İnfeksiyon hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Hizmeti Bütünleşik bir Anlayışla Verilmelidir

08

“Bugünlerde, aralarında infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık eğitimi verilenler de olan pek çok hastane, hastalarının klinik örneklerini, çoğu kez kendi tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında herhangi bir mikrobiyolojik değerlendirme yapmaksızın, günde bir kez kurumlarına uğrayan kuryeler aracılığıyla aynı il içindeki belli merkezlere iletmektedir”

İstanbul Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Eraksoy, Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneğinin 2024 yılında düzenlenen (KLİMİK) XXIV. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Kongresi dolayısıyla hazırlanan Kongre kitabında yayımlanan makalesinde geçmişten günümüze infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlığını, laboratuvar eğitiminin bugünkü durumunu irdeledi. Prof. Dr. Haluk Eraksoy şunları kaydetti:

“Türkiye’de oldukça erken sayılabilecek bir dönemde ‘Bakteriyoloji ve Emraz-ı İntaniye’ (günümüzdeki ‘İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji’) dalı aracılığıyla klinik ve laboratuvar hizmetlerinin tek elden yürütülmesi benimsenmiştir.

Türkiye’de infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji eğitiminin başlaması XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’deki tıp eğitimini Avrupa düzeyine çıkarmak üzere Bonn Üniversitesinden Prof. Dr. Robert Rieder (1861-1913) ve Hamburg Eppendorf Hastanesi’nden Dr. Georg Deycke (1865-1938) İstanbul’a getirtilmiştir. O sıralarda yarım kalmış olan Haydarpaşa’daki tıbbiye inşaatının tamamlanması için çaba harcayan Rieder, yeni mezun olmuş askeri hekimlere modern hasta yönetiminin öğretileceği bir hastane de kurmak istemiştir. Böylece İstanbul’da 30 Aralık 1898’de açılan Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektep ve Seririyatı (Kliniği), klinik mikrobiyolojiyle infeksiyon hastalıklarının bir arada okutulmaya başlandığı ilk eğitim kurumumuz olmuştur.

İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlarının Yetkileri

Bir hastanede, infeksiyon hastalıklarının hem laboratuvar tanısını hem de klinik izlem ve tedavisini aynı uzmanın üstlenebilmesi, başka dalları ilgilendiren hastalıklar için pek de mümkün olmayan çok önemli bir üstünlüktür. Böyle uygulamalarla sağlık insan gücünden önemli ölçüde tasarruf sağlanması ve dolayısıyla çok büyük bir kamu yararı da söz konusudur. Hizmetin bütünleşik bir anlayışla verilmesi, mikrobik etkenin erkenden saptanıp antimikrobik tedavinin gecikmeden başlanması, [i] kimi kez bir hastanın hızla yaşama döndürülmesine, [ii] kimi kez bir hastanın sağlığına daha erken kavuşturulmasına, [iii] kimi kez bir infeksiyon hastalığının pahalı tanı testlerine gerek kalmadan tanınabilmesine, [iv] kimi kez de bir infeksiyon hastalığın daha ucuz antimikrobiklerle güvenle tedavi edilebilmesine yarar. İnfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının ulusal sağlık sistemimiz içinde gösterdikleri başarının sırrı da dalın bu bütünleşik uygulamasında yatmaktadır.

Hizmet Alımı Uygulamaları Branşımız için Zararlıdır

“Bünyesinde faal bir tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarı kalan az sayıdaki hastanede ise infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının laboratuvarda çalışmasının önüne ‘idari’ engeller konulmaktadır”

Başlangıcı 6 Mart 1995 tarihine kadar götürülebilecek infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji dalının bütünlüğüne yönelik ve görünüşte resmi otoritelerden kaynaklanan tehditler, uzmanlık dalının mensuplarını yıllarca meşgul etmiş; infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji dalına sahip çıkan bir görünüm alan Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nin giriştiği kararlı bir hukuk mücadelesiyle, ancak 18 Temmuz 2009 tarihinde sona ermiştir. Böylece 2002ʼde infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji dalının bütünlüğünü ortadan kaldıran Tıpta Uzmanlık Tüzüğüʼne dayanılarak verilmiş eksik uzmanlık yetkileri de infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyolojinin tümünü kapsayacak biçimde iade edilmiştir. Ancak infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji dalının uzun bir süre tartışmalı bir durumda bırakılmış olmasından, değişik derecelerde de olsa, eğitim kurumlarımızın hemen hepsi, olumsuz yönde etkilenmiştir. Tam bu olumsuz durumun etkisinden sıyrılmışken, infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji dalı için önceleri geçici bir durum olduğu sanılarak yeterince tepki verilmeyen birtakım uygulamalar yoğunluk kazanmıştır. Özellikle Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarında ‘kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması’ adına, hastalara verilen tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarı hizmetlerinde sonuç karşılığı hizmet alımı, tıbbi hizmet alımı, tıbbi cihaz hizmet alımı, kit karşılığı cihaz kullanımı ya da sarf karşılığı cihaz kullanımı adı verilen uygulamalar ağırlık kazanmıştır. Bugünlerde, aralarında infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık eğitimi verilenler de olan pek çok hastane, hastalarının klinik örneklerini, çoğu kez kendi tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında herhangi bir mikrobiyolojik değerlendirme yapmaksızın, günde bir kez kurumlarına uğrayan kuryeler aracılığıyla aynı il içindeki belli merkezlere iletmektedir. Bünyesinde faal bir tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarı kalan az sayıdaki hastanede ise infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının laboratuvarda çalışmasının önüne ‘idari’ engeller konulmaktadır.

“Öğrenciler Mikrobiyoloji Laboratuvarlarını Kullanamıyor”

“İnfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık öğrencileri de kendi eğiticilerinin çalışamadıkları ancak ilgili mevzuata göre olağan eğitim mekanları olması gereken tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarını kullanamamaktadır”

İnfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık öğrencileri de kendi eğiticilerinin çalışamadıkları ancak ilgili mevzuata göre olağan eğitim mekanları olması gereken tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarını kullanamamaktadır. Uzmanlık öğrencilerine, eğitim gördükleri kurumun ortak hizmet ve eğitim alanlarında ‘yabancı’ muamelesi yapılması ve izledikleri hastalara ait bizzat görüp değerlendirmeleri gereken klinik örneklere el sürdürülmemesi düşündürücüdür. Bu uygulamalar, infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji açısından hem sunulan hasta hizmetlerine hem de uzmanlık eğitimine büyük zararlar veren kabul edilemez durumlardır. Böyle bir düzende infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık eğitimi çekirdek müfredatına uyulabildiğinden söz edilemez.

Ne Yapmalı?

“Başta birim eğitim sorumlusu olarak görevlendirilenler olmak üzere, infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji eğiticilerinin birlik olup var olan mevzuatın kendilerine tanıdığı olanakları, kurum yönetimlerine karşı daha güçlü bir biçimde savunmaları gerekmektedir”

Her infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık öğrencisi, içinde bulunduğu bu olumsuz durumun farkına varmamış olabilir. Ancak bu hizmeti bütünleşik olarak verecek biçimde eğitim almış ve hep bu anlayışla görev yapmış infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji eğiticilerinin bu durumdan hoşnut olmadıklarını tahmin etmek zor değildir. Bununla birlikte, başta birim eğitim sorumlusu olarak görevlendirilenler olmak üzere, infeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji eğiticilerinin birlik olup var olan mevzuatın kendilerine tanıdığı olanakları, kurum yönetimlerine karşı daha güçlü bir biçimde savunmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca TUK’un, Eğitim ve Araştırma Hastanelerindeki İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Programlarını, kendi ilan ettiği çekirdek müfredatı ve eğitim standartlarını karşılaması yönünden pek de sorgulamadığı izlenimi alınmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye bir hukuk devletidir; her türlü mevzuat, yasal düzenleme, bunların getirdiği hükümler ve koyduğu kurallar da uyulmak içindir. Güncel verilerin elde edilmesinde Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Asistan ve Genç Uzman Hekimler (AGUH) Komisyonunun da desteği olacaktır. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu’nun bu durumu düzeltmek için girişilecek bir hak arayışının arkasında duracağından kuşkumuz yoktur.”

Türkiye Tarihinde Sağlık Devrimi Hikayesi: Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Nedir?

02

Doç. Dr. Nusret Fişek önderliğinde hazırlanan 1961 yılında kabul edilen 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Türkiye’deki sağlık hizmetlerinin genelini düzenleyen bir ilkeler kanunudur. Kamusal finansmanın sağlandığı eşit ve sürekli, nüfusa göre, bölge tabanlı ekip hizmetini ifade eden sosyalleştirme kapsamında tam gün çalışma, entegre, kademeli, katılımlı hizmet gibi uygulamalar yer aldı

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Derneğinin 2023 yılı sonunda düzenlenen 25. Ulusal Kongresi dolayısıyla hazırlanan Kongre kitabında yayımlanan makalesinde Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Öztek, makalesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin Yüzüncü Yılında Sosyalleştirmenin Yerini” anlattı. Prof. Dr. Zafer Öztek, şunları kaydetti:

“224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun bir ilkeler yasasıydı. Bu ilkelerin başlıcalarının ülkemizde ilk kez 1940’lı yıllarda dile getirildiği bilinmelidir. Dr. Behçet Uz, 1946 – 1948 yıllarında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanıydı. Sağlık hizmetlerinin geliştirilmesiyle ilgili bir plan hazırlamıştı. Bu plan (Birinci On Yıllık Milli Sağlık Planı / Behçet Uz planı) Türkiye için yeni bazı kavramları gündeme getirmişti. Milli Sağlık Planı uygulanamamış olsa da öngördüğü düşüncelerden büyük kısmı ülkemizin sağlık yapılanmasını derinden etkilemiştir. Bu etkiyi Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanununda da görmekteyiz.

Nüfusa göre örgütlenme: İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda dünyada sağlık hizmetlerinin nüfusa göre örgütlenmesi yaygın bir anlayış haline gelmişti. Bu yaklaşımı da dikkate alarak Behçet Uz, o dönemde siyasal bölünmeye göre kurulmuş olan hükümet tabipliği modelinin (her ilçede en az bir hükümet tabibi) değiştirilmesi ve hizmetlerin nüfusa göre örgütlenmesini öngörüyor ve 20.000 kişiye (40 köy) bir Sağlık Merkezi kurulmasını öneriyordu.

Köy grupları: Planda sağlık hizmetlerinin en uç noktalara erişebilmesini sağlamak üzere köy ebelerinin hizmet vereceği köy grupları oluşturulması öngörülüyordu.

Ekip hizmeti: Her sağlık merkezinde 2 hekim, bir sağlık memuru, bir ebe ve bir ziyaretçi hemşire ile onar köylük gruplarda çalışacak köy ebesi ve sağlık memurları planlanmıştır Birleştirilmiş hizmet: Sağlık merkezi aslında 10 – 25 kadar yatağı olan bir kırsal hastanedir. Hekimlerden birisi merkezde kalırken diğeri bölgedeki köyleri dolaşıp mobil hizmet verecek, sonra hekimler yer değiştirecektir. Yani hem evde ve ayaktan hem de yatırılarak hasta tedavisi birlikte yapılacaktır.

Hekim eğitimi: Milli Sağlık Planı, her coğrafi bölgede birer tane olmak üzere 7 tıp fakültesi kurulmasını öneriyordu. İlginç olan husus, her tıp fakültesine birer ‘yetimhane’ bağlanması ve buradaki çocukların sağlık personeli olarak yetiştirilmesi önerisidir. Her tıp fakültesinde yer alacak ‘çiftlik’ de fakültenin ve hastanenin besin gereksinmesini karşılayacaktır.

Finansman: O dönemde Türkiye’de sektörleri destekleyen bankalar vardı. Ziraat Bankası tarımı, Etibank madenciliği, Halk Bankası esnafı, Sümerbank sanayi sektörünü desteklerdi. Behçet Uz bunlara benzer şekilde bir Sağlık Bankası kurulmasını öneriyordu. Böylece, kamusal finansmana destek sağlanacak aynı zamanda sağlık sigortacılığı yapılacaktı.

Nüfusu Sınırlayıcı Politika

Sözü edilen plan ekonomik ve çeşitli politik nedenlerle kabul edilmedi ve uygulanmadı, fakat gündeme getirdiği ilkelerin bazıları 1961 yılında çıkartılan 224 Sayılı Kanunda yer almıştır.

27 Mayıs 1960 tarihinde Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyuşundan sonra ülkede bazı yeni düzenlemeler ve değişiklikler oldu. Bunlardan en önemlisi Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulmasıdır. Planlama uzmanları, Türkiye’deki nüfus artışı kontrol edilmeden yeterli kalkınma sağlanamayacağını görmüşler ve aşırı doğurganlığın önlenmesi gerektiği görüşünü ileri sürmüşlerdi. Bu görüşten hareketle, 1965 yılında, o güne kadar bir devlet politikası olarak sürdürülen pro-natalist (nüfusu arttırıcı) politikadan vazgeçilerek anti-natalist (nüfusu sınırlayıcı) politikaya geçildi; 1965 yılında Nüfus Planlaması Hakkında Kanun çıkartıldı. Dr. Nusret Fişek öncülüğünde hazırlanan bu kanun, devrim niteliğindedir. Bu dönemde gerçekleştirilen bir diğer önemli iş, o zamanki askeri iktidarın (Milli Birlik Komitesi) bütün bakanlıkların yeniden örgütlenmesini istemesi olmuştur. Sağlık Bakanlığı da bu direktif doğrultusunda o zamanki Müsteşar Doç. Dr. Nusret Fişek önderliğinde bir taslak hazırlamış ve bu taslak 1961 yılında “224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun” olarak kabul edilmiştir.

Sosyalleştirmeyi Hazırlayan Etmenler

Bu kanunu tam olarak kavrayabilmek için o dönemdeki sorunları ve sosyalleştirmeyi hazırlayan etmenleri bilmek gerekir.

1. Tedavi ağırlıklı hizmet: 1950 – 1960 yılları arasında Demokrat Parti iktidardaydı. Bu yıllarda Dr. Refik Saydam tarafından önceki yıllarda uygulanan temel ilkelerin bazılarından vazgeçildi. Saydam, koruyucu hizmetlere öncelik vermiş, hastane hizmetlerini yerel kuruluşlara (belediye, özel idare) bırakmıştı. Demokrat Parti döneminde tedavi hizmetlerinin de Sağlık Bakanlığının görevi olması benimsendi. Bunun sonucunda yeni hastaneler yapılmaya başlandı ve bu durum bir hastane furyasına dönüştü.

2. Hastane kargaşası: 1950 – 1960 yılları arasında çok sayıdaki kurum kendi hastanelerini açtı. Bu dönemdeki hastanelerin ve tedavi kuruluşlarının hangi kurumlara ait olduklarını bilmek hastane kargaşasını anlamaya yetecektir:

a) Devlet hastaneleri (Sağlık Bakanlığı)
b) Üniversite hastaneleri
c) Mahalli İdare hastaneleri (Belediye, Özel İdare)
d) SSK hastaneleri
e) Asker hastaneleri
f) Devlet Demiryolları (DDY) hastanesi
g) Polis hastanesi
h) PTT hastanesi
ı) Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) hastanesi
i) Kamu İktisadi Kuruluşlarına (KİT) bağlı hastane ve poliklinikler
j) Özel hastaneler
k) Vakıf hastaneleri
l) Azınlık hastaneleri

3. Hastanelerdeki kalabalıklık: Kent merkezlerinde yoğunlaşmış olan hastaneler, yoğun hasta başvurularına cevap veremiyordu. Yatak işgal oranları düşük olduğu halde, poliklinikleri kalabalıktı. Hastaneler kapasitelerinin üzerinde hasta başvurusuyla karşılaşmış, hastane ve uzman hekim gerektirmeyecek sağlık sorunlarıyla meşgul edilmiş, hekimler fazla sayıdaki hastaya bakabilmek için hastalarına gereken muayene süresini ayıramamıştır. Hekimler kesin tanı koyabilme olanaklarından yoksun olduklarından, ihtimali tanılarla (ön tanılarla) hastalarını tedavi etmek durumunda kalmışlardır. Bu da polifarmasiye, yani gereksiz yere çok ve çeşitli ilaç kullanımına yol açmıştır. Hastanelerde uzmanlar, uzmanlıklarının gerektirdiği hastalardan çok, pratisyen hekimlerce teşhis ve tedavi edilebilecek hastalarla uğraşıyorlardı. Üstelik yalnızca hastalarını tedavi etmekle yetiniyor, bu kişilerin aileleri ve çevreleri ile ilgilenmeyi kendi görevlerinden saymıyorlardı. Bu davranışlarında da haksız sayılmazlardı, çünkü onların görev alanları hastane içiydi. Hastane dışındaki sağlık hizmetleri onların uzmanlıkları ve görevlerinin dışında kalıyordu. Fakat çok önemli olan bu hizmetler yerine getirilmediği için, hastalıkların kontrolünde güçlükler vardı.

