bağışıklama Şart

Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneğinin (EKMUD) önderliğinde yapılan Erişkin Bağışıklama Akademisi, Sağlık Bakanlığı dahil 10 paydaşın katkısıyla ve çok sayıda katılımcıyla Ankara’da yapıldı. Toplantıya çok sayıda enfeksiyon hastalıkları, aile hekimi, iç hastalıkları, halk sağlığı ve göğüs hastalıkları uzmanları katıldı.Toplantıya katılımdan son derece memnun olduklarını ifade eden Prof. Dr. İftihar Köksal şöyle konuştu:

“Erişkin bağışıklama Türkiye’de yeni yeni bir yere gelmeye başlayan bir konu. Genişletilmiş aşı programımız var biliyorsunuz, bu Sağlık Bakanlığının desteklediği bir program ve pediatrik yaş grubuna uygulanıyor. Çocukluk aşılamasında dünyada birçok ülkeye örnek olabilecek seviyedeyiz. Ama erişkinlerde aynı şeyi söylemek mümkün değil. 18 yaşıyla birlikte erişkinlerde aşılama oranı maalesef dibe vuruyor! Erişkin ve yaşlı insanların da aşılamaya ihtiyacı var. Biz ‘Yaşam Boyu Bağışıklama’ sloganını benimsiyoruz. Erişkin bağışıklamayı 2 oranda ele alabiliriz, biri çocuklukta başlanan aşıların devam aşıları, tetanoz, difteri, boğmaca gibi; bunlar çocukluk çağında başlar ama erişkinlerde de 10 yılda bir yapılmalıdır. Diğeri de erişkin yaş gruplarına has aşılar. 2006’da çalışmaya başlayıp 2009’da ilk erişkin bağışıklama rehberimizi çıkardık. Türkiye’nin ilk erişkin bağışıklama rehberi 7 Derneğin ortak çalışmasıyla 2009’da yayınlandı. 2016’da kılavuzumuz yenilendi. ”

 Aşı Bilinci Yerleştirilmeli

“Erişkin bağışıklama, tek başına sağlık personelinin sorumluluğunda olan bir konu değil” diye konuşan Prof. Dr. Köksal, şöyle devam etti:

“Bu bir saç ayağı… Hekim aşı yapmayı isteyecek, hasta kabul edecek, geri ödeme kurumu bu aşıyı temin edecek. Tüm paydaşların birlikte hareket etmesiyle başarı kazanılabilir. Bugün geldiğimiz noktada çocuk felci, çiçek hastalığı yenildiyse, kızamık, kabakulak görmüyorsak bunlar hep aşılamayla başarıldı. O halde aşılar işe yarıyor. Çocuklarda böyleyse erişkinlerde de aynısı geçerli. İnsanlara aşı bilinci, farkındalık yerleştirilmeli. Aşının zararı yok.”

Prof. Dr. Köksal, eylem planı hazırlayacaklarını ifade ederek, “Biz şanslı bir ülkeyiz aslında, geri ödeme kurumu risk gruplarında aşıları geri ödeme yapıyor. Papilloma virüsü aşılama takvimine girdi, erişkin bağışıklamada yer almaktadır, geri ödemesinin de yakın zamanda yapılacağını düşünüyoruz” dedi.

Türkiye Bazı Aşılarda Kendi Üretimini Yapacak

Aşının stratejik bir ürün olduğunu belirten Prof. Dr. Köksal, “Sanayi ve devletin işbirliğiyle, halen altyapısı süren çalışmalar neticesinde Türkiye bazı aşılarda kendi üretimini yapacaktır. Moleküler teknoloji, nanoteknoloji günümüzde çok ilerledi, akıllı ilaçlar, aşılar yaratmak zor değil. Bunlar ileri teknoloji ürünleri. Türkiye, altyapısı ve bilim insanlarının varlığı yanısıra iyi bir organizasyonla kendi aşı üretimini yapabilir. Derneğimiz çalışmaları destekliyor, elimizden gelen desteği vermeye hazırız” diye konuştu.

