Sağlık Bakanlığında Prof. Dr. Kemal Memişoğlu Dönemi Başladı

webdevirteslimjpg

Sağlık Bakanlığı görevine getirilen Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, 2 Temmuz 2024 günü Bakanlıkta düzenlenen törenle görevi Dr. Fahrettin Koca’dan devraldı. Devir teslim töreninde konuşan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, Türkiye’nin sağlık hizmetlerinde dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer aldığını belirterek, “Sağlık hizmetlerinde olduğu gibi, sağlık bilgisi ve teknolojisi üreten lider ülke hedefine ilerleyeceğiz” dedi.

Sağlık Bakanlığı görevini Fahrettin Koca’dan devralan Bakan Memişoğlu, Türkiye’nin 22 senede sağlıkta devrim niteliğinde gelişmeler yaşadığına dikkat çekerek, bu başarılı yolculukta devraldığı bayrağı daha ileriye taşımak için gece gündüz çalışacağını ifade etti. 

Hasta ve Çalışan Memnuniyetini Geliştireceğiz

Bakan Memişoğlu, Türkiye’nin güçlü sağlık sistemiyle sayılı ülkeler arasında yer aldığını belirterek,  pandemi karşısında çoğu gelişmiş ülke başarısız olmuşken, Türkiye’nin son derece başarılı bir süreç yönettiğini hatırlattı.  Sağlık turizmi göstergelerinin de Türkiye’nin sağlık hizmetlerinde küresel potansiyelini ortaya koyduğunu ifade eden Memişoğlu, önümüzdeki süreçte bilgi ve teknoloji üretiminde de Türkiye’yi liderlik hedeflerine taşımak için gayret göstereceklerini kaydetti.

saglık bakanı kemal memisoglu

Bakan Kemal Memişoğlu, hasta ve çalışan memnuniyetini daha da geliştirecek çalışmalar ile koruyucu ve temel sağlık hizmetlerini güçlendirecek politikaların öncelikleri arasında yer aldığını belirtti.

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, görevi devralmasının hemen ardından ilk ziyaretini deprem bölgesi Kahramanmaraş’a yaptı. Memişoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Deprem bölgesindeki diğer yapılarda olduğu gibi Kahramanmaraş’taki sağlık tesislerimiz de ağır hasar aldı. Aktif olarak inşaatı devam eden beş hastanemiz var. Bu hastanelerimizin inşaatlarını bu yılın sonunda insanlarımızın hizmetine sunacak şekilde yürütüyoruz. Yeni fiziki yapılarıyla büyük bir hızla yapımı süren hastanelerimizi yakın zamanda sağlık sistemimize kazandıracağımızı özellikle belirtmek istiyorum. Kahramanmaraş’ta deprem öncesindeki sağlık sunumunda yer alan yatak kapasitemize 2024 yıl sonu itibarıyla ulaşmış olacağız. Şehir Hastanesi ile ilgili süreç de artık ihale aşamasında, inşallah önümüzdeki günlerde yapımına başlayacağız.

Fedakâr sağlık çalışanlarımız şu anda zorlu fiziki şartlarda çalışıyor, sağlık hizmeti sunumunu eksiksiz biçimde yürütmek için yoğun çaba gösteriyor. Huzurlarınızda tüm sağlık çalışanlarımıza şükranlarımı sunuyorum. Modern tesisler ve uygun fiziki şartlar ile Kahramanmaraş’taki sağlık hizmetlerini sürdürülebilir hâle getireceğiz.”

“Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerini Güçlendireceğiz”

“Bizler, sağlık hizmet sunucuları olarak; insanları iyileştirmeye veya hastalıktan nasıl korunacaklarını öğretmeye çalışıyoruz. Önümüzdeki süreçte, dünyada yalnızca sağlık hizmetlerini en iyi sunan değil, aynı zamanda teknolojisini ve bilimini de üreten bir ülke olmak istiyoruz. Daha fazla çalışıp çok daha iyisini yapacağız ve birinci basamak sağlık hizmetlerini güçlendireceğiz.”