4. Halkın ve yöneticilerin sağlık hizmeti algısı: Tedavi hizmetlerinin öncelikli olarak verildiği yerlerde sağlık çalışanları ve yöneticiler arasında, asıl işlevlerinin tedavi edici hizmetler olduğu gibi yanlış bir kanıya sahip olurlar. Halkın büyük bir bölümü de aynı görüştedir. Onlar da sağlık hizmetleri denildiğinde, tedavi kuruluşlarını, özellikle, hastaneleri düşünürler. En basit yakınmalarında dahi, hastanelere başvurmayı doğal sayarlar. 1950’li yıllarda bu algılama en üst düzeydeydi. Gerek sağlık çalışanları ve yöneticiler gerekse halk arasında sağlık hizmetleri ile tedavi hizmetleri eşanlama geliyordu, koruyucu hizmetler ve birinci basamak hizmetleri göz ardı ediliyordu.

5. Kırsal bölgelerin ihmal edilmişliği: Özellikle kırsal yerlerdeki halk, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamıyordu. Kırsal bölgelerde az sayıda bulunan hekimler uzmanlaşmak üzere kentlerdeki hastanelere yönelmişlerdi. Hizmetlerin sunuluşunda, kentlerde yaşayanların lehine bir adaletsizlik söz konusuydu.

6. İyi işletilemeyen hükümet tabipliği: Hükümet tabiplikleri geliştirilememişti. Siyasi bölünmeye paralel olarak örgütlenmiş olan bu model, koruyucu hizmetleri gerektiği gibi yürütemiyordu. Buralarda, sağlık ekibi kavramı yerleştirilememişti. Zaman içinde, hükümet tabiplerinin hemen bütün işlevleri adli hekimlik ve bazı aşıların okullarda yapılmasına indirgenmişti. Zamanlarının büyük bölümünü, resmi yazışmalara, bürokratik işlemlere ayırır olmuşlardı.

7. Pahalı sağlık hizmeti: Hastane hizmetleri pahalıydı ve hastalar, kentlerdeki hastanelere erişebilmek için uzun yolculuklar ve harcamalar yapmak zorunda kalıyorlardı. Gelmeleri geciktiği için, hastalıklarının tanısı ve tedavisi de gecikiyordu. Kısaca, zaten sayıları az olan hastaneler pahalı ve verimsiz çalışmaktaydılar.

8. Koruyucu hizmetlerde verimsizlik: Bütün bu olumsuzluklar içinde başta aşılama hizmetleri, gebelerin ve çocukların izlenmesi, doğumların sağlık personeli tarafından yaptırılması, gıda kontrolü gibi koruyucu hizmetler verimsizdi.

9. Nüfus politikasındaki uygunsuzluk: Doğum kontrolu ve kürtaj uygulamalarının yasak oluşu özellikle kadınların ve çocukların sağlıklarını olumsuz olarak etkiliyordu.

10. Toplumun sağlık düzeyinin düşüklüğü: Bütün bu olumsuzluklar sonucunda toplumun sağlık düzeyi uygar toplumların çok gerisindeydi. Bebek ölüm hızının o dönemlerde binde 250 dolayında olduğu, doğumda beklenen yaşam süresinin 50 – 55 yıl kadar olduğu tahmin ediliyordu. Bu manzara, çağdaş sağlık örgütlenmesi ilkelerine uymuyordu. Bu modelle, halkın sağlık düzeyini daha yükseltmek mümkün görünmüyordu. İşte, Milli Birlik Komitesinin bütün bakanlıkların (bu arada Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının) yeniden örgütlenmesi direktifini vermesi bu durumun düzeltilmesi için bir fırsat oldu. Kuşkusuz, o sırada Bakanlık Müsteşarının Dr. Nusret Fişek olması ülkemiz için bir şanstı.

“Sosyalleştirme, yani sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması, toplum için var edilmesi, aynı zamanda hizmetlerin toplumla birlikte planlanıp yürütülmesi ilkeleri 224 sayılı yasanın en belirgin özelliğidir”

1961 Anayasası ve Sosyalleştirme Terimi

Milli Birlik Komitesinin gerçekleştirdiği en önemli iş 1961 yılında yeni bir Anayasanın çıkartılmasıdır. Bu Anayasanın temel niteliği insan haklarını öncelikleyen, insanı merkeze alan, ‘vatandaş dostu’ olmasıdır. O nedenle 1961 Anayasası ‘sosyal hukuk devleti’ (Madde 2) ilkesinin temel alındığı bir metindir ve devleti insan haklarını kollamakla görevlendirmiştir (Madde 10); bu haklardan birisi de ‘sağlıklı yaşama hakkı’dır (Madde 49). Yani, 1961 Anayasası devletin toplum için var olduğunu, sosyal yaşamı korumanın, kollamanın ve geliştirmenin Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel görevi olduğunu tanımlar. İşte, bu Anayasanın ülkeye getirdiği anlayışa uygun olarak 1961 yılında kabul edilen yasanın adının da sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri olması çok doğal bir sonuçtur. Sosyalleştirme, yani sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması, toplum için var edilmesi, aynı zamanda hizmetlerin toplumla birlikte planlanıp yürütülmesi ilkeleri 224 sayılı yasanın en belirgin özelliğidir.

Sosyalleştirme Modelinin Ülkeye Yayılması

224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun, 5 Ocak 1961 günü, Milli Birlik Komitesi tarafından kabul edildi ve yasalaştı. Aynı gün gece yarısı, askeri hükümet bir yasa daha kabul ettikten sonra görevi sivil hükümete devretti. 1961 yılında yasası kabul edilen ve 1963 yılında Muş ilinde başlatıldı. Aslında kanunda bu yeni sistemin 15 yıl içinde bütün ülkeye yayılacağı hükmü vardı. Bu olmayınca, süre 5 yıl daha uzatıldı. Böylece, yeni sistemin 1981 yılına kadar ülkeye yayılması gerekirdi. Bu da olamadı, üstelik kanunun süresinin uzatılması bir yılı aşkın bir süre ihmal edildi. Kanun 1982 yılında bir 5 yıl daha uzatılmak zorunda kalındı ve sosyalleştirme modelinin ülkeye yayılması kanunun çıkmasından 22 yıl sonra, 1983 yılında (1 Ocak 1984 itibariyle) gerçekleştirilebildi.

Sosyalleştirmenin İlkeleri

Söz konusu kanun, yalnızca sağlık hizmetlerini örgütleyen bir kanun değildir. Bu kanun, Türkiye’deki sağlık hizmetlerinin genelini düzenleyen bir ilkeler kanunudur. Bu kanunda yer alan ilkelerin hemen hepsi, kabulünden 17 yıl sonra, 1978 yılında Alma-Ata’da toplanan Temel Sağlık Hizmetleri Konferansında bütün ülkeler tarafından benimsenmiştir. Kanunda yer alan ilkeler şunlardır:

1. Eşit ve sürekli hizmet: Sağlık hizmeti almak bir insan hakkıdır. Dolayısıyla, herkese, her zaman ve her yerde verilmelidir. Bu ilkenin gereği olarak sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi uygulaması içinde, halkın yaşadığı en uç noktadaki köy ve mezralara kadar ulaşabilecek bir hizmet ağı kurulması öngörülmüştür.

2. Nüfusa göre hizmet: Önceki örgütlenme modelinde (hükümet tabipliği) ilçe kriteri esas alınmıştı. Oysa sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri nüfus kriterine göre örgütlenmiştir. Yasaya göre, her 5-10.000 kişi için bir sağlık ocağı, bölgedeki köylerde ya da mahallelerde ise yaklaşık her 2.500 kişi için bir sağlık evi kurulacaktır.

3. Bölge tabanlı hizmet: Sağlık ocakları tanımlanmış (sınırları belirlenmiş) bölgede yaşayan halkın sağlığından sorumludur. Bir başka deyişle, sağlık ocağı hekimi ve diğer çalışanlar, yalnızca kendilerine başvuran kişilere bakmakla kalmayacak, bölgedeki halkın sağlık düzeyinin geliştirilmesi için programlar geliştirecek hem sağlıklı hem de hasta olan herkese sağlık hizmeti vereceklerdir.

4. Ekip hizmeti: Sağlık hizmetleri hiçbir meslek grubunun tek başına verebileceği hizmetler değildir. Bu hizmetler, ancak bir ekip tarafından yürütülebilir. Ekip, bilgileri, becerileri, yetkileri ve sorumlulukları yönünden birbirlerini tamamlayarak, aynı amaç için birlikte çalışan farklı meslek mensupları olarak tanımlanabilir.

5. Tam gün çalışma: Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi modelinde personel tam gün esasına göre çalışacak, bunun karşılığında bazı ek ücretler alacaktı. Ancak, vatandaşlar isterlerse serbest çalışan hekimlerden de hizmet alabileceklerdi.

6. Entegre hizmet: Koruyucu ve iyileştirici bütün hizmetler aynı birim tarafından (sağlık ocağı) verilir. Bu tür hizmete entegre (birleştirilmiş) hizmet denir.

7. Kademeli hizmet: Sağlık ocakları hastanelerin önünde birer filtre ya da triyaj görevi görecektir. Sosyalleştirmenin belki de en önemli ilkesi hasta sevk zinciridir.

8. Hizmet içi eğitim: Sağlık ocaklarının bulunduğu bölgedeki hastanenin uzmanları bir program çerçevesinde haftanın belirli günlerinde sağlık ocaklarını ziyaret ederek ocak tabibi ile hasta muayene ederler. Bunun amacı ocak hekiminin sürekli eğitimine katkı vermektir.

9. Katılımlı hizmet: Halk, sağlık hizmetlerini benimser ve ona sahip çıkarsa, başarı artar. Bu nedenle, hizmetlerin planlanması ve uygulanması aşamalarında o hizmetleri alacak kişilerle ilişki kurmak ve onları karar mekanizmasına katmak esastır. Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri modeli içinde bu işlemin her sağlık ocağında kurulması gereken sağlık ocağı sağlık kurulu aracılığı ile yapılması bir yönetmelikle belirlenmiştir. Bu kurulda toplum liderleri olan muhtarlar, imamlar, okul müdürleri, belediye başkanları vardır. Kurulun 3 ayda bir toplanıp bölgedeki sağlık hizmetleri hakkında kararlar alması beklenir. Ancak, bu sistemin düzgün bir şekilde çalıştırılamaması kaçırılmış bir fırsattır.

10. Kamusal finansman: Yasaya göre sağlık ocaklarındaki hizmetler devlet bütçesi tarafından finanse edilecektir ve ücretsizdir. Bazı hayat kurtarıcı ilaçlar da ücretsizdir (bebekler için antibiyotikler dahil). Eğer, hastalar sağlık ocaklarından hastaneye sevk edilirse, hastane hizmetleri de ücretsiz verilecektir. Ama, hastalar sağlık ocaklarından sevk edilmeden doğrudan hastanelere başvurduklarında hastane giderlerini ödemek durumunda olacaklardı. (Not: Aslında Dr. Fişek, prime dayalı bir sigorta modelini de alternatif olarak sunmuş, fakat Maliye Bakanlığı bu öneriyi kabul etmemiştir.)

11. Tek elden yönetim: Yasaya göre parçalı bir görünüm içinde olan bütün sağlık kuruluşları tek elden (Sağlık Bakanlığı) planlanacak, işletilecek ve denetlenecekti. Ancak, bu ilkenin uygulanması gecikmeli olarak 2005 yılında sağlanabildi.

12. İl içinde bütünlük: Kanuna göre illerde ilçe sınırları dikkate alınmadan sağlık grup başkanlıkları kurulacak ve sağlık ocakları idari yönden buralara bağlı olacaktı. Böylece sosyalleştirilen yerlerde il idaresi kanunu uyarınca sağlık hizmetlerinden sorumlu olan kaymakamlar devre dışı kalacak, il içindeki sağlık kuruluşları il sağlık müdürlüğüne ve dolayısıyla il valisine karşı sorumlu olacaklardı.

“Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi uygulamalarının başladığı yıllarda bebek ölüm hızı binde 208 gibi çok yüksek düzeydeydi, ana ölüm hızı yüz binde 250, toplam doğurganlık hızı 6.1 idi. Bu hızlar 2008 yılında sırasıyla binde 18, yüz binde 38 ve 2.1’e kadar düşürülmüştü”

Sosyalleştirme Başarılı Oldu Mu?

Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi uygulamalarının çok başarılı olduğu gerek üniversitelerin eğitim ve araştırma bölgelerindeki değerlendirmelerden, gerekse illerdeki çalışmalardan anlaşılmış, toplumun sağlık düzeyinin gelişmesine son derece olumlu katkılar yaptığı çok sayıdaki araştırmayla kanıtlanmıştır. Örneğin, uygulamanın başladığı yıllarda bebek ölüm hızı binde 208 gibi çok yüksek düzeydeydi, ana ölüm hızı yüz binde 250, toplam doğurganlık hızı 6.1 idi. Bu hızlar 2008 yılında sırasıyla binde 18, yüz binde 38 ve 2.1’e kadar düşürülmüştü.

Karşılaşılan Güçlükler

Bu olumlu gelişmelere karşın, bu hizmetlerin, ilk uygulandığı andan itibaren birçok güçlükle karşı karşıya olduğu da bir gerçekti. Bu sorunlardan önde gelenleri şöyle özetlenebilir:

• Yasa tasarısının hızla ve kamuda tartışılmadan kabul edilmiş olması (özellikle finansman konusundaki hükümler),
• Yöneticilerin sosyalleştirilmiş sağlık hizmeti modelini kavrayamaması (1960’lı yıllarda Sağlık Bakanları bile kanunun iptalini istemişlerdir),
• Sadece sağlık ocaklarını düzenleyen bir yasa olarak algılanması,
• Uygulamanın Doğu Anadolu’dan başlatılması ve uzun süre bu bölge dışında uygulanmaması,
• Muş ili uygulamalarının değerlendirilmemesi,
• Devlet Planlama Teşkilatından gerekli yatırım önceliklerinin sağlanamaması,
• Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri modeli içinde yer almaması gerektiği halde dikey örgütlenme kuruluşlarının (AÇS –AP merkezi gibi) kaldırılamaması,
• Sağlık ocaklarının teknik altyapısının geliştirilememesi,
• Kent tipi sağlık ocağı modelinin tam olarak geliştirilememesi, (1960 yılında nüfusun %68,1’i kırsalda, % 31,9’u kentlerde yaşamaktaydı)
• Sağlık ocağı hekimlerinin niteliklerinin halk tarafından yetersiz gibi algılanması,
• Sevk zincirinin etkili biçimde işletilememesi,
• Doğrudan hastanelere başvuruları sınırlamaya karşı halkın memnuniyetsizliği,
• Eğitim bölgelerinin yeterince kurulup desteklenememesi,
• Yeterli ve sürekli politik kararlılığın olmaması, politik baskılar,
• Sosyalleştirme terimine duyulan tepki (sosyalizm ile karıştırılması),
• Toplum katılımının sağlanamaması.

Dünya Bankası Kredisi ve Aile Hekimliği Sistemi

Bu iki yolla olabilirdi: (a) mevcut sistemi rehabilite etmek; (b) yeni bir model oluşturmak. Zamanın hükümeti ikinci yolu seçti. Sağlık reformu olarak nitelendirilen bir girişim çerçevesinde 24 Kasım 2004 tarihinde 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun kabul edildi. Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde dünyadaki iki faktörün de önemli rol oynadığı söylenebilir:

Sağlık sektörü dünyada, enerji (petrol) ve silah sektörünün ardından en çok paranın döndüğü üçüncü büyük sektördür. Bu gerçekten hareketle, Dünya Bankası, 1978 yılında Sağlık ve Beslenme (Health and Nutrition Department) adı altında bir birim oluşturdu. Bunu izleyen yıllarda Dünya Bankası bütün ülkelerde sağlık hizmetlerini değerlendirme (health sector review) önerisinde bulundu. Birçok ülke Banka tarafından finanse edilen bu değerlendirme araştırmasını yaptı. Bundan sonraki adımda, ülkelerde kongreler düzenlenerek araştırma sonuçları değerlendirildi, ülkedeki sağlık düzeyi ve sorunlar tartışıldı. Ülkelerin hemen hepsinde ciddi sorunlar olduğu saptandı. Bu sorunların çözümü için uzun vadeli ve düşük faizli krediler vermeyi öneren Dünya Bankası, bu kredinin verilebilmesi için iki koşul öne sürdü:

1. Aile hekimliği sisteminin kurulması

2. Sağlık sigortacılığının başlatılması

2001 yılında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi programına aile hekimliği ve genel sağlık sigortası konularını dahil etti ve sonunda 2004 yılında 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun kabul edildi.