Aşı Seferberliğine Özel Sektör ve Eczacılar da Katılmalı

Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği Eğitim Görevlisi Prof. Dr. Süleyman Görpelioğlu, erişkin bağışıklamanın sadece erişkinleri hastalıktan korumak için değil toplumsal bağışıklık için de şart olduğunu söyledi. “Çocuklarımızın sağlığının korunması için de erişkinlerin bağışıklanması gerekmektedir” diye konuşan Prof. Dr. Görpelioğlu, şunları kaydetti:

“Erişkinler için önerilen 11 çeşit aşı var, 65 yaş üstü için hepsi öneriliyor, 65 yaş altı için de endike durumlar sözkonusu… Türkiye’de erişkinlerin aşıya bakışı, ‘Aşı çocuklar içindir, erişkine gerek yok’ şeklinde ki buna hekimler de dahil… Bu önyargı dünyada da farklı değil. Bakanlık artık erişkin aşılamasına olumlu bakmaya başladı, bu önemli bir adım… Bundan 5 yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir katkıyı Bakanlık şu anda yapıyor.

244 evde bakım hastamıza 20 günde ulaşarak anket yaptık, 162’si ‘ben kendime ve hastama verilecek pinomekok aşısını yaptırırım’ diye cevap verdi. Son iki haftada 13 doz aşıyı yaptık. Evde bakım hastaları önemli, hepsi yatalak, bağışıklıkları düşük ve bakıcılarının dışarıdan enfeksiyon taşıma riski var. Bir buçuk milyona yakın çocuğu başarılı şekilde aşılıyoruz ama yoruluyoruz aşılarken. Buna 6 buçuk milyon kişi daha ekleyeceğiz ve 8 buçuk milyon kişi aşılayacağız, bu popülasyonun peşinden sadece aile hekimlerinin koşması mümkün değil! Bunun seferberlik olarak algılanması gerek; eczaneler, özel hastaneler, polikliniklerin hepsi aşılamaya dahil olmalı. Tutum geliştirme eğitimi yapmamız gerekiyor.”

Araştırmalara Göre Doktorlar Aşı Önermiyor

13 Batı Avrupa ülkesinde 2226 hekim ve 6534 hasta üzerinde yapılan bir araştırma sonuçlarını aktaran Prof. Dr. Görpelioğlu, şu bilgileri verdi:

“50 yaş üzeri kişilerin katıldığı ve sadece pnömokok hastalığının sorulduğu araştırma sonuçlarına göre, ‘Bana öneren doktor olmadı’ diyen kişi oranı: %15-68, ‘Pnömokok hastalığı için aşı olduğundan haberim bile yok’ diyen kişi oranı : %11-60, ‘Pnömoniye yakalanma riski konusunda endişe duymuyorum’ diyen kişi oranı : %7-53, ‘Yan etkileri konusunda şüphelerim var’ diyen kişi oranı: %2-17, ‘Etkinliği konusunda şüphelerim var’ diyen kişi oranı: %2-13, ‘Tedavisi varsa aşıya gerek yok’ diyen kişi oranı : %13-35, ‘Aşılama sadece çocuklar içindir’ diyen kişi oranı: %7-25, ‘Aşılar beni hasta edebilir’ diyen kişi oranı: %6-25.”

“Sadece Tedarikçi Değil, Çözüm Ortağıyız”

MSD Aşı & Fertilite İş Birimi Direktörü Tan Aknil, toplantıda yaptığı konuşmada, insanlık tarihi boyunca bulaşıcı hastalıkların ortalama yaşam süresini kısalttığını belirterek, “İnsanların yaşam alanlarının daha sağlıklı olması ve hastalıklara karşı geliştirilen yeni tedaviler ile bulaşıcı hastalıkların aşı ile önlenmesi ile artık mümkün” diye konuştu. Aknil şöyle devam etti:

“Ülkemizde bağışıklama çalışmalarının 1930’lu yıllarda başlamış olmasına rağmen uzun yıllar sadece çocuklara yönelik olarak uygulanmıştır. Günümüzde, Sağlık Bakanlığı tarafından, 13 hastalığa karşı, ülkemizde 0-23 ay arası çocuklarda %95-99 oranında aşı yapıldığı rapor edilmektedir. Bir hastalığa karşı %95 ve üzerinde aşı yapılması, o hastalık etkeninin toplumda yaygın olarak bulaşma riskini düşürmektedir. Transplantasyonlar, medikal cihaz uygulamaları, kanserlerin tedavi edilebilir hastalıklar halini alması erişkin aşılaması için özel hasta gruplarının meydana gelmesine neden olmuştur. Toplumdaki bütün bu değişiklikler bağışıklamada erişkin popülasyonun ne kadar önemli bir hedef kitle olduğunu desteklemektedir. Son yıllarda yaşlanan dünya nüfusu ve kronik hastalıklardaki artış nedeniyle başta risk grupları olmak üzere erişkin bağışıklamasına verilen önem artmaya başlamıştır. Buna rağmen maalesef erişkin bağışıklama programları, erişkin aşılama bilinci ve aşıya erişebilirlik oldukça düşük düzeydedir. Erişkin dönemde de tıpkı çocukluk döneminde olduğu gibi aşılar bireyleri hastalıklardan korur, sosyal ve ekonomik kazanımlar sağlar.

Bilimsel dernekler, Sağlık Bakanlığı, medya ve endüstri, bütünleşik bir yaklaşımla erişkin aşılamanın önündeki engelleri tespit etmeli, önceliklendirerek gerçekçi bir aksiyon planı oluşturup bir an önce harekete geçmelidir. Bu noktada endüstri, güncel üretim teknolojileri ve tecrübenin paylaşılması, aşı tedariğinin uygun fiyatlarda, sürdürülebilir bir biçimde sağlanması konularında hassasiyetle davranmalıdır. Bunun gerçekleşmesi ise, sektörün sadece bir maliyet odağı olarak değil, Türkiye’nin 2023 vizyonuna ulaşmasında bir çözüm ortağı olarak görülmesinden geçer.

1992 yılından beri Türkiye’de faaliyetlerini sürdüren MSD İlaçları olarak, bağışıklamadaki sorunları tespit etmekte proaktif davranan, küresel pazarda Türkiye’nin ihtiyaçlarını azami derecede önceliklendirmeye çalışan, sadece bir tedarikçi değil, inovatif yaklaşımımızla bir çözüm ortağı olmaya çalışan tavrımızı sürdürmeyi kendimize ilke ediniyoruz.”

“Detaylı Aksiyon Planları Geliştirilmeli”

Toplantıda konuşan Pfizer Türkiye Aşı İş Birimi Lideri Tolga Uluışık da, endüstri olarak uygulamaya dönük sorunlara odaklanılması ve detaylı aksiyon planları geliştirilmesi gerektiğini kaydetti.

Ülkemizde bağışıklama çalışmalarının 1930’lu yıllarda başladığını belirten Uluışık şöyle konuştu:

“Günümüzde hem dünya hem de Türkiye’de çocuklara yönelik aşılama programlarında giderek artan bir başarı söz konusu. Erişkin bağışıklamada ise sorunlar ve çözümlerin birkaç adımda kümelendiğini düşünüyorum. Bu adımların en başında erişkinlerin bulaşıcı hastalıklardan korunmasına yönelik aşıların geliştirilmesi, aşıya erişimi destekleyecek geri ödeme sistemlerinin veya bağışıklama programlarının otorite tarafından oluşturulması ve tedarik anlamında bu aşıların kusursuz bir şekilde erişkinlere ulaştırılması geliyor. Aşıya erişimin sağlanması anlamında, Bakanlığımızın Haziran ayında risk gruplarına yönelik almış olduğu ücretsiz aşı temini kararıyla birlikte, Türkiye aşıya erişim kolaylığı itibariyle dünyanın en geniş koruyucu sağlık hizmeti sunan ülkelerinden biri oldu.”

Pfizer’in, üretimi 2,5 sene süren konjüge pnömokok aşısı için ABD ve İrlanda’nın ardından dünyadaki üçüncü üretim tesisini Kasım 2012’de İstanbul’da açtığını belirten Uluışık, “Bu yatırımla Türkiye pnömokok aşısı açısından kendi ihtiyacını karşılayan ülke konumuna geldi. Bu kapsamda İstanbul’daki üretim tesisimizde 14 milyondan fazla aşının üretimini gerçekleştirdik” diye konuştu.