İleri Evre Kanserde Yeni Gelişme

pfizer logo

Pfizer’ın Beş Yıllık LORVIQUA® (lorlatinib) Takip Verileri, ALK-Pozitif İleri Evre Kanserde Progresyonsuz Sağkalımda Uzama Olduğunu Gösteriyor1

Güncellenmiş bulgular, XALKORI® (krizotinib) ile karşılaştırıldığında progresyon veya ölüm riskinde %81 azalma beyin metastazları ilerleme riskini %94 azalttığını işaret ediyor. 1

Pfizer, daha önce tedavi almamış anaplastik lenfoma kinaz (ALK)-pozitif ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında LORVIQUA®’nın XALKORI® ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildiği Faz 3 CROWN çalışmasının uzun süreli takip bulgularını açıkladı.1

Ortalama beş yıllık takip sonrasında araştırmacı değerlendirmesine dayalı ortalama progresyonsuz sağkalıma (PFS) LORVIQUA® ile ulaşılamamıştır. 0,19 (%95 Güven Aralığı [GA], 0,13-0,27) gözlenen Tehlike Oranı (HR), XALKORI® ile karşılaştırıldığında hastalık progresyonu veya ölüm oranında %81’lik bir azalmayı temsil etmektedir. Ayrıca, LORVIQUA® ile tedavi edilen hastaların %60’ı (%95 GA, 51-68), XALKORI® tedavi kolundaki %8’e (%95 GA, 3-14) kıyasla beş yıl sonra hastalık progresyonu olmadan hayatta kalmıştır. 2024 Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Yıllık Toplantısı’nda açıklanan bu veriler eş zamanlı olarak Journal of Clinical Oncology’de yayınlandı.1

Pfizer Onkoloji Bölümü Geliştirme Sorumlusu Başkanı Dr. Roger Dansey “CROWN çalışmasından elde edilen bu sonuçlar, LORVIQUA® kullanan hastaların çoğunun hastalık ilerlemesi olmadan beş yıldan fazla yaşaması nedeniyle benzeri görülmemiş bir durumdur.” diye belirttikten sonra “Bu bulgular Pfizer’in hastalar için bilimsel atılımlarda bulunma ve geliştirme konusunda uzun süreli kararlılığının mükemmel bir örneğini oluşturmakla birlikte, LORVIQUA®’yı ALK-pozitif ileri evre KHDAK hastalarının birinci sıra tedavisinde standart tedavi olarak desteklemektedir.” açıklamasında bulundu.2

Akciğer kanseri, tüm dünyada kanserle ilişkili ölümler arasında birinci sırada yer almaktadır.3 KHDAK (Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri), akciğer kanserlerinin yaklaşık %80-85’ini oluştururken,4 KHDAK olgularının yaklaşık %3-5’inde ALK-pozitif tümörler gözleniyor.5 ALK-pozitif ileri evre KHDAK hastalarının yaklaşık %30’unda ilk tanı sırasında beyin metastazları görülebiliyor.6 LORBRENA®, Pfizer tarafından diğer ALK inhibitörlerine karşı direnç oluşturan tümör mutasyonlarını engelleyecek ve kan beyin bariyerini geçecek şekilde tasarlanmış ve geliştirilmiş bir üründür.1

Peter MacCallum Kanser Merkezi Tıbbi Onkoloji Bölümü ve CROWN çalışmasının Baş Araştırmacısı Prof. Dr. Benjamin Solomon konuyla ilgili “ALK-pozitif ileri evre KHDAK tipik olarak agresiftir ve genellikle hayatlarının baharındaki genç insanları etkiliyor.” yorumunu yaptı. Prof. Dr. Benjamin Solomon “Bu güncellenmiş analiz, LORVIQUA®‘nın hastaların hastalık ilerlemesi olmadan daha uzun yaşamalarına yardımcı olduğunu, hastaların çoğunun beş yıldan fazla bir süre boyunca sürekli fayda gördüğünü ve neredeyse tüm hastaların beyindeki hastalığın ilerlemesinden korunduğunu göstermektedir. ALK-pozitif KHDAK hastalarına ait sonuçlarda elde edilen bu iyileşmeler akciğer kanserinde önemli bir ilerleme olarak görülüyor.” değerlendirmesinde bulundu.2