Hekim Seçme Özgürlüğü ve Performans Sistemi

2013 yılında hekim seçme özgürlüğü adı altında kişilerin birinci basamaktan sevk edilmeksizin arzu ettikleri hekime ve kuruluşa doğrudan başvurabilecekleri bir uygulama başlatıldı; bu sistem performans uygulamasıyla desteklendi. Böylece, sağlıkta basamaklı sisteme son veridi ve hastane hizmetleri yeniden sağlık hizmetlerinin merkezine alındı.

“Halk sağlığı uzmanları olarak bize düşen sorumluluk mevcut aile hekimliği sistemini bilimsel yöntemlerle değerlendirmek, akılcı öneriler geliştirmek ve gerçekleştirilmeleri için her kademede lobicilik dahil girişimler yapmaktır”

“Günümüzden 60 yıl önceki koşullarla şimdiki koşullar eşit değil. O nedenle, 1960’lı yıllara dönerek sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine yeniden başlamak akılcı olamaz. Ama, sosyalleştirmenin benimsediği ilkeler günümüz koşullarına uyarlanarak gerçekçi ve uygulanabilir bir düzenleme yapılabilir”

Gerçekçi, Evrensel ve Çağdaş İlkeler

Günümüzden 60 yıl önceki koşullarla şimdiki koşullar eşit değil. O nedenle, 1960’lı yıllara dönerek sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine yeniden başlamak akılcı olamaz. Ama, sosyalleştirmenin benimsediği ilkeler günümüz koşullarına uyarlanarak gerçekçi ve uygulanabilir bir düzenleme yapılabilir.

Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine ilişkin ilkeler o kadar gerçekçi, evrensel ve çağdaş ki, bu ilkelerden dönmek hiç de akılcı değil. Günümüzde kısmen de olsa göz ardı edilmiş olan bu ilkelere dönüleceği yönündeki umutlar devam ediyor. Halk sağlığı uzmanları olarak bize düşen sorumluluk mevcut aile hekimliği sistemini bilimsel yöntemlerle değerlendirmek, akılcı öneriler geliştirmek ve gerçekleştirilmeleri için her kademede lobicilik dahil girişimler yapmaktır.”

Sağlıkta 2 Büyük Görev Değişimi

kapak

Temmuz 2024 içerisinde iki önemli görev değişikliği oldu; biri Sağlık Bakanlığında diğeri de en büyük hekim örgütü Türk Tabipleri Birliği (TTB) yönetiminde… Sağlık Bakanı olarak atanan Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, Bakanlık görevini 10 Temmuz 2018’den bu yana yürüten Dr. Fahrettin Koca’dan devraldı. Ekim 2016’dan itibaren İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü görevini yürüten Memişoğlu 2 Temmuz 2024 tarihinde Sağlık Bakanı olarak atandı.

TTB 28-30 Haziran 2024 tarihlerinde yapılan 76. Büyük Kongresi’nde seçilen Merkez Konseyi, 6 Temmuz 2024 tarihinde ilk toplantısını düzenledi ve görev dağılımını yaptı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap TTB’nin Merkez Konseyi Başkanı olarak göreve getirildi.

TTB’nin Çözüm Önerileri

TTB Merkez Konseyi Önceki Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı Kongrede yaptığı konuşmada, sağlık sistemindeki çözüm önerilerini şöyle sıraladı:

“Çözüm basittir: 2002 yılından itibaren uygulamaya konulan Sağlıkta Dönüşüm Projesinden vazgeçmek, basamak sistemine geçmek, koruyucu sağlık hizmetlerini ve birinci basamağı güçlendirmek, yeni ve etkili bir şiddet yasası ve malpraktis yasası çıkarmak, hekimlerin ekonomik ve özlük haklarını iyileştirmek, çalışma koşullarımızı düzeltmek ve ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal kriz halinden bir an önce çıkmak için demokrasi, hak, hukuk ve adaleti geri tesis edip beyin göçünü engelleyerek tersine beyin göçü yaratmaktır.”

Eğitim Turizmi (!)

Bu sayıda yer alan ilginç bir tespit, TTB tarafından yayımlanan Üniversite Sempozyumunun sonuç bildirgesinde dikkat çekti. Eğitim Turizminden bahsedilen Bildirgede şu ifadelere yer verildi:

“Ülke genelinde doktora öğrenci sayısında, Ar-Ge proje sayısı ile proje bütçelerinde ve uluslararası yayın iş birliğinde yıllar içerisinde beklenen iyileşmenin aksine bazı vakıf üniversiteleri başta olmak üzere genel olarak kötüleşmenin yaşandığı görülmektedir. Bu sorunlara karşılık hem vakıf hem de bazı devlet üniversitelerinde sertifikasyon programı ve uluslararası öğrenci sayısında adeta bir patlamanın yaşandığı görülmektedir. Bu ilginç paradoks, sertifikasyon programları ve uluslararası öğrenci sayısındaki artışı yaratan temel motivasyonunun, niteliği göz ardı eden bir çeşit eğitim turizmi olabileceğini düşündürmektedir.”

60’lardan Günümüze Sağlık Sisteminin Kilometre Taşları

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Derneğinin yayımladığı Kongre kitabında, ders niteliğinde bir makale yer alıyor. Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Öztek’in bugüne ışık tutan ve sağlık sisteminin kilometre taşlarının örüntülerini tek tek anlattığı “Türkiye Cumhuriyeti’nin Yüzüncü Yılında Sosyalleştirmenin Yeri” adlı makalesi hepimiz için kılavuz niteliği taşımakta.

Doç. Dr. Nusret Fişek önderliğinde hazırlanan ve 1961 yılında kabul edilen 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki Kanun; Türkiye’deki sağlık hizmetlerinin genelini düzenliyor. Kamusal finansmanın sağlandığı eşit ve sürekli, nüfusa göre, bölge tabanlı ekip hizmetini benimsiyor. Tam gün çalışma, entegre, kademeli, katılımlı hizmet gibi uygulamaların yer aldığı bu ilkeler kanunu, kabulünden 17 yıl sonra, 1978 yılında Alma-Ata’da toplanan Temel Sağlık Hizmetleri Konferansında benimsenmesine rağmen pratikte tam anlamıyla hayata geçirilememiş maalesef.

Umudumuz Var

Prof. Dr. Zafer Öztek söz konusu düzenlemenin günümüz için uyarlanabileceğini belirterek şu tespitlerde bulunuyor:

“Günümüzden 60 yıl önceki koşullarla şimdiki koşullar eşit değil. O nedenle, 1960’lı yıllara dönerek sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine yeniden başlamak akılcı olamaz. Ama, sosyalleştirmenin benimsediği ilkeler günümüz koşullarına uyarlanarak gerçekçi ve uygulanabilir bir düzenleme yapılabilir.”

30. sayımızı okumak için tıklayınız.

Maymun Çiçeği (Mpox) Hastalığı Nedir?

mpox m cicecgi

TTB, Maymun çiçeği (Mpox) hastalığı ile yayımladığı bilgi notunda şunları kaydetti:

Maymun çiçeği (Mpox) hastalığı bir gün önce Afrika Hastalık Önleme Merkezleri tarafından, dün itibariyle de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yeniden “Uluslararası Önemde Halk Sağlığı Acil Durumu-UHSAD” ilan edildi.

Afrika’dan başlayarak dünya geneline yayılan vakalar nedeniyle Temmuz 2022’de DSÖ tarafından UHSAD ilan edilmiş, daha sonra olguların azalması ve hastalığın klinik seyrinde değişiklik olmaması gerekçesiyle Mayıs 2023’te UHSAD uyarısı kaldırılmıştı. UHSAD olmasa da aradan geçen süre içinde olgular özellikle Afrika’da artmaya devam etti. Virüsün daha bulaşıcı ve nispeten ağır hastalık yapan bir alt tipi (Clade1b) yaygınlık kazanarak Afrika’da çocuklar başta olmak üzere çok sayıda kişide hastalık yapmaya başladı.

Uluslararası sağlık otoriteleri, Afrika’da tanı ve takip olanaklarının sınırlılığı nedeniyle tanı alan vakaların gerçekte olanların çok az bir kısmını oluşturduğu, hastalığın çok daha yaygın olduğu endişesi taşıyor. Yeni UHSAD ilanı ile paylaşılan bilgilerden gördüğümüz gibi, gerek dünya gerekse ülkemiz sağlık otoriteleri hastalıkla ilgili gerekli izlem ve önleme çalışmalarını gerçekleştirmemiş durumda. Bu nedenle sorunun boyutları konusunda yeterli bilgiden mahrumuz.

Neler Oluyor?
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 14 Ağustos 2024 tarihi itibariyle Mpox (eski adıyla maymun çiçeği) salgınını uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu (public health emergency of international concern-PHEIC) olarak ilan etti. DSÖ tarafından yapılan açıklamada; sadece 2024 yılı içinde görülen olgu sayısının 15 bin 600, ölen hasta sayısının 537 olduğu bildirildi (1). Bu açıklamadan bir gün önce kıtasal düzeyde ilan edilen uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu yeni açıklamayla “küresel” düzeye yükseltildi (2).
Daha önceki salgından etkilenmemiş Burundi, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi en az 13 Afrika ülkesinde Mpox salgınları bildirilmiştir. Olguların çoğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde görülmüştür. Kıta genelinde şüpheli olgu sayısı hızla artmakta olup; 2022’deki 7.146 olgu ve 2023’te 14.957 olgu saptanmışken, 2024 yılı ağustos ayı itibariyle olgu sayısının 17 bine ulaştığı aktarılmıştır. Afrika’da tanı testlerinin kısıtlılığı, tıbbi izlemlerin yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda bu sayıların buzdağının sadece görünen kısmı olduğu vurgulanmaktadır (2).

DSÖ’nün 12 Ağustos 2024 tarihinde Mpox’a ilişkin yayımladığı güncel durum raporunda 1 Ocak 2022 ve 30 Haziran 2024 tarihleri arasında 116 ülkede yaklaşık 100 bin (99 bin 176) olgunun ve 208 ölümün görüldüğü belirtilmiştir. Olguların %96’sı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde görülmektedir (3). Durum raporlarında laboratuvarda tanı testleri ile doğrulanmış olguların bildirildiği, mevcut olgu sayılarının tamamını yansıtmayacağı vurgulanmaktadır.
Sağlık Bakanlığı tarafından ülkemizdeki olgu sayısı hakkında bilgi verilmemiştir. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre, ülkemizde 12 olgu tanımlanmıştır.
2022 yılında başlayan salgın, virüsün “clade 2b” olarak tanımlanan alt tipi ile yayılmışken, 2023 yılı Eylül ayından itibaren daha ağır seyirli olan “clade 1” alt tipinin arttığı kaydedilmiştir (4). Etkili bir tedavisi olmayan Mpox hastalığından korunmak için gereken aşıların temini konusunda, Afrika’da yaşanan sıkıntılar nedeniyle hastalığın hızla yayılmaya devam edilmesinden endişe edilmektedir. Milyon dozlarla ifade edilen aşı gereksinimine karşın Afrika’da halen bir aşılama programı başlatılamamıştır. Aşının mevcut olduğu ülkelerden Afrika’ya aşı ulaştırılması ve Mpox aşısının risk altındaki kişilere uygulanabilmesi için hazırlıkların yürütüldüğü bildirilmektedir (1, 5).

Nereden Çıktı?
Maymun çiçeği hastalığı, ilk olarak maymunlarda 1958’de saptanmış ve cilt bulguları çiçek hastalığına benzediğinden “maymun çiçeği” olarak adlandırılmıştır. İnsanlarda ilk olgu 1970 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (Eski adı Zaire) görülmüştür.
DSÖ, 2022 yılında bu hastalığın küresel yayılımı sırasında, toplumdaki damgalanmayı ve ayrımcılığı azaltmak için yeni bir isimlendirme ihtiyacı duymuştur. “Mpox” ismi ile hastalığın ciddiyetine ve küresel sağlık riskine vurgu yaparken, aynı zamanda hastalıkla ilgili yanlış anlaşılmaların önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Mpox virüsü, çiçek virüsüne akraba bir DNA virüsüdür. Virüs, çiçek hastalığına benzeyen ancak daha hafif seyirli bir enfeksiyona neden olmaktadır. Orta ve Batı Afrika’da iki farklı genetik alt tipin hastalık yaptığı bilinmektedir. Batı Afrika alt tipi (clade 2), Orta Afrika (Kongo Havzası) alt tipine (clade 1) oranla daha hafif seyirli hastalık yapmaktadır. 2022’de dünya genelinde büyük bir salgına yol açan alt tip 2’dir. 2024 yılında sayısı hızla artan olgularda ise alt tip 1b saptanmaktadır. Afrika’da halen 1, 1b ve 2b alt tipleri ile yayılım devam etmektedir (3).

Nasıl Bulaşır?
Adında “maymun” geçmekle birlikte maymunlardan daha çok sincap, sıçan, fare gibi kemirgenlerde bulunan ve onlardan insana geçen bir hastalıktır. Günümüzdeki görülen salgınlardaki bulaşma yolu insandan insanadır.
Yakın fiziksel temas: Mpox, enfekte bir kişiyle doğrudan cilt teması yoluyla yayılabilir. Özellikle enfekte kişinin deri lezyonları, ciltteki yaralar veya kabuklar ile temas risklidir. Mpox ayrıca enfekte bir kişinin vücut sıvılarıyla temas yoluyla da bulaşabilir.
Solunum yoluyla bulaşma: Uzun süreli yüz yüze temas esnasında, enfekte bir kişinin solunum salgıları (örneğin öksürük veya hapşırık yoluyla yayılan damlacıklar) yoluyla da bulaşma riski vardır. Ancak, bu yol genellikle daha uzun süreli ve yakın temas gerektirir.
Kontamine yüzeyler: Mpox virüsü, enfekte kişinin dokunduğu veya vücut sıvılarının bulaştığı yüzeylere temas yoluyla da bulaşabilir. Bu tür yüzeylerle temas ettikten sonra ellerin yıkanmadan yüze, ağza, buruna veya göze temas ettirilmesi virüsün bulaşmasına neden olabilir.
Anneden bebeğe: Mpox virüsü, enfekte bir anneden doğum sırasında bebeğe geçebilir. Ayrıca, hamilelik sırasında plasenta yoluyla da bebeğe bulaşma riski vardır.
Cinsel temas: Mpox, cinsel temas sırasında da bulaşabilir. Cinsel ilişki esnasında vücut sıvılarının ve cilt lezyonlarının teması, virüsün bulaşma riskini artırır.

Hastalığın Belirti ve Bulguları Nelerdir?
Maymun çiçeği hastalığı, ateş, baş ağrısı, yorgunluk, yaygın vücut ağrıları, lenf bezlerinde şişlik ve cilt lezyonlarına (döküntülere) neden olur. Yakınmalar, virüs ile temas ettikten sonra ortalama 1-2 hafta (5-21 gün) sonra ortaya çıkar.
Hastalığı ilk 5 gününde ateş, şiddetli baş ağrısı, lenf bezlerinde şişme, sırt ağrısı ve aşırı halsizlik görülür. Bu belirti ve bulguların çoğu birçok hastalıkta görülebilir ancak lenf bezi şişliğinin olması özellikle çiçek, su çiçeği ve kızamıktan ayırmada önemlidir.
Ciltteki döküntüler, ateş başladıktan sonra 1-3 gün içinde ortaya çıkar; gövdeden çok yüzde, kollarda ve bacaklarda görülür. Avuç içi ve ayak tabaklarında, ağız içinde, genital bölgede ve gözlerde lezyon saptanabilir. Lezyon sayısı değişkendir; az sayıda veya çok fazla sayıda olabilir. Lezyonlar, düz bir kızarıklık şeklinde başlayıp (makül), deriden kabarık hale gelir (papül); ardından içleri berrak sıvı ile dolarak “vezikül” görünümü alırlar. Veziküllerin içindeki berrak sıvı sarımsı renkte bir sıvıya döner ve “püstüller” oluşur. Püstüller, kabuk bağlar ve kabukların düşmesiyle lezyonlar ortadan kalkar. Bu süreç, genellikle 2-4 hafta sürer ve kendiliğinden iyileşir. Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde hastalık ağır seyredebilir (6).

Hastalığın Tanısı Nasıl Konur?
Hastalığın tanınabilmesi için öncelikle akla gelmesi önemlidir. Hastalık belirtileri gösteren kişilerin son bir ay içinde riskli bölgelere seyahat edip etmedikleri ya da benzer belirtileri olan
birileri ile yakın temasları olup olmadığı sorgulanmalıdır. Maymun çiçeği hastalığından şüphe edildiği durumlarda lezyonlardan uygun şekilde elde edilmiş ve gerekli güvenlik önlemleri alınarak paketlenmiş örneklerin ilgili laboratuvara gönderilmesi gereklidir. Tahmin edileceği gibi bu test, rutin laboratuvarlarda yapılamaz ancak gerekli malzemenin, personelin olduğu biyogüvenlik düzeyi 2 laboratuvarlarda yapılabilir. Günümüzde tanı, PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) ile virüse ait DNA’nın örneklerde gösterilmesine dayanmaktadır.
Maymun çiçeği hastalığının tanısını kan örneklerinden koymak çok olanaklı değildir. Virüs, kanda çok kısa süre kaldığından PCR ile saptamak genellikle mümkün olmaz. Antijen ve antikor testleri de daha önce uygulanan çiçek aşısı vb. nedenlerle her zaman doğru sonuç vermez (6).