 

 

 

Hedefimiz 2020’de Kadın-Erkek İstihdam Oranını Eşitlemek

GE Türkiye Genel Müdürü Yelda Ulu Colin röportajı:

Sağlık sektörü sizi yakından tanıyor ama yine de kendinizi kısaca anlatır mısınız?

Ankaralıyım, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi mezunuyum. ODTÜ, Çevre Mühendisliği okudum ve 1 yıllık asistanlık, yüksek lisans dönemim oldu, tamamen tesadüf eseri, faaliyet gösterdiğim sosyal bir dernek dolayısıyla gelen bir iş teklifini değerlendirdim. Ben de o zaman üniversite hayatını sıkıcı buluyordum, insanlarla daha iletişim içinde olabileceğim, daha sosyal bir karakterdim, iş bana cazip geldi. 1993 yılında radikal bir kararla sağlık sektörüne girdim ve 1995’te de Siemens’e katıldım.

18 yıl 6 ay Siemens Türkiye’de, Ankara’da sağlık sektöründe bölge satış yöneticisi olarak başladım, sonra kilit müşteri yöneticisi oldum sonra İstanbul’a geldim; satış müdürü ve ardından entegre çözümler birim yöneticisi oldum. 2013 Ekim ayında GE’ye katıldım. Görüntüleme Türkiye ve Orta Asya’nın Genel Müdürü olarak başladım, 2014 Temmuzdan sonra da GE Türkiye Sağlığın Türkiye Genel Müdürlüğü görevini yürütüyorum. Gelişmiş bir adalet duygum var ve GE’nin kadınlara önem vermesi, dil, din ve ırk ayrımı gözetmemesi, çeşitlilik politikası benim için de son derece kıymetli değerler… GE’nin çok ileri düzeyde bir şirket olduğuna inanıyorum ve daha nasıl katkıda bulunabilirim diye her gün düşünüyorum.

GE kadın istihdamı konusunda nasıl bir politika izliyor?

GE Türkiye sağlık kısmındaki kadın oranı şu anda yüzde 36 ile Türkiye ortalamasının üzerinde yer alıyor. Bizim genel GE Türkiye’ye baktığımızda yüzde 30’lar civarında…

GE’nin liderlik takımına bakıldığında kadın oranı yüzde 40’a çıkıyor. Ben GE ailesine 3,5 yıl önce katıldım ve 3 yıldır oranlar böyle. GE’nin global ve Türkiye’de kadın istihdamını arttırmak için yürüttüğü birtakım insiyatifler var; Return The Career – Kariyere Geri Dönüş adlı bir programımız var mesela. Anne olmuş veya farklı sebeplerle iş hayatından ayrılmış, 4 yıla kadar ayrı kalmış diyelim ve 10 yıllık iş tecrübesi olan kadınlar için insan kaynaklarımızla birlikte bir program hazırladık. Bunu yeni duyurduk. Açık pozisyonlarımızda Return The Career diye özel pozisyon ayarladık. Bu programda özellikle kariyerine ara vermiş kadınlara öncelik tanıyoruz. Çünkü GE’nin globalde de 2020’de kadın-erkek arasındaki istihdam oranını yüzde 50-50 olacak şekilde eşitlemek gibi bir hedefi var. 184 ülkede faaliyet gösteriyor ve hepsinde böyle bir program açıklandı. Biz Türkiye’de açıkladık. Şimdi başvuruları değerlendireceğiz, oranlarımız ortalamanın üzerinde ama eşit seviyeye nasıl getirebiliriz diye çaba gösteriyoruz.

GE Woman Network çalışmamız var; 1997’de globalde kurulmuş. GE’de çalışan kadınların kendi içlerindeki şebekesi diyelim; birbirlerini iş hayatında desteklemelerine ve üst düzeydeki kadınların daha alt seviyeye koçluk yapmalarına, ortak toplantılar düzenlemelerine yarayan bir iletişim ortamı bu.

2003’te Türkiye’de kurulan bu şebeke bugün de son derece aktif. GE sağlık haricinde GE Türkiye’nin CEO’su kadın biliyorsunuz; kuruluşumuzun bu konuda pozitif ayrımcılık yaptığını rahatlıkla ifade edebilirim.