Tedavisi ve Aşısı Var Mıdır?
Mpox hastalığı için yaygın kullanılan bir ilaç yoktur. Şimdiye kadar görülen olgular, sidofovir, brinsidofovir, tekovirimat (ST-246) isimli antiviral ilaçlar ve çiçek immünoglobulini uygulanarak kontrol altına alınmıştır. Tekovirimat isimli ilaç, hayvan ve insan çalışmalarından sonra 2022’de Avrupa İlaç Ajansı (EMA-European Medicine Agency) ve ABD FDA tarafından onaylanmıştır ancak dünyada yaygın olarak bulunmamaktadır.
ABD’de maymun çiçeği hastalığı için kullanılmak üzere 2019 yılında FDA tarafından onaylanmış JYNNEOSTM (Imvamune ve Imvanex adları ile de bilinmektedir) isimli aşı bulunmaktadır. Bu zayıflatılmış (atenüe) aşı, çiçek ve maymun çiçeğine karşı etkili olup içinde Modifiye Vaccinia Virus Ankara suşu bulunmaktadır. Bu suş, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü Aşı Laboratuvarları’nda, büyük olasılıkla at çiçeği virüsünün seri pasajlarıyla çiçek aşısı suşu olarak geliştirilmiş Vaccinia Ankara suşunun, daha sonra Münih Üniversitesi’ndeki araştırıcılar tarafından daha güvenilir bir aşı sağlamak amacıyla tavuk fibroblast doku kültürlerinde yeniden seri pasajlanmasıyla elde edilmiştir. Laboratuvarda bu tür virüslerle çalışanlara ve salgın durumunda temas edenlerde kullanılmak üzere kısıtlı sayıda mevcut olduğu bilinmektedir. Aşı temastan sonra da uygulanabilmektedir (6).

Kaynaklar

  1. https://www.who.int/news/item/14-08-2024-who-director-general-declares-mpox-outbreak-a-public-health-emergency-of-international-concern
  2. https://africacdc.org/news-item/speech-of-the-director-general-africa-cdc-on-the-declaration-of-mpox-as-a-public-health-emergency-of-continental-security-phecs/
  3. https://www.who.int/emergencies/situation-reports
  4. https://www.who.int/director-general/speeches/detail/who-director-general-s-opening-remarks-at-the-media-briefing—7-august-2024
  5. https://health.ec.europa.eu/latest-updates/mpox-hera-donate-over-215000-vaccine-doses-africa-cdc-amid-urgent-outbreak-2024-08-14_en
  6. https://www.klimik.org.tr/2022/05/21/maymun-cicegi-hastaligi-hakkinda-sik-sorulan-sorular/

Bakanlık, Bütçesinin Yüzde 11’ini 12 Şehir Hastanesine Ayırıyor

hospital ttb

“12 şehir hastanesinin kira ve hizmet giderleri Sağlık Bakanlığı bütçesinin %11,4’ünü götürmektedir. Başta planlandığı gibi 31 şehir hastanesi yapılmış olsaydı Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık %50’si buna ayrılmak zorunda kalacaktı”

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tabip odaları; iki dakikada bir randevu uygulamaları, Sağlık Bakanı tarafından randevu sistemindeki sorunlara çözüm iddiasıyla duyurulan yeni sistem ve bakanın sağlık politikalarına ilişkin açıklamaları ile ilgili değerlendirmelerini 16 Mayıs 2024 günü çevrimiçi düzenlediği bir basın toplantısı ile paylaştı.

Toplantıda ilk olarak TTB Merkez Konseyi II. Başkanı Dr. Ali İhsan Ökten tarafından yapılan açıklamada özellikle randevu sistemindeki yapısal sorunlara dikkat çekilirken; Onaylı Randevu Sistemi’nin çözüm üretmekten çok, yeni sorunlara kapı araladığı belirtildi. Açıklamada ayrıca sağlıkta şiddet ve Beyaz Kod verileri, aşı ve aşı karşıtlığı, tıp eğitimi ve asistan eğitimi, şehir hastaneleri, kamu hastaneleri, aile hekimliği ve iyi hal belgeleri başlıklarında bakanın yaptığı açıklamalara da tek tek yanıt verildi.

Basın açıklamasının okunmasının ardından İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Aydın, Mersin, Eskişehir-Bilecik, Batman, Tekirdağ ve Bartın tabip odalarının yöneticileri ve temsilcileri kısa sözler alarak bulundukları illerde yaşadıkları deneyimleri, mevcut randevu sisteminden kaynaklanan sorunları ve yeni randevu sistemiyle doğması olası sorunlar hakkındaki değerlendirmelerini aktardı. Randevu yoğunluğunun hem hekim-hasta hem de hasta-hasta ilişkisine zarar vererek sağlık ortamındaki şiddeti tırmandırdığına dikkat çekilen konuşmalarda, hekimler üzerindeki iş yükünün de her yeni uygulamada daha da arttığı ifade edildi. Sağlık alanındaki çöküşün doğrudan Sağlıkta Dönüşüm Programı ve kışkırtılmış sağlık hizmeti talebine bağlı yaşandığının altı çizilen konuşmalarda; çözümün ise koruyucu sağlık sisteminin öncelenmesinden, basamaklandırılmış sağlık sisteminden, güçlü ve bölge tabanlı birinci basamak sağlık hizmetinden geçtiği kaydedildi.

TTB Merkez Konseyi II. Başkanı Dr. Ali İhsan Ökten tarafından okunan basın açıklaması metni şöyle:

İki Dakikada Bir Randevuyla Sağlık; Yanlış Politikalarla Çözüm Olmaz

2003 yılında uygulamaya konulan “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” artık sağlık hizmetlerini çökme noktasına getirmiş hem sağlık hizmeti alanlar için hem de sağlık hizmeti sunanlar için gelinen durum artık tam bir sağlıksızlık haline dönüşmüştür.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 9 Mayıs 2024 tarihinde “Ulusal Sağlık Değerlendirme ve Koordinasyon Toplantısı”nda yaptığı açıklamasında önerdiği çözümler hem sağlık hizmeti sunanlar açısından hem de sağlık hizmeti alanlar açısından var olan sorunları çözmekten oldukça uzak çözüm önerileridir. Aynı zamanda bu sağlık sistemi de böyle giderse, var olan sorunları da artıracaktır.

Randevu Sistemi Sorunları

Hasta muayene sistemi olan Merkezi Hekim Randevu Sistemi’nden (MHRS) aylar sonraya verilen muayene, tetkik ve ameliyat randevuları artık ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Sağlık Bakanı’nın bu sorunu randevusuna gelmeyen hastalara yüklemesi gerçekçi değildir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2023 yılında poliklinik sayısı 850 milyon, acile başvuru sayısı 150 milyon olarak açıklanmıştır. Poliklinik sayıları açısından bakıldığında bir kişinin bir yılda hekim veya bir sağlık birimine başvuru oranı 10 olarak belirtilmiştir. Bu, OECD ülkeleri arasında en yüksek oranlardan biridir. Acil servise başvuru oranlarına baktığımızda dünyada nüfusundan daha fazla acile başvuran ülke yoktur. Yani hekime veya sağlık birimine başvuru oranında OECD ülkeleri arasında en üst sıralarda, acile başvuru oranında ise dünya birincisiyiz.

Sağlık Bakanlığı Fahrettin Koca, yaptığı açıklamada “Birkaç örnek vermek istiyorum. Geçen yıl, 23 milyon kişi aldığı randevulardan en az birine gelmedi. Nüfusun yaklaşık dörtte biri demek. Gelinmeyen toplam randevu sayısı 81 milyon. Üç-dört kala iptal edilen randevu sayısı ise 21 milyon. Bu gibi sebeplerle randevu kapasitesinin %30’u kullanılamadı” demiştir. Sistemin tıkanmasına neden olan randevusuna gelmeyen hastalar değildir. 850 milyon poliklinik sayısı olan bir ülkede, 81 milyon gelinmeyen randevunun randevu sistemindeki tıkanıklığın baş sorumlusu olmadığı açıktır. Ayrıca randevusuna gelmeyen hastaların bir bölümü de randevusuz şekilde hizmet almaktadır. Burada Sağlık Bakanı daha önce pandemi ve depremde olduğu gibi verilerle oynayarak hakikati çarptırma yoluna gitmektedir.

Sağlık Bakanı randevuya gelmeyen hasta oranını azaltmak için Onaylı Randevu Sistemi’ne geçileceğini belirterek bu konuda şunları söylemiştir: “Ertesi gün randevusu olan her hastamız, akşam saat 20.00’a kadar randevusuna onay verecek veya gelemeyeceğini bildirecek. Bu sisteme Onaylı Randevu Sistemi, MHRS’de başlatılan bu yeni döneme de Onaylı Randevu Dönemi diyoruz. Yeni dönemde ayrıcalıklı iki hasta grubumuz var, 65 yaş üstü hastalarla kanser hastaları. Bu gruptaki hastalar, onay işlemlerinden istisnadır. Onaylı Randevu Sistemi, hastanelerimize, hekimlerimize zamanı verimli kullanma imkanı sağlayacak. Boş kalan her bir randevuda, sistemden randevu alamayıp, talep bırakmış hastalarımıza ulaşacağız. Öncelik, talep bırakan hastalarda olacak. Onaylı Randevu Sistemi sayesinde, öngörümüze göre, birçok branşta hastamızın talebine 24 saat içinde cevap verebiliyor olacağız.”

Randevularda algı yaratma konusunda Sağlık Bakanı’nın yaptığı açıklamada; “Bizim uygulamamız 10 dakikaydı. Biz ortalama her hekim arkadaşımıza özellikle dahili kliniklerde 42 randevulu hasta açıyoruz. Dolayısıyla 10 dakika. Bahsettiğiniz iki dakika uygulaması söz konusu değil. Anlık bilgi işlemde, dijital ortamda güncellemeyle birlikte düşen bir iki dakika aralıklı bir görüntü servis edilerek adeta bir iki dakikada hasta muayene ediliyormuş algısı oluşturuldu. İlgili hastane açıklamayı yaptığı halde bunlar söylenmeye devam edildi. Böyle bir uygulama söz konusu değil. Yani 10 dakika.”

Sağlık Bakanı yaptığı açıklamada randevulu ve randevusuz hasta bakılma oranlarının yaklaşık aynı olduğunu belirtmiştir. Bu durumda Sağlık Bakanı TTB’nin uzun süredir söylediği “5 dakikada sağlık olmaz”, “5 dakikada muayene yapılmaz” söylemimizi doğrulamaktadır. 10 dakikada verilen randevular arasında randevusuz gelenlere bakıldığında 3-5 dakikada bir hasta bakıldığı gerçeği ile karşı karşıya gelmekteyiz. Burada algı yaratan TTB ve tabip odaları değil gerçekleri ifade etmeyen Sağlık Bakanlığı’dır. 2-3 dakikaya bir hasta bakılmasına olan tepkimiz sayesinde ilgili hastane ve Sağlık Bakanlığı açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

TTB olarak uzun süredir belirttiğimiz sadece poliklinik randevularında değil, tetkikler için verilen randevu sürelerinin çok daha uzun olduğunu belirttiğimiz halde Sağlık Bakanlığı bunu hiç gündemine almamıştı. Bakan yaptığı açıklamada bu konuya da değinerek şunları açıklamak zorunda kalmıştır; “Nasıl muayenede onam sistemi devreye giriyor ise benzer şekilde MR, tomografi, ultrason, ameliyat ve benzeri uygulamalar için de bir gün önce onam devreye alınacak. Biz bazen verdiğimiz randevularda MR veya tomografi veya ultrasonda gelmeme oranının daha yüksek olduğunu görüyoruz.”

Sağlık Bakanı’nın randevular konusunda bahsetmediği bir diğer önemli konu ameliyat randevularının da aylar sonraya verildiği gerçeğidir.

Randevusunu iptal eden ve onay veremeyen kişilere uygulanacak yaptırımlar ile ilgili olarak Sağlık Bakanı “Randevusunu aldığı halde gelmeyen kişinin o hastanede, o branşla ilgili 15 gün içinde tekrar randevu alamama yaptırımı var ama o hastamız randevusuz aynı branşa gelebilir, acil hizmetini alabilir veya başka branşa çok rahat gider, hizmetini alabilir” demiştir. Randevusuna gelmeyen kişiye herhangi bir şekilde yaptırım uygulamak insan haklarına ve kişilerin sağlık hakkına aykırı bir durumdur.

“TTB olarak, Sağlık Bakanlığına insanları hasta eden çalışma ve yaşam koşullarının düzenlenmesini, kışkırtılmış sağlık politikalarına yol açan ve sağlık sistemini çökme noktasına getiren Sağlıkta Dönüşüm Projesinden vazgeçilmesini, acilen basamak sistemine geçilmesini, aile hekimleri sayısının artırılmasını, aile hekimleri başına düşen nüfus sayısının azaltılmasını, bölge tabanlı sağlık sistemine geçilmesini öneriyoruz”

Sağlık Bakanı’nın branş poliklinikleri ile ilgili söylediği “Biz acile gelen hastanın özellikle ilgili branşla ilgili bir sorunsa, ‘yarın gelin’ demektense, orada branş poliklinikleri oluşturup o hastaya hizmet etmek istiyoruz. Bunu nöbet kapsamında yapıyoruz ve bu zaten yaptığımız bir uygulama. ’24 saat hekimlere nöbet tutturularak poliklinik yaptırılmak isteniyor’ şeklinde, 2-3 gündür açıklama yapılmış olduğu halde algı sürekli devam ediyor” şeklinde belirttiği durum, kendi de ifade ettiği gibi 7/24 poliklinik hizmetidir ve hekimlerin daha da fazla tükenmelerine yol açacaktır.

Sağlık Bakanı, sorumluluğu yurttaşlara ve sağlık emekçilerine atmak yerine randevu sorunun asıl nedenlerinin Sağlıkta Dönüşüm Programı ve bu yönde uygulanan yanlış politikalar olduğunu kabul etmelidir.

TTB olarak, Sağlık Bakanlığı’na insanları hasta eden çalışma ve yaşam koşullarının düzenlenmesini, kışkırtılmış sağlık politikalarına yol açan ve sağlık sistemini çökme noktasına getiren “Sağlıkta Dönüşüm Projesi”nden vazgeçilmesini, acilen basamak sistemine geçilmesini, aile hekimleri sayısının artırılmasını, aile hekimleri başına düşen nüfus sayısının azaltılmasını, bölge tabanlı sağlık sistemine geçilmesini öneriyoruz. Sağlık Bakanı, koruyucu sağlık hizmetlerini önceleyen, birinci basamağı kuvvetlendirecek girişimler yapmadığı sürece bu sorunun çözülmeyeceğini artık anlamalıdır. Sağlık Bakanı’na her yıl artan hasta ve hastalık sayısının övünülecek bir durum olmadığını, aksine istifa edilecek bir durum olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.

Sağlıkta Şiddet ve Beyaz Kod Verileri

Sağlık Bakanı sağlıkta şiddet ve Beyaz Kod verileri konusunda şöyle konuşmuştur: “Sağlıkta şiddet yasası sonucunda, şiddet olayları önemli ölçüde azalmıştır. Beyaz Kod uygulamasının yanı sıra Gri Kod uygulaması pilot uygulama olarak başlatılmıştır. Çalışmalarımız sonucunda Beyaz Kod sayısı 1 milyonda 31’den 1 milyonda 14’e inmiştir. Gri Kod uygulanan bölgelerde ise bu düşüş ilave olarak %50’den fazladır.”

TTB Şiddet Çalışma Grubu’nun yaptığı ankette her on hekimden dokuzunun fiziksel, sözel veya psikolojik şiddete maruz kaldığı ortaya çıkmıştır. Yine aynı ankette her üç kişiden ikisi şiddet olayı karşısında Beyaz Kod müracaatı yapmamaktadır. Bu sonuçlara baktığımızda hekim veya tüm sağlık çalışanları herhangi bir şiddet olayı karşısında Beyaz Kod uygulamasının sorunu çözmediğine inandığı veya resmi işlerle uğraşmak istemediği için Beyaz Kod’a başvuru yapmamaktadır. Sağlık Bakanı’nın sağlıkta şiddet olaylarının azaldığı açıklamasını bu açıdan da değerlendirmek gerekir.

TTB olarak Beyaz Kod verileri ile ilgili detaylı çalışma yapmak üzere Sağlık Bakanlığı’ndan istemiş olduğumuz resmi yazıya kanunen belirlenmiş süre içerisinde yanıt verilmemesi üzerine, konuyu idare mahkemesine taşımıştık. Ankara 6. İdare Mahkemesi 19 Ekim 2022 tarihli kararında; Beyaz Kod verilerini istemenin TTB’nin görev tanımı kapsamında, verileri paylaşmanın ise Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğu gereği olduğuna hükmetmişti. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın verileri göndermemesi üzerine TTB, 21 Temmuz 2023’te bakanlıktan bir kez daha Beyaz Kod verilerini istemiş, bakanlığın talebi bir kez daha yanıtsız bırakması üzerine 29 Eylül 2023’te idare mahkemesine ikinci defa dava açmıştı. Ankara 17. İdare Mahkemesi de 29 Şubat 2024 tarihli kararında TTB’yi haklı bularak bakanlığın yükümlülüğünü hatırlatmıştı. İkinci mahkeme kararı sonrası Sağlık Bakanlığı tarafından TTB’ye bir yanıt yazısı gönderildi. Yazıda sadece bir cümle ile fiziksel şiddet bildirim sayısı ile bu bildirimlerin kaçının hangi sağlık kuruluşlarından yapıldığı yer alırken; bildirimlerin tarih aralığı, cinsiyet dağılımı, fiziksel-sözel ayrılığı gibi TTB’nin ayrıntılı olarak yanıt istediği soruların hemen hemen tümü yanıtsız bırakıldı. Sağlık Bakanlığı’ndan bir kez daha Beyaz Kod verileri ile ilgili olarak ayrıntılı açıklama beklediğimizi bildiriyoruz.

Sağlıkta yaşanan şiddetin en önemli nedenlerinden biri, uygulanmakta olan “Sağlıkta Dönüşüm Projesi”nin getirdiği kışkırtılmış sağlık politikalarıdır. Bu politikadan vazgeçilmediği sürece, cezaların ağırlaştırıldığı, yasanın uygulandığı yeni ve etkin bir sağlıkta şiddet yasası çıkarılmadıkça ve uygulanmadıkça sağlıkta şiddet artarak devam edecektir.

Aşı ve Aşı Karşıtlığı

Sağlık Bakanı yaptığı açıklamada Hıfzıssıhha Aşı ve Biyoteknolojik Ürün Üretim Merkezi’nin halen inşaat halinde olduğunu, 2028 yılında aşıların %100 yerli üretim olacağını söylemiştir. 2011 yılında Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapatan iktidar salgında aşı üretiminin ne kadar önemli olduğunu anlamaktan uzak davranmıştır. Ancak gerçek olan, bir zamanlar birçok ülkeye ücretsiz aşı gönderen ülkemizin hâlâ aşı konusunda dışarıya bağımlı durumda olduğudur.

Dönem dönem aşı bulunamaması ise önemli bir konudur. Kuduz, tetanos, kızamık gibi aşıların dönem dönem bulunmaması bu konulara ciddi yaklaşılmadığının göstergesidir ve bu çağda kuduzdan, kızamıktan ölen vatandaşlarımızın olması çok acıdır.

Bir diğer önemli konu da aşı karşıtlığı konusudur. Aşı karşıtları iktidar ve Sağlık Bakanı’nın net tutum almaması nedeniyle pandemi döneminde ve sonrasında sorun olmaya devam etmektedir.

Daha önceki yıllarda HPV aşısının ücretsiz uygulanacağını söyleyen Sağlık Bakanının bu söylediği gerçekleşmemiştir. TTB olarak tüm aşıların ücretsiz olarak uygulanmasını birçok defa ilettik.

Tıp Eğitimi ve Asistan Eğitimi

“Şu an ülkemizde 128 tane tıp fakültesi vardır. Bunların yaklaşık 15 tanesi tabela tıp fakültesidir. Hiçbir eğitim verilmemektedir. Yılda yaklaşık 21 bin tıp öğrencisi tıp eğitimine başlamaktadır. Nüfusu bizimle aynı olan Almanya’da ise tıp fakültesi sayısı 43’tür”

Şu an ülkemizde 128 tane tıp fakültesi vardır. Bunların yaklaşık 15 tanesi tabela tıp fakültesidir. Hiçbir eğitim verilmemektedir. Yılda yaklaşık 21 bin tıp öğrencisi tıp eğitimine başlamaktadır. Nüfusu bizimle aynı olan Almanya’da ise tıp fakültesi sayısı 43’tür. Fiziksel ve akademik olarak büyük eksiklikleri olan tıp fakültelerinde yapılan tıp eğitiminin niteliği de düşük olacaktır. Aynı durum asistan eğitiminde de geçerlidir.

Beyaz Reform’dan önce uzmanlık sınavı tercihleri boş kalırken şimdi %100 doluluğa erişildiğini belirten Koca, “Yan dal uzmanlığında da sorunu aştık, iki kat artırdığımız halde %100 oranına ulaştı. 2028 için söylüyorum, şu an bu asistan arkadaşlarımız eğitim görüyor, dört yıl sonra mezun olacaklar. Daha önce yılda dört bin uzman hekim mezun ederken, dört yıl sonra 16 bin uzmanımız mezun olacak. Beşinci, altıncı, yedinci yıl, 16’şar bin uzman hekim kadromuza dahil olacak. Bugüne kadar olan uzman sayımızın iki katı kadar dört yıl sonra uzmanımız yetişmiş olacak. Mevcutta 59 bin olan uzman ana dal ve yan dal uzman sayısı 2028’de 114 bin olacak” açıklamasında bulunmuştur.

Sağlık Bakanlığı yaklaşık dört dönemdir TUS kontenjanlarını en az 2 kat artırarak asistan sayısını arttırma yoluna gitmiş, böylece dört yıl sonra uzman hekim sayısının iki katına çıkmasını garanti altına almış olduklarını belirtmiştir.  Benzer şekilde, yan dal uzmanı hekim sayısının da yapılan bu düzenleme ile önemli ölçüde artırmış olduklarını, dört yıl sonra uzman hekim sayısının daha rahat hizmet verebilecek seviyeye gelmiş olacağını belirtmiştir. Sağlık Bakanı sadece asistan sayısından bahsetmektedir. Asistan eğitiminin niteliğinden hiç bahsetmemektedir. Eğitim veren klinik sayısı veya akademisyen sayısı artırılmadan asistan sayısını ve dört yıl sonra uzman sayısını iki katına çıkartmaya çalışmak hem eğitim gören asistan hekimler açısından hem de nitelikli bir eğitim almadan uzman olmaları açısından gelecekte birçok sıkıntıya da yol açabilecek bir durumdur.

“TUS’ta özellikle genel cerrahi, beyin cerrahi, kardiyovasküler cerrahi çocuk sağlığı hastalıkları gibi eğitimi zor olan alanlarda açılan kontenjanlara başvuru oranı %60’ı geçmemektedir. Yan dallarda ise bu oran %80’lere kadar çıkmaktadır”

TUS’ta özellikle genel cerrahi, beyin cerrahi, kardiyovasküler cerrahi çocuk sağlığı hastalıkları gibi eğitimi zor olan alanlarda açılan kontenjanlara başvuru oranı %60’ı geçmemektedir. Yan dallarda ise bu oran %80’lere kadar çıkmaktadır. Sağlık Bakanı’nın kadrolara başvuru oranının %100’e ulaştığı bilgisi de algı çalışmasından başka bir şey değildir.

Şehir Hastaneleri 

TTB olarak yıllardır şehir hastanelerinin kamu-özel iş birliği (KÖİ) projesi kapsamında sürdürülemeyeceğini, sağlık hizmeti sunumu ve alımı açısından uygun olmadığını, çok pahalı bir sistem olduğunu ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini 25 yıl boyunca ipotek altına alacağını belirtmiş; bu projeden vazgeçilmesi gerektiğini belirtmiştik. Sağlık Bakanlığı yapmayı planladığı 31 şehir hastanesinden projesinden yürütülemeyeceği anlaşıldığından 18 tanesinden vazgeçmiş; kalan hastanelerin KÖİ ortaklığı ile değil, kamunun kendi kaynaklarından yapılacağını belirtmiştir.

TTB olarak yıllardır söylediğimiz Sağlık Bakanlığı bütçesinin önemli bir kısmının şehir hastanelerine ayrıldığı durumunu yalanlayan Sağlık Bakanlığı şimdi şehir hastaneleri için 27,5 milyar avronun üzerinde ödeme yapılmayacağını aktararak, “Şehir hastanelerinin bütçeye yükü sanıldığı gibi kalmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır” demek zorunda kalmıştır. Şu an bile 12 şehir hastanesinin kira ve hizmet giderleri Sağlık Bakanlığı bütçesinin %11,4’ünü götürmektedir. Bu proje devam etseydi 31 şehir hastanesine Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık %50’sini ayrılmak zorunda kalacaktı.

Salgın döneminde ağırlıklı hizmetin şehir hastanelerinde verildiğini vurgulayan Sağlık Bakanı’na şunu hatırlatmak isteriz: Pandemide yüzbinlerce insanımız ölmüştür. Salgınları ancak koruyucu sağlık hizmetlerinin etkin olduğu birinci basamak sisteminiz güçlü ise önleyebilirsiniz.

Sağlık Bakanı yaptığı açıklamada Sadece Ankara’da Bilkent Şehir Hastanesi, var olan COVID-19’lu yatan hastanın %62’sine hizmet verdi” demektedir. Evet; Ankara’da içlerinde Numune, Dışkapı, Yüksek ihtisas gibi yıllardır eğitim ve hizmet veren 13 hastaneyi kapatırsanız vatandaşın şehir hastanelerinden başka gideceği hastane kalmayacaktır.

Kamu Hastaneleri

“Sağlık Bakanlığından beklentimiz, şehir hastanelerinin ve kendi hastanesinin de dahil olduğu özel hastanelerin kamu yararına Sağlık Bakanlığına devredilmesidir”

En önemli unsurlardan birinin de salgın dönemi olduğunu ve bu dönemde ağırlıklı hizmetin başta şehir hastaneleri olmak üzere kamu hastanelerinde verildiğini hatırlatan Koca, şunları aktarmıştır: “Artık vatandaşlarımız, sağlık hizmeti almak için en iyi adres olarak kamu hastanelerimizi görüyor, sağlık sorunlarında kamu hastanelerimize müracaat ediyor. Eskiden ‘kamu hastaneleri’ denince anlaşılan ile bugün kamu hastaneleri denince anlaşılan aynı değildir. Söz konusu başarı, kamu hastanelerine yönelişi her geçen gün artırmaktadır. Bu tercihi, kamu hastanelerinde, pandemi öncesi dönemle şimdi bakılan hasta sayılarını kıyasladığımızda açıkça görüyoruz. Bu ve özel sektörün sağlık hizmetlerindeki payının azalması kamuya talepte artış demektir. Talep ise yeni randevu anlamına gelmektedir. Randevu sorununun bir nedeni de budur. Başarı, beraberinde bir sorun da getirmiştir.”

Sağlık Bakanı nihayet sağlık hizmetlerinin piyasacı ve özelleştirilmesi yoluyla değil kamucu bir bakış açısıyla verilmesi gerektiğini anlamış görünüyor. Biz de TTB olarak sağlık bakanlarına yıllardır bunu anlatıyoruz. TTB olarak bir diğer önerimiz de kamucu anlayışla sağlık hizmeti verilmesi isteyen Sağlık Bakanlığı’ndan beklentimiz, şehir hastanelerinin ve kendi hastanesinin de dahil olduğu özel hastanelerin kamu yararına Sağlık Bakanlığına devredilmesidir.

Aile Hekimliği

“Sağlık Bakanlığı, 2024 yılı bütçesinde başlangıç ödeneğinin %27,6’sının koruyucu sağlık programına, %70,8’inin de tedavi edici sağlık programına ayrıldığı görülmektedir. Oysaki bu oran tersine çevrilmediği sürece koruyucu sağlık hizmetlerinin sağlık bakanlığı bütçesi içindeki oranı artırılmadığı sürece sağlıklı bir toplum olamayacağımız aşikardır”

Aile hekimlerinin ödeneklerinin artırılması ile ilgili soru üzerine Koca, aile hekimlerini önemsediklerini, bu anlamda Hazine ve Maliye Bakanlığı ile görüştüklerini bildirmiştir. Koca, “Biz aile hekimliğinin her geçen gün tercih edilen, vatandaşımızın da tercih ettiği ‘birinci basamak kurumu’ olmasını arzuluyoruz” diyerek, şu an için yeni bir düzenlemenin olmadığını ama teşvikle ilgili çalışmalarının bulunduğunu, koruyucu sağlık hizmetlerine verilen önemin arttığını, kaynakların yaklaşık üçte birini koruyucu hekimlik için kullandıklarını vurgulamıştır. Sağlık Bakanlığı, 2024 yılı bütçesinde başlangıç ödeneğinin %27,6’sının koruyucu sağlık programına, %70,8’inin de tedavi edici sağlık programına ayrıldığı görülmektedir. Oysaki bu oran tersine çevrilmediği sürece koruyucu sağlık hizmetlerinin sağlık bakanlığı bütçesi içindeki oranı artırılmadığı sürece sağlıklı bir toplum olamayacağımız aşikardır.

İyi Hal Belgesi

“TTB’den 2023 yılında iyi hal belgesi alan hekim sayısı 3.015’dir. 2024 yılının ilk dört ayında 681 hekim iyi hal belgesi almak için başvuru yapmıştır. Yurtdışında birçok ülkede hekimlik yapmak için sadece TTB’den alınan İyi Hal Belgesi (Good Standing)  geçerlidir”

Bakan Koca, 2022’de 1.359 kişinin Bakanlıktan “iyi hal belgesi” aldığını belirterek, şunları kaydetmiştir:

İyi hal belgesi alanlarla ilgili o dönemde emniyet kayıtlarıyla yurtdışında veya ülkede olup olmadıklarının bilgisini istedik. 450 kişinin yurtdışına gittiği bilgisi geldi bize. Bunu Meclis’te de söyledim. Her iyi hal belgesi alan, yurtdışına gitmiyor. Her yurtdışına giden de orada hekimlik değil, yeri geldiğinde bunun üçte biri uzman, üçte ikisi pratisyen. Ağırlıklı olarak eğitim amaçlı olduğunu da biliyoruz. Daha somut bir şey söyleyeyim, o dönem için yurtdışına giden 450 kişiydi. Bugün 378 kişiye düştü. Yani iyi hal belgesi alan 1.359 sayısı artmadığı gibi 450’den aşağı düşüş oldu. Yani yurtdışına gidenler de geldi. Emin olun artık hekimlerimiz kamuyu tercih ediyor. Hiç algı yapmaya gerek yok. Yurtdışına giden arkadaşlarımız da geri dönmek istiyor, özel sektörde olan veya muayenehanesi olan arkadaşlarımız da kamuya dönmek istiyor. Bu süreçte bizim açtığımız açıktan atama, dışarıdan gelen hekim demek. Açıktan atamayla 11 bin hekim geldi ve bunun 8 bine yakını sadece uzman. Böyle bir dönüş tarihte yok.”

TTB’den 2023 yılında iyi hal belgesi alan hekim sayısı 3.015’dir. 2024 yılının ilk dört ayında 681 hekim iyi hal belgesi almak için başvuru yapmıştır. Yurtdışında birçok ülkede hekimlik yapmak için sadece TTB’den alınan  “İyi Hal Belgesi” (Good Standing)  geçerlidir. Sağlık Bakanlığı kendilerinden verilen belgenin ne belgesi olduğunu ve yurtdışında geçerli olup olmadığını açıklamalıdır. İyi hal belgesi alanların kaç tanesinin yurtdışında hekimlik yaptığının kesin verilerini bilemiyoruz. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın bahsettiği verilerin emniyet kayıtlarından olduğunu belirtmektedir.  Sağlık Bakanlığı bu bilgileri emniyetten değil yurtdışına giden hekimlerin gittikleri ülkelerin sağlık bakanlıklarından öğrenebilir. Sağlık Bakanı kaç hekimin yurtdışına gittiğini öğrenmesinden ziyade, hekimlerin neden son yıllarda bu kadar fazla yurtdışına gitmek için TTB’den iyi hal belgesi almak istemelerinin nedenlerini soruşturmalı ve bu sorunları ortadan kaldıracak önlemleri almalıdır.”