Açık pozisyonlar için aday belirlerken yüzde 50-50 kadın ve erkek aday, yöneticilerin önüne çıksın istiyoruz, eğer eşit kalifikasyonlar sözkonusu ise tercihimiz kadınlardan yana oluyor. Pozitif ayrımcılık yaparak çalışan dengesini daha iyi hale getirmeye çalışıyoruz.

Geçtiğimiz sene İstanbul inovasyon merkezimizde “Kızlar Kodluyor” diye bir program hayata geçirdik. Ortaokul ve lise kız öğrencileri hedefleyen bir yazılım eğitimi yaptık. Küçük kızlarla toplandık ve profesyonel eğitmenler kızlara kodlamayı öğretti. Yapmaya çalıştığımız şey, kadınların dikkatini teknik konulara biraz daha fazla çekmek… Mühendis kadın sayısını nasıl arttırabiliriz diye düşünüyoruz… Kadınlar teknolojiden farklı konulara yönlendiriliyorlar, globalde de aynısı geçerli, mühendis kadın sayısı son derece az… Oysa dijital çağ içindeyiz, her şey dijitale kayıyor. GE’nin faaliyet gösterdiği her alan artık dijital, sağlıkta da böyle… İnovatif çözümler, programlar hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ortamı ne kadar çeşitli hale getirebilirseniz daha fazla inovatif fikir ortaya çıkıyor. GE’nin özellikle önem verdiği konular arasında din, dil, ırk yönünden çeşitliliği arttırmak da var.

Kadınların çalışma hayatında ön planda olduğu özellikler sizce neler?

Bence kadınlar çok daha detaycı ve titiz… Kadınları ve erkekleri yönetmek de çok farklı, bunu da deneyimledim. Kadınlara bir görev verdiğinizde ve kısa aralıklarla sorup takip ettiğinizde daha fazla strese giriyorlar. Çünkü zaten sorumluluk duyguları kadınlarda daha gelişmiş. Genetik kodlama var kadınlarda, multi tasking – aynı anda birçok işi yapma kapasitesi kadınlarda daha gelişkin… Duygusal zeka daha önde, insanlarla iletişim halinde olmaları gereken görev ve pozisyonlarda bir adım öne çıkmaları aslında daha kolay. Daha iyi bir dinleyiciler. Çünkü daha sabırlılar.

GE’ye başlarken nasıl bir hayaliniz vardı?

GE’ye başlarken hayalim, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hak ettiği yere gelmesiydi. Son 3 yıldır bu konuda radikal bir sıçrayış yaptık, pazar payımız artı 8 oranında arttı. Bunun arkasında yatan sebep müşteriyi iyi anlamaktan geçiyor; müşterinizi ne kadar iyi anlıyor, ihtiyaçlarına çözüm sunabiliyorsanız, kendisini sizinle ne kadar iş ortağı hissedebiliyor, önünü açabiliyorsanız başarı şansınız da o derece artıyor. Size bu şansı veren müşteriyi yarı yolda bırakmamanız çok önemli… Bizim ilk önceliğimiz müşteri daha sonra çalışanlarımızın memnuniyeti… En iyi yapılabilecek pazarlama faaliyeti müşteri memnuniyetinin en üst seviyede tutulmasıdır, bunu yapmaya çalışıyoruz. GE sağlık bölgede de, Ortadoğu, İran ve Türkiye’yi kapsayan bölge, yönetim kısmında da çok fazla Türk çalışıyor. Bu da büyük bir başarı bence… Bölgenin yönetiminde de söz sahibi olabiliyorsunuz ve zaten Türkiye bölgeye rol model olabilecek ileri bir seviyede.

Bünyenizde kaç kişi çalışıyor?