Uluslararası Öğrenci Sayısında Patlama Yaşanıyor

semp ttb

“Vakıf ve bazı devlet üniversitelerinde sertifikasyon programı ve uluslararası öğrenci sayısında adeta bir patlamanın yaşandığı görülmektedir. Bu ilginç paradoks, sertifikasyon programları ve uluslararası öğrenci sayısındaki artışı yaratan temel motivasyonunun, niteliği göz ardı eden bir çeşit eğitim turizmi olabileceğini düşündürmektedir”

Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu (TTB UDEK) ve İstanbul Tabip Odası’nın (İTO) 18 Mayıs 2024 günü düzenlediği Üniversite Sempozyumunun sonuç bildirgesi yayımlandı. Sempozyumda yapılan tartışmaların ışığında üniversite, tıp eğitimi ve tıp/sağlık hizmeti alanı kapsamında şu vurgular öne çıktı:

Akademik Özgürlükler Geriledi

“Türkiye, akademik özgürlük endeksi ölçütü yönünden dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslandığında en düşük düzeyde yer almaktadır. Akademik özgürlükler yönündeki bu gerileme Türkiye açısından 2012 yılından sonra daha da belirginleşmiştir”

Bilim insanının herhangi bir baskı altında kalmamasını güvence altına alan; üniversite bağlamında akademik (bilimsel), yönetsel ve mali boyutları olan akademik özgürlük, tüm dünyada otoriterleşen siyasal iktidarlar ve kar amacıyla bilgiyi metalaştıran sermaye grupları tarafından tehdit altındadır. Türkiye, 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL nedeniyle bu tehdidi ihraç edilen akademisyenler özelinde çok daha derinden yaşamaktadır. Türkiye, akademik özgürlük endeksi ölçütü yönünden dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslandığında en düşük düzeyde yer almaktadır. Akademik özgürlükler yönündeki bu gerileme Türkiye açısından 2012 yılından sonra daha da belirginleşmiştir.

Dünya deneyimleri nitelikli bilimsel araştırma yapmanın ve bilim alanında gelişme kaydetmenin temel koşulunun akademik özgürlükleri yetkinleştirmekten geçtiğine işaret etmektedir. Bu gerçekliği bir kez daha kanıtlayacak tarzda Türkiye’de bilimsel nitelikli araştırmalarda belirgin bir gerileme yaşanmaktadır. Ulusal araştırmalarda yaşanan bu gerileyiş, 2006 yılından sonra dikkati çekecek tarzda bir boyut kazanmıştır.

“Bilimin üstünlüğünü önceleyen; tüm üniversite bileşenlerinin katılımını sağlayan, saydam, erişilebilir ve paylaşımcı bir üniversite yapılanmasına ancak bir bütün olarak toplumsal barış ikliminin sağlanmasıyla ulaşılabilmesi mümkündür”

Dünya genelinde yapılan araştırmalar, akademik özgürlüklerde yaşanan küresel kötüleşmenin temel nedeninin popülist siyasetler nedeniyle toplumlar özelinde yaşanan sosyal ve politik kutuplaşmalar olduğunu göstermiştir. Bu gerçeklik nedeniyle bilimin üstünlüğünü önceleyen; tüm üniversite bileşenlerinin katılımını sağlayan, saydam, erişilebilir ve paylaşımcı bir üniversite yapılanmasına ancak bir bütün olarak toplumsal barış ikliminin sağlanmasıyla ulaşılabilmesi mümkündür.

Kurulacak yakın ilişkilerle, farklı bilim dalları arasında ortak aklın kullanılabildiği, kanıta dayalı verilerle hareket edilen, değerlendirme ölçeklerinin niceliksel veriler kadar niteliksel verilerle de desteklendiği ortamların yaratılması geleceğin üniversitelerini var etmek açısından gereklidir.

Tarih boyunca üniversiteyle kendisini ifade eden özerklik ve akademiyle temsil edilen özgürlük kavramlarının bir bütünün ayrılmaz bileşenleri olarak gerek akademik kampüslerde gerekse son dönemde Türkiye özelinde yaşandığı gibi toplum içerisinde yeni şekillenen dayanışma akademileri modelleriyle yeniden bütünleşmesi gelecek için kaçınılmaz gerekliliktir.

Üniversite Sayısında Ölçüsüz bir Artış Var

“Türkiye’de üniversite sayısında ölçüsüz bir artış yaşanmaktadır. Tıp fakültesi sayısı bakımında ulaşılan ölçüsüzlük, ülkemizi nüfus başına düşen tıp fakültesi sayısının en yüksek olduğu ülke konumuna getirirken, tıp fakülteleri arasında eğitimin niteliği, eğitici insan gücü ve altyapı açısından eşitsizliklere neden olmuştur”

Türkiye’de üniversite sayısında ölçüsüz bir artış yaşanmaktadır. Tıp fakültesi sayısı bakımında ulaşılan ölçüsüzlük, ülkemizi nüfus başına düşen tıp fakültesi sayısının en yüksek olduğu ülke konumuna getirirken, tıp fakülteleri arasında eğitimin niteliği, eğitici insan gücü ve altyapı açısından eşitsizliklere neden olmuştur. Yükseköğretim alanında öğrenci başına düşen öğretim elemanı sayısı -nitelik göz ardı edilse dahi- yetersizdir. Bu oran tıp eğitiminde göreli olarak dahi iyi olsa da fakülteler arasında eşitsiz dağılım göstermektedir. Tıp eğitiminin temel bilim alanında istihdam edilen öğretim elemanı sayısı yıllar içerisinde artan öğrenci sayısıyla kıyaslandığında çok yetersizdir. Söz konusu yetersizlik, mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimini bütünüyle olumsuz etkileyecek tarzda idari/hizmet çalışanı düzeyinde daha derinden yaşanmaktadır. Hekim dışı sağlık çalışanı düzeyinde yaşanan bu yetersizlik, tıp fakültelerinin doğası gereği var olması gereken hizmet/eğitim dengesinin hemen tümüyle hizmet tarafına dönüşmüş olması ile de buluşunca nitelikli tıp eğitimini sürdürmek mümkün olmamaktadır.

Reklam Harcamalarına Ağırlık Veriliyor

Ulusal veriler üniversitelerin kütüphane zenginliği ve nitelikli akademik üretim yönünden kabul edilemeyecek bir kutuplaşma içerisinde olduğunu göstermektedir. Bazı üniversitelerin/tıp fakültelerinin nitelikli eğitim ortamına ulaşmak için gereken insan gücü ve kütüphane gibi altyapı gereksinimlerini yükseltmek yerine, adeta bir ticarethane gibi reklam harcamalarına ağırlık verdiği, öğrencileri sürdürdükleri eğitimlerin niteliği yerine reklamlarla kazanma yoluna gittiği görülmektedir.

Tıp dışı üniversite programları ile kıyaslandığında tıp fakültelerinin eğitim programlarının daha çok akredite olduğu görülmektedir. Mezuniyet öncesi tıp eğitimi alanında akredite olan tıp programları ağırlıkla üniversite giriş puanları oldukça yüksek olan tıp fakültelerine aittir. Bu durum akredite olmayan tıp fakültelerinde eğitimlerine devam eden hekim adaylarının aldıkları eğitim hakkında ciddi kaygı doğurmaktadır.

Uluslararası Öğrenci Sayısında Patlama

Ülke genelinde doktora öğrenci sayısında, Ar-Ge proje sayısı ile proje bütçelerinde ve uluslararası yayın iş birliğinde yıllar içerisinde beklenen iyileşmenin aksine bazı vakıf üniversiteleri başta olmak üzere genel olarak kötüleşmenin yaşandığı görülmektedir. Bu sorunlara karşılık hem vakıf hem de bazı devlet üniversitelerinde sertifikasyon programı ve uluslararası öğrenci sayısında adeta bir patlamanın yaşandığı görülmektedir. Bu ilginç paradoks, sertifikasyon programları ve uluslararası öğrenci sayısındaki artışı yaratan temel motivasyonunun, niteliği göz ardı eden bir çeşit eğitim turizmi olabileceğini düşündürmektedir.

Tıp Eğitimi Modellerinin Güncellenmesi Gecikiyor

Disiplin temelli tıp eğitimi, sistem-organ temelli tıp eğitimi, probleme dayalı öğrenme ve tıp-bilim doktoru bütünleşik program, Türkiye’de sürdürülen tıp eğitiminin zaman içerisinde değişen farklı modelleridir. Bu programların her birisi kendi dönemlerine ait yetkin modeller olmakla birlikte, Türkiye’deki tıp eğitimi modellerinin güncellenmesinin dünya ile kıyaslandığında gecikmeli olduğu görülmektedir. Günümüz koşullarında toplumun sağlık gereksinimlerine yanıt verecek, koruyucu hekimliği öne çıkaracak, gelişen eğitim teknolojilerini uygun kullanacak, hasta-ekip çalışanlarıyla birlikte çalışmayı yetkinleştirecek, etik ve profesyonel değerleri koşulsuz savunacak bütünleşik bir tıp eğitimi modeline ihtiyaç vardır.

Uzmanlık Eğitiminde Yaşanan Kaos

“Mezuniyet sonrası tıp eğitiminin resmi otoritesi olan Tıpta Uzmanlık Kurulunun gerek bileşimi gerekse karar alma mekanizması Türkiye’de sürdürülen uzmanlık eğitiminin ana gövdesi olan uzmanlık derneklerini kapsamına almamaktadır”

Mezuniyet sonrası tıp eğitiminin resmi otoritesi olan Tıpta Uzmanlık Kurulunun gerek bileşimi gerekse karar alma mekanizması Türkiye’de sürdürülen uzmanlık eğitiminin ana gövdesi olan uzmanlık derneklerini kapsamına almamaktadır. Sağlık Bakanlığı Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından yakın zaman önce ilan edilen “Çekirdek Müfredatlar” konusunda olduğu gibi gerçek yaşamdan kopuk tek yönlü verilen kararlar, uzmanlık eğitiminde yaşanan kaosu artırmaktadır. Oysa uzmanlık dernekleri sağlık hizmet alanında artan hizmet yükü nedeniyle durma noktasına gelmiş uzmanlık eğitimini gerek kongreler gerek burs ve araştırma ödülleri gerekse de yıl boyu sürdürdükleri eğitim faaliyetleriyle ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle mezuniyet sonrası tıp eğitimi alanında uzmanlık derneklerini karar sürecine eşit bir ortamda dahil etmeyen her yapılanma ve alınan her karar eğitim ortamında var olan tahribatı artırmaktadır.

Hekimlikte Tükenmişlik Tablosu

Bir toplumun var olan sorunlarını anlamlandırabilmesi ve günün koşullarına uygun davranış ve tutum geliştirebilmesinin yolu o toplumun bilimsel bilgiye verdiği önemle ilişkilidir. Analitik düşünce olanaklarından yoksun olan toplumlar nedensellik ilişkisini sağlıklı biçimde kuramadığı için pek çok farklı etmenin de sürece dahil olması sonucunda kutuplaşırlar. Farklı toplumsal yapı ve kimliklerin birbirlerinden uzaklaşarak kutuplaşması, toplumsal yapıyı geliştirmeyi değil, birbirini tüketmeyi hedefleyen çatışmacı bir zemini var eder.

Bir toplumda ümidin, adaletin ve gelecek beklentisinin azalması; liyakatin önemini kaybedip gelir dağılımı dengesinin bozulması her alanda olduğu gibi tıp ve sağlık alanını da etkileyerek tükenmişlik tablosuna yol açmaktadır. Yorgunluk, hayal kırıklığı, iş bırakmayla kendisini gösteren tükenmişlik; akademisyenleri, hekimleri ve bir bütün olarak sağlık çalışanlarını etkilemekte, bu etkilenmişliğin bir sonucu olarak sunulan sağlık hizmetinin niteliğini kötüleştirmektedir.

Araştırmalar, hekimlik gibi emosyonel emeğin yoğun olduğu bir alanda uygun olmayan koşullar varlığında tükenmenin de daha yoğun olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de dönüşen sağlık sisteminin hekim/sağlık çalışanları ile hastaları iki hasım grupmuş gibi karşı karşıya getirmesi, yıllar içerisinde artan hizmet yükü ve sağlık sisteminin maliyet eksenli yapılanması meslek etiği değerler sisteminin çökmesine, kişi ya da siyasi gruplara dayanan liyakat sorununun derinleşmesine yol açmıştır. Böylesi sağlıksız bir ortam, tüm sağlık çalışanlarının gelecekten umutlarını kesmelerine, yalnızlaşmalarına, akademik ve mesleki gelişimlerinin sekteye uğramasına yol açmaktadır.

Özlük Haklarındaki Olumsuz Seyir

“Devlet üniversitelerinin aksine vakıf üniversitelerinin ücretlendirmesinin, mevcut yasal hükümleri dahi ihlal edecek biçimde çok parçalı karmaşık hali ise bu alanda çalışan hekim ve/veya akademisyenlerin özlük haklarında ciddi yıpranmaya neden olmaktadır”

Tıp alanında çalışan hekim ve/veya akademisyenlerin tükenmelerini sağlayan başka bir neden de özlük haklarındaki olumsuz seyirdir. Sıklıkla ifade edilenin aksine özlük hakları sadece ücrete indirgenebilecek bir konu değildir. Aksine özlük hakları, çalışanın işverenle olan ilişkisinde sahip olduğu yasal haklar ve çalışma koşullarının tümünü içerir. Sözü edilen bu haklar arasında çalışanların işe alınması, işten çıkarılması, ücretlendirilmesi, iş saatleri, izin ve diğer çalışma koşulları bulunur.

Günümüz Türkiye’sinde akademik kadro ihtiyacının belirlenmesinde, kadroya atanma koşullarının tanımlanmasında, kadın akademisyenlerin istihdam ve yükselmelerinde, araştırma desteklerinin sağlanmasında, iş güvencelerinin korunmasında, emeklilik döneminin koşullarında ve ücretlendirme konusunda vasıflı emek gücünün aleyhine bir değişim yaşanmaktadır. Devlet üniversitelerinin aksine vakıf üniversitelerinin ücretlendirmesinin, mevcut yasal hükümleri dahi ihlal edecek biçimde çok parçalı karmaşık hali ise bu alanda çalışan hekim ve/veya akademisyenlerin özlük haklarında ciddi yıpranmaya neden olmaktadır.

Sağlık Ortamının Yeni Yüzyılı

Türkiye tıp ve sağlık ortamı böylesi sorunlarla uğraşırken dünya başka bir çağa adımını atmaktadır. Sağlık ortamı; hasta merkezli bakım, kanıta dayalı kişiselleştirilmiş tıp ve disiplinler arası iş birliği ile teknolojinin ağırlığını artıracağı bir yüzyıla girmektedir. Gelişen teknoloji, navigasyonun tıp alanında kullanımı, derin öğrenme becerisi kazanan yapay zeka ve omic yaklaşımlar insanlığı bambaşka bir dünyanın eşiğine getirmiştir.

Ülkemizin eleştirel düşünme, iş birliği, zihinsel esneklik, inisiyatif alma, iletişim ve bilgiyi işleme becerisini kazandırmaktan uzak mevcut tıp eğitimi programlarıyla çağı yakalaması mümkün değildir. Bu nedenle tıp eğitimi programları, sağlık alanını sosyal belirleyicilerle birlikte bütüncül analiz edebilen, liderlik yönü olan, yetkin iletişim becerilerine sahip, etik ilkelere bağlı, bilimsel düşünme becerisi kazanmış, hasta-hasta yakınlarıyla eşitlikçi ilişki kurabilen, diğer meslek gruplarıyla uyumlu çalışabilen hekimlerin gelişebileceği özgür ve özerk bir üniversite ortamı bünyesinde yeni baştan kurgulanmalıdır.

Poliklinik Oranlarında Avrupa’da; Acil Oranlarında ise Dünyada İlk Sıralardayız

“Geçen yıl 850 milyon randevulu ve randevusuz poliklinik muayenesi, 150 milyon acil başvuru muayenesi oldu. Poliklinik oranlarında Avrupa’da, acil oranlarında ise dünyada ilk sıralardayız. Bu şekilde aylar sonraya verilen poliklinik, tetkik ve ameliyat günleri yakında yıllara yayılmaya başlayacaktır”

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) “Şiddetsiz, Güvenli, Güvenceli Hekimlik İçin TTB Bizim!” sloganıyla düzenlediği 76. Seçimli Büyük Kongresi 28 – 29 Haziran 2024 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binasında yapıldı.

“Şiddetsiz, Güvenli, Güvenceli Hekimlik İçin TTB Bizim!” konulu TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı tarafından yapılan basın açıklamasında şunlar kaydedildi:

“TTB, bu topraklarda 71 yıldır hekimlerin örgütlü sesidir. Kolektif iradeyle sağlık alanında mücadele yürüten, anayasal korunma altında kamu kurumu niteliğinde bir örgüttür. TTB bir meslek örgütü olarak, üye olsun veya olmasın ülkemizdeki tüm hekimlerin başta ekonomik ve özlük olmak üzere tüm haklarını korumak için yıllardır mücadele etmektedir. TTB bir hekim örgütü olduğu kadar, aynı zamanda insanın, canlının ve yaşamın sorunu olan her alanda söz söyleyen bir demokratik kitle örgütüdür.

TTB, hekimlik meslek ve uygulamaları alanındaki evrensel değerlerin işlevselliğinin ülkemizde de sağlanabilmesinin temel güvencesi olmuştur. Bunların yanı sıra, meslektaşlarının bilgi, teknoloji ve toplumsal alanda yaşanan değişimler karşısında hekimlik değerlerine, hasta ve toplum yararına uygun tutum alabilmelerini, toplum ve birey sağlığı için doğru olanı yapabilmelerini sağlayabilmek için yoğun çaba göstermektedir. Söz konusu faaliyetler, kurulduğu günden bu yana TTB’nin seçili organlarında, kol ve komisyonlarında görev alan bütün hekimlerin gönüllülük esasıyla ve büyük bir özveriyle çalışmaları sonucunda sağlanmaktadır.

ttb logo1

TTB, 71 yıllık tarihinin çok büyük bir bölümünde hekimleri, birlikte çalıştıkları sağlık meslek gruplarını ve içinde yaşadığı toplumun üyelerini bir bütün olarak görmüş; kendi sağlık, refah ve mutluluğunun ancak tümünün sağlık, mutluluk ve refahıyla birlikte sağlanabileceği bilimsel ve tarihsel gerçeğinin savunucusu olmuştur.

10 Hekimden 9’u Şiddet Görüyor

TTB’nin, tabip odalarımızın ve hekimlerimizin tüm bu özverili çalışmalarına rağmen 2002 yılında Sağlıkta Dönüşüm Projesi ile birlikte sadece hekimler/sağlık emekçileri değil; hasta olsun veya olmasın tüm vatandaşlarımız da bu sistemin sağlıksız ortamında kendi payına düşeni almıştır.

“2023 yılının aralık ayında yayımladığımız anket çalışmasında 10 hekimden 9’u, daha önceden hasta veya yakını tarafından fiziksel veya sözel şiddet gördüğünü belirtmiştir. Başka bir anket çalışmamızda ise hekimlerin %90’ından fazlası tükenmişlik sendromu içerisindedir”

Hekimler açısından baktığımızda; bu süreçte hepimizi derinden üzen şiddet olayları sonucunda meslektaşlarımız öldürülmüş, yaralanmış, fiziksel, sözel ve psikolojik şiddete uğramışlardır. 2023 yılının aralık ayında yayımladığımız anket çalışmasında 10 hekimden 9’u, daha önceden hasta veya yakını tarafından fiziksel veya sözel şiddet gördüğünü belirtmiştir. Başka bir anket çalışmamızda ise hekimlerin %90’ından fazlası tükenmişlik sendromu içerisindedir. Bunun yanında her geçen gün çalışma koşullarımız zorlaşmakta, sorunlarımız artmakta; buna karşın iktidar ve Sağlık Bakanlığı herhangi bir çözüm üretmemektedir.

TUS’ta açılan kadrolara bazı bölümlerde %60’ın üzerinde başvuru olmamakta, yan dallarda kadroların  %80’lere kadar boş kalmaktadır”

Bir Yılda 150 Milyon Acil Başvuru Muayenesi

Geçen yıl 850 milyon randevulu ve randevusuz poliklinik muayenesi, 150 milyon acil başvuru muayenesi olmuştur. Poliklinik oranlarında Avrupa, acil oranlarında dünyada ilk sıralardayız. Bu şekilde aylar sonraya verilen poliklinik, tetkik ve ameliyat günleri yakında yıllara yayılmaya başlayacaktır. Bu rakamlar bile zaten nasıl kötü koşullarda çalıştığımızın göstergesidir. Bunlara ayrıca tüm bu yoğunluğun getirdiği şikayet, şiddet, tükenmişlik, mesleğimize yabancılaşma gibi sorunlarımızı eklediğimizde sistemin sağlık çalışanları ve vatandaşlar açısından aslında sağlıksız bir sistem olduğu açıktır.

Sağlık Sistemi Çökme Noktasında

Sorun sadece hekimlerin/sağlık emekçilerinin çalışma koşullarının olumsuz sorunları değildir. Vatandaşın sağlık hakkı açısından da çok ciddi sorunlar vardır. Koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanmakta zorlandığı, yeterli bütçenin planlanmadığı birinci basamakla birlikte çözüm için insanların ikinci ve üçüncü basamağa yığıldığı bir ortamdayız. Bu ortamla sağlıklı bir toplum ve gelecek yaratılamayacağı ortadadır. Burada sorun; yeni mezun hekim ve uzman sayısını iki kat artırarak sorunlar çözülmeye çalışılmakta, randevuya gelmeyen hastalar sorunun kaynağı olarak gösterilmekte fakat sorunun uygulanmakta olan sistem olduğundan hiç bahsedilmemektedir.

Sağlık sistemi çökme noktasındadır. Aylar sonraya verilen muayene, tetkik ve ameliyat günleri, pahalılıktan veya bulunamadığı için alınamayan ilaçlar, tıbbi ve medikal firmaların vermediği malzemeler nedeniyle yaşanan sıkıntılar, malpraktis davaları, acillerde günlerce yoğun bakım bekleyen hastalar, yer yokluğundan iyileşmeden taburcu edilmek zorunda kalınan hastalar, kamuda açılan kadroların en fazla yarısına başvurulması, TUS’ta açılan kadrolara bazı bölümlerde %60’ın üzerinde başvuru olmaması, yan dallarda kadroların  %80’lere kadar boş kalması gibi birçok sorun her geçen gün artarak devam etmektedir.  Bunlara daha birçok sorun ekleyebiliriz. Tüm bu sorunların temelinde ise güvensiz, güvencesiz ve şiddetli bir ortamda çalışılmak zorunda bırakılmamız yatmaktadır.

Basamak Sistemine Geçilmeli

“Çözüm basittir: 2002 yılından itibaren uygulamaya konulan Sağlıkta Dönüşüm Projesinden vazgeçmek, basamak sistemine geçmek, koruyucu sağlık hizmetlerini ve birinci basamağı güçlendirmek, yeni ve etkili bir şiddet yasası ve malpraktis yasası çıkarmak, hekimlerin ekonomik ve özlük haklarını iyileştirmek, çalışma koşullarımızı düzeltmektir”

TTB olarak hekimler adına yaşadığımız tüm sorunlardan, uygulanmakta olan bu sağlık sisteminin öncelikli sorumlu olduğunu yeniden ifade ediyoruz. Çözüm basittir: 2002 yılından itibaren uygulamaya konulan Sağlıkta Dönüşüm Projesinden vazgeçmek, basamak sistemine geçmek, koruyucu sağlık hizmetlerini ve birinci basamağı güçlendirmek, yeni ve etkili bir şiddet yasası ve malpraktis yasası çıkarmak, hekimlerin ekonomik ve özlük haklarını iyileştirmek, çalışma koşullarımızı düzeltmek ve ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal kriz halinden bir an önce çıkmak için demokrasi, hak, hukuk ve adaleti geri tesis edip beyin göçünü engelleyerek tersine beyin göçü yaratmaktır.

Şiddetsiz, Güvenli, Güvenceli Hekimlik

Tüm bu yaşadığımız sorunlara karşı 2021 yılında başlattığımız “Emek Bizim Söz Bizim” eylemi ile birlikte başlattığımız mücadele hattını yeniden kurmamız; Sağlık Bakanlığı tarafından güvenli, güvenceli ve şiddetsiz bir ortamda çalışma koşullarımızın sağlaması için zorlamamız gerekmektedir.

İktidar, yukarıda bahsettiğimiz tabloyu her dönemde olduğu gibi bu dönemde de gerçekleri ifade eden TTB’ye saldırmayı, onu tehdit etmeyi ve kapatmayı, görevden alma ve kayyım atamalarını başaramamıştır. Bundan sonra da başaramayacaktır. Şiddetsiz, güvenli, güvenceli hekimlik için mücadelemiz devam edecektir. TTB tüm hekimler için bir okul ve güvencedir. İstifa ettiği iddia edilen Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca da bir haksızlığa uğramışsa, mağduriyet yaşayan her hekimin yanında olduğumuz gibi, TTB olarak onun da yanında olacağız. Bakanlık geçicidir, hekimlik ve TTB kalıcıdır. Yeni dönemde görev alacak Merkez Konseyi üyelerimize şimdiden başarılar diler, her zaman olduğu gibi yine onların yanında, onlarla birlikte omuz omuza mücadele edeceğimizi bildiririz.

TTB Merkez Konseyi Görev Dağılımını Yaptı

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) 28-30 Haziran 2024 tarihlerinde yapılan 76. Büyük Kongresi’nde seçilen Merkez Konseyi, 6 Temmuz 2024 tarihinde ilk toplantısını düzenledi ve görev dağılımını yaptı. 2024-2026 dönemi Merkez Konseyi görev dağılımı şöyle oldu:

Başkan – Dr. Alpay Azap

II. Başkan – Dr. Mualla Pınar Saip

Genel Sekreter – Dr. Hilmi Önder Okay

Muhasip Üye – Dr. Ali Karakoç

Veznedar Üye – Dr. Nilüfer Ustael

Üye – Dr. Ali Osman Karababa

Üye – Dr. Mehmet Şerif Demir

Üye – Dr. Murat Erkan

Üye – Dr. Güzide Elitez

Üye – Dr. Ali Kanatlı Üye – Dr. Ayşegül Ateş Tarla

Yaşam Bilimleri Sektöründe Yavaş Bir Büyüme Bekleniyor

life sciences

KPMG’nin ilaç ve sağlık şirketlerinin de dahil olduğu yaşam bilimleri sektöründeki CEO’ların ekonomi, teknoloji ve ESG (çevresel, sosyal, yönetişim temelli yatırımlar) alanlarındaki beklentilerini ortaya koyduğu “Yaşam Bilimleri CEO Görünümü” raporunda yer alan ankete göre CEO’ların yüzde 56’sı yıllık yüzde 2,5’ten daha düşük bir büyüme bekliyor

Artan fiyat baskısı, patent sürelerinin dolması ve yükselen AR-GE maliyetleriyle karşı karşıya kalan yaşam bilimleri CEO’ları, önümüzdeki üç yıl içinde daha yavaş bir büyüme bekliyor. KPMG’nin “2023 CEO Görünümü” araştırmasına dayanan “Yaşam Bilimleri CEO Görünümü” raporu, sektördeki CEO’ların daha güçlü bir dijital temelle desteklenen üretken yapay zeka gibi yeni teknolojileri kullanarak büyümelerini hızlandırma fırsatlarını araştırdıklarını ortaya koyuyor. Aynı zamanda, sektörde birleşme ve satın almalara yönelik iştah güçlü kalmaya devam ediyor ve birçok CEO, piyasalar istikrara kavuştuğunda stratejik anlaşmalar yapacaklarını söylüyor.

Fiyat baskısı arttıkça ve yeni ilaçlar sunmanın maliyeti yükseldikçe yaşam bilimleri CEO’ları da giderek artan karmaşık zorluklar listesiyle karşı karşıya kalıyor. Ancak ufukta yapay zeka, hassas tıp, dijitalleşme gibi önemli fırsatlar da bulunuyor. Raporda yaşam bilimleri kuruluşlarının bu fırsatlardan yararlanmaya hazır olup olmadığı sorusuna yanıt aranıyor.

118 CEO Katılımlı Anket Sonuçları

Yanıt için dünya genelinde ilaç ve sağlık şirketlerinin de dahil olduğu yaşam bilimleri sektöründe görev yapan 118 CEO’nun katılımı ile bir anket yapılarak karşılaştıkları riskler ve zorluklar, önümüzdeki üç yıla ilişkin beklentileri ve işletmelerini ileriye taşıyan fırsatlar soruldu. Ankete katılanların yüzde 54’ü ilaç şirketlerini temsil ederken yüzde 67’si 1 milyar dolar veya daha fazla gelire sahip şirketlerde görev yapanlar oldu. Anketten ortaya çıkan önemli sonuçlardan bazıları şunlar oldu:

Yaşam bilimleri CEO’ları tedarik zinciri kesintileri ve ticaret düzenlemeleri konusunda endişeli. Tedarik zincirinin bozulması, en önemli risk olarak gösteriliyor. Ticaret düzenlemelerinin önümüzdeki üç yıl içinde kuruluşlar üzerinde büyük etki göstermesi bekleniyor

Yaşam bilimleri CEO’larının çoğunluğu önümüzdeki üç yıl içinde zayıf bir büyüme bekliyor. Katılımcıların yüzde 56’sı yıllık yüzde 2,5’ten daha düşük bir büyüme beklediklerini söylüyor. Fiyat baskısı ve patent sürelerinin dolması beklentileri etkilemekle birlikte, gelecek vaat eden yeni gen tedavilerinin ve diğer hassas ilaçların yüksek maliyetinin bu tedavi ve ilaçların belirli pazarlarda kullanımını sınırlayabileceğinin farkına varılmasının da tahminlerde etkili olduğunu düşünülüyor.

Yaşam bilimleri CEO’ları tedarik zinciri kesintileri ve ticaret düzenlemeleri konusunda endişeli. Tedarik zincirinin bozulması, yaşam bilimleri CEO’ları tarafından en önemli risk olarak gösteriliyor. Katılımcıların dörtte üçünden fazlası, ticaret düzenlemelerinin önümüzdeki üç yıl içinde kuruluşları üzerinde büyük etkileri olmasını bekliyor. Yaşam bilimleri CEO’ları, ayrıca jeopolitik gerilim arttıkça tedarik zinciri riskleri konusunda giderek daha fazla endişe duyuyor.

Karlılığı ve çevikliği artırmak için yapay zekaya ve gelişmekte olan teknolojilere bakıyorlar. Yaşam bilimleri CEO’larının yüzde 62’si, üretken yapay zekanın kuruluşları için en önemli yatırım önceliği olduğunu söylüyor. Yine de yüzde 53’ü yeni teknolojinin etik yönleri konusunda endişeli olduklarını ifade ediyor.

Gelecekteki büyüme, sektör genelinde dijitalleşme ve bağlanabilirlik ile sağlanacak. Yaşam bilimleri CEO’ları, iş gücü yeteneklerini geliştirmek yerine yeni teknolojilere daha fazla sermaye yatırımı yapacaklarını söylüyor. Birleşme ve satın almalar önemli bir faktör olmaya devam edecek, ancak CEO’lar piyasa koşullarının istikrara kavuştuğunu ve finansman maliyetinin düştüğünü görmek istiyor.

Halkın güveni önemli bir öncelik olmaya devam ediyor ve CEO’lar kendi yeteneklerini geliştirmeye çalışıyor. Yaşam bilimleri kuruluşları sağlık, sosyal ve toplumsal programlara yatırım yapma konusunda uzun bir geçmişe sahip. Ancak katılımcıların sadece yüzde 70’i bu alanlarda doğru raporlama kabiliyetlerine sahip olduklarından emin. Ayrıca sadece yüzde 67’si ESG’nin (çevresel, sosyal, yönetişim) bir değer yaratma aracı olarak işletmeye tam olarak entegre edildiğini söylüyor.

Yaşam bilimleri CEO’larının yüzde 62’si, üretken yapay zekanın kuruluşları için en önemli yatırım önceliği olduğunu söylüyor. Yüzde 53’ü yeni teknolojinin etik yönleri konusunda endişeli olduklarını ifade ediyor

Uzun Vadeli Büyüme Mümkün

basak diclehan

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan KPMG Türkiye Sağlık ve İlaç Sektörü Lideri Başak Diclehan, “Yaşam bilimleri sektörü, çok çeşitli yeniliklerin uzun vadeli büyümeyi mümkün kılacağı ilginç bir dönemden geçiyor. Ancak aynı zamanda ABD’de sıkılaşan düzenleyici ortam, daha zorlu risk sermayesi piyasası ve jeopolitik gerilimler, ters rüzgarların esmesine de neden oluyor. Bu engeller, yeni inovasyonların başarıya ve optimum değere ulaşmasını zorlaştıracaktır. Bu koşullar, hem yeni inovasyonların ticari hale gelmesine hem de mevcut ticari ürünlerin korunmasına yardımcı olan desteklerin zorluklarla karşılaştığı bir ekosistem tablosu çiziyor. Sektörde inovasyon olsa da büyüme makro düzeydeki sorunlar nedeniyle engelleniyor” diye konuştu.

KPMG Hakkında 

KPMG, geçmişi 1867 yılına dayanan, üye firmalar ağı sistemiyle 143 ülkede 265 binin üzerinde çalışanıyla faaliyet gösteriyor. Finansal hizmetler, tüketici ürünleri, otomotiv; endüstriyel sektörlerden gıda, perakende, enerji, telekomünikasyon, kimya gibi pek çok sektöre danışmanlık hizmeti sağlıyor. KPMG Türkiye ise İstanbul merkez ofisinin yanı sıra Ankara, İzmir ve Bursa ofisleriyle, 1982 yılından beri yaklaşık 1.700 çalışanıyla her sektörden 4 binin üzerinde firmaya sektörler özelinde hizmet veriyor. 2020 yılında küresel ağın Lighthouse lisansını alarak yeni teknolojilerde dünyadaki mükemmeliyet merkezleri arasına giren KPMG Türkiye, müşterilerine değer yaratan çözümler sunuyor. Detaylı bilgi için www.kpmg.com.tr adresine başvurabilirsiniz.