Türkiye çalışanlar olarak 200’ün üzerindeyiz, Bölge için çalışanlar da 150 civarında…

GE sağlığın alt birimleri var; görüntüleme dışında ameliyathane – yoğun bakımlarda yaşam destek birimleri için ürünlerimiz var, bilişim çözümleri sunulan healthcare IT birimimiz var, life siences dediğimiz biyoloji ilaç üretimine olanak sağlayan teknolojilerimiz var, bugün bir ilaç firması Türkiye’de biyolojik ilaç üretmek isterse biz onun bütün üretim platformunu kurabiliyoruz. Kendimiz ilaç üretmiyoruz ama bunun platformunu kurabiliyoruz. İlaca verdiğimiz paranın büyük bir kısmını yurtdışından ithal ettiğimiz ilaçlara veriyoruz. Adet bazında daha düşük alıyoruz ama paranın büyük kısmını onlara veriyoruz. Eğer Türkiye’de yerli ilaç üretimine uygun bir zemin hazırlanabilirse biz de bu konuda destek olmaya hazırız. Cari açığı azaltmada büyük bir rolümüz olabilir diye düşünüyorum. Günümüzde artık, hastalıkların genel prosedürleriyle değil de kişiye özel tedavi şekli çok gelişiyor.

PPP modeliyle yapılan Şehir Hastanelerinde nasıl rol oynuyorsunuz?

Kamu özel ortaklığı modeliyle (Public Private Partnership – PPP) yapılan şehir hastanelerinde GE olarak ağırlıklı yer alıyoruz; bu bizim içim heyecan verici bir durum. Tüm PPP projelerinde yer alıyoruz. Hem yüklenici tarafında hem P2 dediğimiz hizmet sağlayıcıları tarafında hem de Sağlık Bakanlığı tarafında çözümler sunuyoruz.

Son iki yıla baktığımızda ileri ve birinci olarak konumlandırabiliriz GE’yi. Başından beri çok yakından takip ettik. Müşteriyle güven ilişkisini erken kurmamızın getirdiği bir avantaj… Ben şahsen 2006’dan beri PPP’leri takip ediyorum. Türkiye’yi globale çok iyi anlatıyoruz. Söz verdiğimiz şeyleri yaptığımızı da gördükleri için bize destek oldular. 2 projeyi – Ankara Bilkent ve henüz açılan Mersin Şehir Hastanesini – DİA ile imzaladık. Bu hastanelere görüntüleme alanlında en iyi teknolojileri götürmeleri beni çok etkiledi. Türkiye’nin her yerinde insanların en üst teknolojiye ulaşabilmesi bence çok önemli… Türkerler ortaklığıyla 2 projeyi daha imzaladık; İzmir ve Kocaeli Şehir Hastaneleri. Yozgat ve Adana şehir hastaneleri için ürünlerimizin bir kısmını verdik, diğerleri için görüşmelerimiz devam ediyor.

GE’nin yapılandırılmış finansman dediğimiz departmanı var, onu çok iyi kullanıyoruz; yani finans desteğimiz de var, İzmir ve Kocaeli projelerinde mesela GE’nin ortak olmasıyla uluslar arası finansmanın kapısını açtık. O çok büyük bir adımdır bence… Düşünsenize, 2 projenin finansmanı GE desteğiyle sağlandı. Çalışan sayımızı da güncelledik tabi, 200 kişiye bir bu kadar daha çalışan eklendi. Çünkü farklı servisler de yapacağız. İzmir ve Kocaeli projelerinde sadece GE’nin cihazlarında bakım-onarım hizmeti değil bu iki kampüsteki tüm medikal cihazların teknik operasyonunu biz yürüteceğiz. Mühendis, teknik, operatörlük için yeni istihdam alanı açacağız.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi yeni bir hastane açıyor bu sene ve bu hastanenin tüm medikal cihazları için GE ile tek kontrat imzaladılar. Hastanenin tüm departmanlarında GE var. Tüm ürün portföyümüzle tek anlaşma, tek servis organizasyonu yapıldı. Okan Üniversitesi hastanesi de böyle… 

Sağlık sektöründe görev yapmak isteyen genç kadınlara vermek istediğiniz mesaj nedir?

İnsanlar sizi cinsiyetten bağımsız gördükleri zaman bence iş hayatında daha rahat ediyorsunuz. Çünkü kadın olmanın getirdiği birtakım zorluklar var. O zorlukları ne kadar öne çıkartırsanız algı da kültürel olarak o kadar değişiyor, önyargı oluşabiliyor. Ben onu deneyimledim. Ben 2 çocuk doğurdum, doğum iznim 2 aydı ve 2 ay dolmadan evden çalışmaya başladım. Kadın olmanın getirdiği zorlukları kendi içinizde ne kadar halledebilirseniz size bakış açısı da o kadar nötr oluyor. Kadınlar aslında iyi oldukları halde bunu göstermekten bazen çekiniyorlar. Daha geri planda kalıyorlar. Erkekler daha düşük kapasitede bile olsalar kendilerini öne çıkartıyorlar. Kadınlar sesini daha çok çıkarmalı, çekingen olmamalıdır. Liderlik özelliklerini öne çıkarmalılardır.

Bence kadınlar birbirinin dostu ve arkadaşı olmalı, ancak böyle daha ileri gidebilirler çünkü erkekler birbirlerini zaten destekliyorlar.

Genç Bir Bilim Kadınının Serüveni

“Bilimle uğraşan her kadın öğrencinin hayalidir Madam Curie… Kendisi Nobel kazanan ilk kadındır. Fakat ben tam tersine Madam Curieye değil onun kocasına aşık oldum. Çünkü o bir laboratuvarda hiç okul okumadan piezoelektrik malzemeyi buluyor”

“Cinsiyet, ırk, yaş farkı olmaksızın her insanın ortak noktası kalp! Yılda ortalama 40 milyon kez atıyor. Ben de bu enerjiyi esneyebilir, bükülebilir bir piezoelektrik alet üzerinden sadece kalp değil akciğer ve diyafram üzerine de yapıştırmak suretiyle o mekanik etkiyi elektrik enerjisine dönüştürmek istedim”

Kardiyovasküler alanda, pilsiz çalışan ve giyilebilir kalp çipi (PZT MEH) buluşu ile medikal sektörde klinik öneme sahip yeni bir yöntem geliştiren Canan Dağdeviren’in bu buluşu sayesinde kalbin sürekli ve istemsiz biyolojik hareketinden enerji üretimi sağlanıyor.

Forbes’in 30 Yaş Altı Bilim İnsanı listesinde de yer alan Dağdeviren’in 2014’te yaptığı TED konuşmasına kulak veriyoruz:

“Bilimle uğraşmanın insanlığa hizmet etmek olduğunu düşünüyorum. Günümüzde kullanılan kalın, ağır ve belki de taşıması mümkün olmayan elektronik aletleri ben yumuşak, esnek, çekilebilir ve vücudunuza ve özellikle kalbinize yapıştırılabilir hale getiriyorum.

Herkesin imkansız dediği bir projemin nasıl hayata döndüğünü anlatabilmek için en baştan yani köklerden başlayacağım.

4 Mayıs 1985’te İstanbul’da, Adanalı bir annnenin ve Sivaslı bir babanın ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Küçük şeylerden mutlu olmamın nedenini tamamen bir aşk çocuğu olmama bağlıyorum. Güçlü, azimli ve sevgili olmayı ailemden öğrendim. Benim için hayatta paylaştkça artan iki önemli şey; sevgi ve bilgi!

Bilgimi ve sevgimi ailemde arttırdım. Ben 5 yaşımdayken dedem 28 yaşındayken hayata veda etti, onu hiç tanımadım. Onun öldüğü yaşta, 28 yaşına gelene kadar kalp hastaları için bir şey yapmaya kendime söz verdim ve yaptım da…

Annem Hariç Herkes Fizik Okumama Karşıydı

İlk deneylerimi kardeşim üzerinde denedim. İlkokul, ortaokul, lise öğrenimim Kocaeli’nde geçti. Daha sonra temel bilimlerden bir alan okumak istiyordum ve ne olacağına bir türlü karar veremiyordum. Erdal İnönü bana “Anılar ve Düşünceler” kitabını imzalayarak verdi, kitaptan sonra fizik okumaya karar verdim. Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği bölümüne başladım. Annem hariç herkes fizik okumanın iyi fikir olmadığını iş bulamayacağımı, mutsuz olacağımı söyledi ama öyle olmadı.

Hacettepe’den sonra Sabancı Üniversitesine tam bursla kabul aldım. Öğretmen ve öğrenci olmayı birlikte yaşadığım bir üniversiteydi sanırım şu ana kadar en mutlu zamanlarımı o üniversitede geçirdim. 2009’da ilk kez verilmeye başlanan Fulbright doktora bursunu kendi alanımda ilk sırada kazanarak İllunois Üniversitesinde doktora almaya hak kazandım.