İlaç Endüstrisinde Yapay Zeka Uygulamaları

1

TİTCK Başkanı Dr. Asım Hocaoğlu: “İlaç dünyada rekabetin en yüksek olduğu alanlardan biri. Yeni bir ürün geliştirmede maliyeti mutlaka düşük tutmanız ve hızlı olmanız lazım. Bu ikisini de yapabileceğiniz tek yer ya da bu alanda kullanabileceğiniz en güçlü enstrüman yapay zeka”

37. TÜSAP İlaç ve Eczacılık Toplantısı 31 Mayıs 2024 Cuma günü,İlaç Endüstrisinde Yeni Nesil Teknolojiler” başlığı ile İstanbul Atlas Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yapıldı. Ana konuşmacı olarak Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) Başkanı Dr. Asım Hocaoğlu’nun yer aldığı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Haluk Özsarı’nın açılış konuşmasını yaptığı toplantının çalıştay moderatörlüğünü Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformu Başkanı Ersin Erfa üstlendi.

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun faaliyetlerinin yanı sıra ilaç ekosistemi, ilaç geliştirme süreçleri, bilgisayar destekli ilaç tasarımı, yapay zeka odaklı ilaç çalışmaları gibi konular toplantının gündemini oluşturdu. 55 davetlinin katılımı ile gerçekleşen vizyon toplantısı Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS), Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği (TİSD) ile Abbott ve Roche’un katkıları ile düzenlendi.

dsc05607

Toplantının Atlas Üniversitesinde gerçekleşiyor olmasından dolayı memnuniyetini dile getiren Atlas Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Engin Gülal, yapay zeka destekli öğrenci merkezli eğitim modeli ile 350 akademisyen ve 6500 öğrenci ile faaliyetlerini sürdürdüklerini söyledi. Yenilikçi ve uluslararası düzeyde kabul görmüş öncü bir üniversite olma vizyon doğrultusunda, Tıp Fakültesi, 50 ünitelik merkezi ile Diş Hekimliği Fakültesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesinin yanı sıra Meslek Yüksekokulu ve Lisansüstü Eğitim Enstitüsü ile eğitim hayatına katkı sağladıklarını ifade etti.

TİTCK Başkanı Dr. Asım Hocaoğlu: “Ruhsatlandırma süreçlerinde önden dosyalarınızı yükleyerek sonrasında eksiklerinizin önce yapay zeka tarafından size söylendiği, tavsiyelerin verildiği ve akabinde siz bunları tamamladıktan sonra komisyon süreçlerinin başladığı bir döneme adım atmak istiyoruz”

“İlaçta Yapay Zeka Uygulamaları Gelecek Vadediyor

dsc05365

Dünya pazarında önemli yer tutan global ilaç şirketlerinin yapay zeka odaklı ilaç çalışmaları yaptığına dikkat çeken Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı Dr. Asım Hocaoğlu, yapay zekanın şirketler için ilaç keşif maliyetlerini yüzde 70’lere varan oranlarda azaltabileceğini vurguladı. Dünyanın yapay zeka ile ilaç üretim alanına yöneldiğini söyleyen Hocaoğlu, bu alanda dünyadaki çalışmalardan örnekler paylaştı. Hocaoğlu, Prof. James Collins’in 2020 yılında bir yayın yaparak bir yapay zekayla ilk defa bir antibiyotik sentezini geliştirdiğini, DSP-1181 isimli molekülün obsesif kompulsif bozukluk için yapay zeka kullanılmasıyla tasarlandığını, 5-HT1A (5-Hidroksitriptamin 1A) reseptör agonistinin gelişmiş yapay zeka metodolojilerinin kullanılması ile sadece 12 ayda kliniğe ulaştığını ve XZH-5 isimli molekülün insan meme ve pankreas kanseri hücrelerinde apoptozu indüklediğini sözlerine ekledi.

Yapay zeka odaklı klinik araştırmaların geleceğin ilaç üretim yöntemlerinin önemli bir ayağı olduğunu söyleyen Başkan Hocaoğlu, şöyle devam etti:

“İlaç dünyada rekabetin en yüksek olduğu alanlardan biri. Yeni bir ürün geliştirmede birincisi maliyeti mutlaka düşük tutmanız ve ikincisi hızlı olmanız lazım. Bu ikisini de yapabileceğiniz tek yer ya da bu alanda kullanabileceğiniz en güçlü enstrüman ise yapay zeka. İlacın ilk aşamasından başlayarak hastanın dijital ikizini oluşturup tamamen bilgisayar ortamında aktiviteyi gösteren yeni öncü bileşikler geliştirmek için yapay zeka uygulamaları idealdir. Ana hedef preklinik ve klinik araştırmalarla ilgili maliyeti ve riski azaltır. Bu sayede zamandan ve maliyetten tasarruf sağlanır. Sadece molekülün geliştirilmesi değil, immünojenisite ve çözünürlük gibi antikorlardaki özelliklerin iyileştirilmesi açısından da yine çok ciddi çıktılar sunmaktadır.”

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu olarak 4 yıllık plan çerçevesinde tüm verilerin entegre edildiği yeni bir yazılım veri tabanı oluşturulduğundan da bahseden Hocaoğlu, 5 fazlık bir sürecin sonunda hedefledikleri noktayı şu sözlerle anlattı: “Ruhsatlandırma süreçlerinde önden dosyalarınızı yükleyerek sonrasında eksiklerinizin önce yapay zeka  tarafından size söylendiği, tavsiyelerin verildiği ve akabinde siz bunları tamamladıktan sonra komisyon süreçlerinin başladığı bir döneme adım atmak istiyoruz. Bu bizim önümüzdeki yıllar içinde günlük koşuşturmalardan farklı olarak, yoğunluğumuz içinde zaman ayırdığımız önemli konulardan biri.”

Yenidoğan Küvözlerinde Dünya Markası Atom Medical, ACENDIS Güvencesiyle Türkiye’de

ib s content descriptionwriter =

Hastanelerin ameliyathane ve yoğun bakım ünitelerinin medikal ekipmanlarını tedarik etme konusunda uluslararası markalarla iş birliği halinde olan ACENDIS son olarak yenidoğan küvözleri ile ünlü Atom Medical ürünlerini bünyesine kattı. Atom Medical’in yenidoğan küvözlerinin Türkiye’deki tek yetkili distribütörü oldu

Yenidoğan sağlığının korunması ve iyileştirilmesinde yoğun bakım kliniklerinin temel unsuru olan küvöz teknolojisinin temeli 20. yüzyılın başında atıldı. Chicago’lu bir çocuk doktoru olan ve Amerikan neonatolojisinin öncüsü olarak kabul edilen Julius Hess, 1914’te, bebekler için ısıtmalı bir yatak tasarladı. Bakımın temel dayanakları sıcaklığın düzenlenmesi, beslenme ve hijyenik koşulların sağlanmasıydı. Bu süre zarfında bebek ölüm oranı düştü. Bunu 1922’de bir nakil kuvözü takip etti ve 1934’te oksijen sağlanmasına izin verecek şekilde tasarımı genişletti. Bebek ölümlerini azaltmak amacıyla yapılan bu ilk girişimler günümüzde yerini modern yenidoğan yoğun bakım kliniklerine bıraktı.

Modern yoğun bakımlar, hasta bakımı açısından ayrıcalık taşıyan, ileri teknolojiye sahip cihazlarla donatılmış, 24 saat yaşamsal göstergelerin gözlemi ve hasta tedavisinin yapıldığı kliniklerdir.

Hangi hasta grupları bu bakıma ihtiyaç duyar? Düşük doğum ağırlığı (2500 gramdan düşük ağırlık); Prematüre (36 hafta ve daha erken doğan bebekler); Enfeksiyon; Solunum sıkıntısı olan bebekler; Gastrointesinal problemleri olan bebekler; Metabolik problemleri olan bebekler; Santral sinir sistemi problemi olan bebekler; Kontenitnital anomaliler; Kardiyovasküler sorunu olan bebekler; Hematoloji; Post-op veya pre-op bakım gerektiren cerrahi vakalar; Fototerapi seansı; Solunum cihazı ihtiyacı olan hastalar; Cerrahi gerektiren vakalar yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi altına alınmaktadırlar.

dual incu 3

Türkiye’de Bebek Ölüm Hızı Halen Yüksek

Türk Neonatoloji Derneği verilerine göre, ülkemizde bebek ölümlerinin yaklaşık %64’ü yenidoğan döneminde gerçekleşmektedir. Türkiye’de bebek ölüm sayısı, 2022 yılında 9 bin 555 iken 2023 yılında 9 bin 575 oldu. Doğumdan sonraki beş yıl içindeki ölüm hızı, TÜİK verilerine göre, 2022 yılında yaklaşık 11 bin iken 2023 yılında yaklaşık 14 bin olarak kaydedildi.

Bu yüksek oranları en aza indirmenin yolları arasında, medikal teknolojiler son derece önemli bir yer tutuyor.

dualincui b2panel a

Yetişkin ve yenidoğan yoğun bakımında dünyanın en saygın medikal teknoloji markaları arasında yer alan Löwenstein ürünlerini Türkiye pazarında kullanıma sunan ACENDIS, Atom Medical küvözleri ile pazardaki gücüne güç katmayı hedefliyor

Atom Medical Artık Türkiye Pazarında

Japonya, bugün dünyadaki en düşük yenidoğan ölüm oranlarından birine sahip. Dünya Sağlık Örgütü 2018 verilerine göre Japonya’da yenidoğan ölümü binde 0,9 olarak kaydedildi. Japonya bu oranıyla Avustralya (2,2), Yeni Zelanda (3,0), Kanada (3,2), Amerika (3,7), İngiltere (2,6), İsveç (1,6), Çin (5.1) ve Kore’yi (1,5) geride bıraktı.

Japonya, bu başarısını yenidoğan yoğun bakım teknolojisindeki üstün başarılarına da borçlu; Japonya’nın ilk modern bebek kuvözünü yapan ve ülkenin bebek kuvözleri pazarında en büyük paya sahip olan Atom Medical ürünleri ACENDIS markasıyla kullanıcı ile buluşacak! ACENDIS, Atom Medical’in yenidoğan küvözlerinin Türkiye’deki tek yetkili distribütörü oldu.

ACENDIS Yoğun Bakım Teknolojisinde Lider Şirket

1995 yılında hastane proje şirketi olarak Almanya’nın Hannover kentinde kurulan ACENDIS, hastanelerin planlanmasından yapımına, finansmanından medikal cihaz tedarikine ve teknik servisine kadar tüm süreçlerde ihtiyaca uygun çözümler üretmektedir. Türkiye yanı sıra Avrupa, Yakın ve Orta Doğu, Afrika ve Çin’deki şubeleri ile hastane projelerine devam etmektedir. Hastanelerin ameliyathane ve yoğun bakım ünitelerinin medikal ekipmanlarını tedarik etme konusunda uluslararası markalarla iş birliği halinde olan ACENDIS son olarak yenidoğan küvözleri ile ünlü Atom Medical ürünlerini bünyesine kattı. Yetişkin ve yenidoğan yoğun bakımında dünyanın en saygın medikal teknoloji markaları arasında yer alan Löwenstein ürünlerini Türkiye pazarında kullanıma sunan ACENDIS, Atom Medical küvözleri ile pazardaki gücüne güç katmayı hedefliyor.

Atom Medical’in Bebek Kuvözleri

serhat butun

Yenidoğan bebekler için konforlu bir ortam sağlayan Atom Medical’in kullanım kolaylığına ilişkin bilgi veren ACENDIS Kamu Satış Müdürü Serhat Bütün şu bilgileri verdi:

“Yenidoğan sağlığını koruyan ve iyileştiren küvözlerin en temel unsurları arasında yer alan ‘Sıcaklık kontrolü’, ‘nemlendirme’, ‘oksijen uygulaması’, ‘gözlem kolaylığı’, ‘enfeksiyon önleme’ ve ‘sessizlik’ özellikleri Atom Medical ürünlerinde özellikle öne çıkıyor.

Sıcaklık Kontrolü Sağlama Özelliği

2500 gr’dan daha az ağırlıktaki yenidoğanlar, düşük doğum ağırlıklı bebek (Low Birth Weight-LBW) olarak kabul ediliyor. Bu yenidoğanları korumak ve sağlıklı hayatta kalabilmelerini sağlamak için çevre sıcaklığının yönetimi çok önemli. Atom Medical’in bebek kuvözleri sıcaklık kontrolü ile sıcaklıkların 0,1 derecelik artışlarla ayarlanmasına olanak tanıyor.

Nemlendirilmiş Ortam Sağlama Özelliği

Yenidoğanlar doğumdan hemen sonra düşen vücut ısısından ve cildindeki buharlaşma yoluyla nem kaybından etkilenme riskiyle karşı karşıyadır. LBW bebekler solunum komplikasyonlarına ve enfeksiyona karşı daha duyarlı hale gelebilir. Bu nedenle düşük doğum ağırlıklı bebekleri korumak için sıcak ve nemli bir ortam sağlamak gereklidir. Ancak her zaman dışarıdan hava çeken bir bebek küvözü, küvözün içindeki ve dışındaki sıcaklık farkından dolayı kuru bir ortam sağlama eğilimindedir. Atom Medical, kullanıcıların inkübatör içindeki nemi hızlı bir şekilde belirli bir seviyeye ayarlayabilmesine olanak tanıyan bir buhar sistemi sunuyor.

Uygun Oksijen Seviyesi Sağlama Özelliği

Akciğer fonksiyonu olgunlaşmamış olan LBW bebekler, solunum yoluyla daha az miktarda oksijen alır, daha fazla solunum çabası gerektirir ve sonuç olarak daha fazla enerji kullanır.

Atom Medical küvözleri bebeğin durumuna göre uygun oksijen seviyesi sağlar ve bunu sabit tutar. Kullanıcıların oksijen konsantrasyonunu dikkatli bir şekilde kontrol etmelerini sağlayan hassas bir akış kontrolörü (Kütle Akış Valfi) bulunmaktadır.

Bebeğin Durumunu Gözlemleme

LBW bebeklerin gözlem kolaylığının sağlanması, bakım ve aile üyeleriyle her açıdan iletişim için hayati öneme sahiptir. LBW bebekler sıklıkla yüksek sıcaklıkta, yüksek nemli bir kuvözde tutulduklarından, başlığın iç duvarı sıklıkla yoğuşma nedeniyle buğulanır ve bu da görünürlüğü azaltır. Bu, bebekleri başlıktan gözlemlemeyi veya onlara bakmayı zorlaştırır.

Ancak, yoğuşma nedeniyle her karardığında bebeğin durumunu gözlemlemek için başlık açılırsa kuvöz içindeki ortam koşulları stabil hale gelemez.

Atom Medikal bebek kuvözü, başlığın yapısından dolayı başlığın iç duvarında oluşan yoğuşmayı azaltırken, hava perdesi tarafından dolaşan havanın duvarlar boyunca akması sayesinde bebekleri gözlemlemek ve onlara tıbbi müdahale sağlamak için gerekli görünürlüğü sağlar.

Küvöz içindeki ortamı görselleştiren trend grafiği özelliği, sıcaklık, nem, oksijen seviyesi ve vücut sıcaklığındaki değişiklikleri tek bir ekranda gözlemlemenizi sağlar.

Enfeksiyon Riski Azaltılmış Küvözler

Bulaşıcı hastalıklar LBW bebekler için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Enfeksiyon risklerinin azaltılması yeni doğan bebek bakımının en temel unsurudur.

Bununla birlikte beslenmeyi yönetmek, bebek bezlerini ve çarşafları değiştirmek ve vücut ağırlığını ölçmek için kuvözün içine erişme imkanı, enfeksiyonun yayılması için mükemmel bir fırsat sağlar. Küvözde LBW bebekler için sıcak ve rahat bir ortam, aynı zamanda bakterilerin kolaylıkla gelişmeye yatkın olduğu bir ortamdır.

Atom Medical’in yeniliği, küvöz içindeki enfeksiyon riskini azaltarak bebeği güvende tutacak şekilde tasarlandı. Bebek kuvözümüz, gelişmiş bir filtre sayesinde kabine her zaman temiz hava alır. Hijyenik yapısı kolayca temizlenebildiğinden küvözlerin temiz kalmasına yardımcı olur ve bebekleri enfeksiyon risklerine karşı korur.

Sessiz Küvöz Özelliği

Bebekler için sessiz bir ortam son derece önemlidir. Yetişkinler için normal olabilecek düzeydeki gürültü, tam gelişmeden doğan LBW’de kaygı ve rahatsızlık hissi yaratabilir ve bu da strese neden olabilir.

Atom Medical’in bebek kuvözleri, sıcaklık kontrolü ve nemlendirme sırasında oluşan çalışma seslerini ve bebeklerde strese neden olabilecek giriş panelleri çalıştırılırken oluşan sesleri bastıracak şekilde tasarlanmıştır.

Her bir giriş panelinin açma ve kapama mekanizması, paneli bıraksanız bile panelin yavaşça açılmasını sağlayacak şekilde tasarlanmış döner bir amortisöre sahiptir.”