Ben piezoelektrik malzeme üzerinde çalışıyorum, ilkin nasıl yapıldığını öğrendim ve daha sonra onu alet olarak hayata geçirmeye çalıştım. Piezo basınç uygulamak anlamına geliyor. Bilimle uğraşan her kadın öğrencinin hayalidir Madam Curie… Kendisi Nobel kazanan ilk kadındır. Fakat ben tam tersine Madam Curieye değil onun kocasına aşık oldum. Çünkü o bir laboratuvarda hiç okul okumadan piezoelektrik malzemeyi buluyor ve bu malzemeye basınç uyguladığınız zaman tıpkı çakmaklar gibi elektrik atması veriyor ve siz bu bunu enerji olarak kullanabiliyorsunuz. Enerji önemli! Bu enerjiyi nasıl kullanabileceğimizi düşündüm. Eğer bir yerde hareket varsa diyelim ki yürüyorsanız basınç uyguluyorsunuz ve ayağınızın altına piezoelektrik malzeme varsa veya kolunuza yapıştırırsanız o aleti hareket ettirdiğiniz zaman enerji akımı olacak…

Kalp Piline Son!

Cinsiyet, ırk, yaş farkı olmaksızın her insanın ortak noktası kalp! Yılda 40 milyon kez atıyor. Bu enerji de vücudumuzda ısı enerjisi olarak kayboluyor. Ben de bu enerjiyi bir piezoelektrik alet yapıp, esneyebilir, bükülebilir bir alet yapıp, sadece kalp değil akciğer ve diyafram üzerine de yapıştırıp o mekanik etkiyi elektrik enerjisine dönüştürmek istedim. Amerika’da, bunu yapmak istediğimi söylediğim herkes şöyle dedi: Oh, crazy Turkish lady! Sonra yaptığımda normal bir insan olduğumu onlar da anladı. Deneylerimizi kızlı ve erkekli yapıyoruz.

Ellerim ve ayaklarım vücuduma göre büyükler, bunun bir avantaj olduğunu hiç düşünememiştim. Bu nedenle ayakkabı kutularım da büyük, tüm aletlerim içine sığıyor!

Normalde, kalp hastalarının kalp pillerini her – yılda bir değiştirmeleri gerekiyor çünkü içerisindeki pil bitiyor. Sonra tabi bunu çıkarmak için vücudu açmanız gerekiyor, sonra tekrar vücuda yerleştirmeniz gerekiyor. Hastalar için iyi olmayan bir durum.

Kalbimiz kendi işini kendi görsün diye yaptığım aleti onun üzerine yapıştırdım… Eğip bükebilelim kalple çok iyi bir iletişim kurabilsin ve hiçbir şekilde kalbe zarar vermesin istedim. Önce aleti tasarladık sonra ben bir kalp cerrahıyla tanıştım, bu cerrah Cevahir Otele bir konferans vermeye gelmişti, onu ikna etmeye çalıştım ve kendisi beni Arizona Üniversitesine davet etti. Orada deneyler yaptık, tüm aletlerimi insanlar üzerinde denedim.

Güler Sabancı da test edip onayladı ve hiçbir sorun olmadığını söyledi. Güler Sabancı’ya göre zorluklardan fırsatlar yaratmak gerekir ben de zorluklardan fırsatlar yaratıp yaptığım projenin olurunu sağlamaya çalıştım.

“Neye ve Kime Olduğu Mühim Değil, Aşk İle Kalın”

Polimer tabanlı aleti kalbin üzerine küçük ipler sayesinde bağlıyoruz, kalp hareket ettiği sürece hiçbir problem olmuyor, kalpten enerji üretip bu enerjiyi kalbe geri verebiliyoruz.

Yaptığım tüm işleri gökyüzündeki yıldızlara ithaf ediyorum. Biliyorum ki herkesin gökyüzünde bir yıldızı var. Dolayısıyla herkese ithaf etmiş oluyorum. İnsan kalmayı hayal eden bir bilim emekçisiyim, neye ve kime olduğu hiç mühim değil, aşk ile kalınız!”