Bu güncellenmiş analizde, LORVIQUA® intrakraniyal (İK) progresyon gelişme riskinde %94 azalma göstermiştir (HR, 0.06; %95 GA, 0,03-0,12). İK progresyonuna kadar geçen medyan süreye LORVIQUA® ile ulaşılamamış (%95 GA, NR-NR) ve XALKORI® ile 16,4 ay (%95 GA,12,7-21,9) olmuştur. Başlangıçta beyin metastazı olmayan ve LORVIQUA® alan 114 hastanın sadece 4’ünde tedavinin ilk 16 ayı içinde beyin metastazı gelişirken, XALKORI® alan 109 hastanın 39’unda bu durum görülmemiştir. Analiz sırasında, XALKORI® alan hastaların %5’ine kıyasla CROWN çalışmasındaki hastaların %50’si hala LORVIQUA® almaktaydı.1

Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan ALK Positive’in Araştırma ve Klinik İlişkiler Direktörü Dr. Kenneth Culver ise “ALK-pozitif ileri evre KHDAK tüm KHDAK olgularının sadece ~ %5’ini oluşturmasına rağmen, bu yüzde tüm dünyada her yıl tanı konan 72.000 kişiye denk geliyor. CROWN çalışmasının bu bulguları, ALK-pozitif akciğer kanserinde hedefe yönelik tedavi için birinci sıra ortamında önemli ilerlemeleri sembolize etmekte olup, hasta topluluğu açısından çok önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.” dedi.2

Beş yıllık takipte LORVIQUA®’nin güvenlilik profilleri önceki bulgularla tutarlılık göstermiş olup, LORVIQUA® için herhangi bir yeni güvenlilik sinyali bildirilmedi. Bu analizde LORVIQUA® ile tedavi edilen hastalarda bildirilen ve en sık rastlanan (%[≥20]) advers olaylar (AO’lar), CROWN çalışmasının 2020 analizi ile tutarlılık göstermiştir; bunlar ödem, kilo artışı, periferik nöropati, bilişsel etkiler, duygudurum üzerindeki etkiler, ishal, dispne, artralji, hipertansiyon, baş ağrısı, öksürük, pireksi, hiperkolesterolemi ve hipergliseridemiyi içeriyor. LORVIQUA® alan hastaların %77’inde, XALKORI® alan hastalarınsa %57’sinde Derece 3/4 AO gözlenmiştir. Tedaviyle ilişkili AO’lar LORVIQUA® ve XALKORI® gruplarındaki hastaların sırasıyla %5 ve %6’sında tedavinin kalıcı olarak sonlandırılmasına neden olmuştur. 1,7

CROWN Çalışması hakkında

CROWN çalışması, daha önce tedavi almamış ALK-pozitif ileri evre KHDAK bulunan 296 bireyin LORVIQUA® monoterapisi (n=149) veya XALKORI® monoterapisi (n=147) alacak şekilde 1:1 randomize edildiği randomize, açık etiketli, paralel 2-gruplu bir Faz 3 çalışmasıdır. CROWN çalışmasının birincil sonlanım noktası, Körlenmiş Bağımsız Merkezi İncelemeye (KBMİ) dayalı PFS’dir. İkincil sonlanım noktalarını araştırmacının değerlendirmesine dayalı PFS, genel sağkalım (OS), objektif yanıt oranı (ORR), intrakranyal objektif yanıt (IOR) ve güvenlilik oluşturmuştur. Üç yıllık takip sonrasında ortalama PFS’ye ulaşılamadığı dikkate alındığında, bu çalışmadaki araştırmacı tümör değerlendirmesine dayalı uzun dönemli sonuçları klinik açıdan anlamlı bir dönüm noktası olan beş yıllık takipte daha ayrıntılı ölçmek amacıyla planlanmamış bir post hoc analiz gerçekleştirilmiştir.2

Referanslar:

  1. Benjamin J. Solomon et al. J Clin Oncol 00:1-10. DOI: 10.1200/JCO.24.00581.
  2. Pfizer press release. Pfizer’s LORBRENA® CROWN Study Shows Majority of Patients with ALK-Positive Advanced Lung Cancer Living Beyond Five Years Without Disease Progression. https://www.pfizer.com/news/press-release/press-release-detail/pfizers-lorbrenar-crown-study-shows-majority-patients-alk (Son erişim tarihi: 05.06.2024)
  3. Bray F, et al. CA Cancer J Clin. 2024 May-Jun;74(3):229-263. doi: 10.3322/caac.21834.
  4. American Cancer Society. What is lung cancer? https://www.cancer.org/cancer/lung-cancer/about/what-is.html. (Son erişim tarihi: 05.06.2024)
  5. Garber K. J Natl Cancer Inst. 2010; 102:672-675. doi: 10.1093/jnci/djq184.
  6. Ceddia S, Codacci-Pisanelli G. Crit Rev Oncol Hematol. 2021 Sep:165:103400. doi: 10.1016/j.critrevonc.2021.103400.
  7. Shaw AT, et al. N Engl J Med 383:2018-2029, 2020. doi: 10.1056/NEJMoa2027187.

▼Bu ilaç ek izlemeye tabidir. Bu üçgen yeni güvenlilik bilgisinin hızlı olarak belirlenmesini sağlayacaktır.

Sağlık mesleği mensuplarının şüpheli advers reaksiyonları TÜFAM’a bildirmeleri beklenmektedir.

Kısa Ürün Bilgisi Özetine ulaşmak için tıklayınız.
www.pfizer.com.tr
PP-LOR-TUR-0269 (Haziran 2024)

TUS’ta İlk 3 Sırada Tercih Edilen Branş: Nükleer Tıp

toplu

Prof. Dr. M. Fani Bozkurt: “Nükleer tıpta kullanılan radyoaktif maddeler nedeniyle oluşacak maruziyet genellikle çok düşüktür. Bu düzeyde radyasyonun insanda önemli bir hastalık veya radyasyona bağlı ciddi bir hasar oluşturduğuna dair kanıt bulunmamaktadır”

Türkiye Nükleer Tıp Derneği’nin (TNTD) düzenlediği Ulusal Nükleer Tıp Kongresi’nin 36.’sı, 8 – 12 Mayıs 2024 tarihlerinde KKTC’de gerçekleştirildi. KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar kongrenin ilk günü yapılan açılış törenine katıldı. Bu yıl “Tanıdan Tedaviye Giden Yol: Nükleer Teranostik” temasıyla Girne’de düzenlenen kongrede, dünya çapındaki nükleer tıp uygulamalarına paralel olarak Türkiye’de tüm güncel nükleer teranostik uygulamalara ağırlık veren bir bilimsel program gerçekleştirildi. Kongre programında 3 Kurs, 37 Oturum, 8 Uydu Sempozyumu ve 9 Çalışma Grubu Toplantısı yoğun ilgiyle tamamlandı. 500’ü aşkın katılımcının takip ettiği kongrede 94 Sözel, 100 E-Poster sunumu yapıldı. 4’ü Yurtdışından olmak üzere 70 Konuşmacı ve Oturum Başkanı bilimsel programda görev aldı.

TNTD Yönetim Kurulu ve Kongre Başkanı Prof. Dr. M. Fani Bozkurt, kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada; Türkiye’de nükleer tıbbın, 1973’te birçok ülkeden daha erken bir zamanda bağımsız tıpta uzmanlık dalı olarak kabul edildiğine dikkat çekti.

adaa7708

Teknoloji ile Birlikte Nükleer Tıp da Gelişiyor

Hastalıkların tanı ve tedavisinde radyoaktif maddelerin kullanıldığı bir tıp branşı olan Nükleer Tıbbın, son yıllarda klinik kullanıma giren pek çok yeni radyoaktif hedefleyici, moleküler tanı ve hedefe yönelik tedavi uygulamaları, ileri teknolojiye sahip hibrit görüntüleme cihazları ve bilimsel üretkenliği ile önemli bir mesafe kaydetmiş ve geleceğin tıbbı için çok önemli bir tıp dalı olduğunu ortaya koymuş olduğunu belirten Prof. Dr. M. Fani Bozkurt, “Nükleer tıpta radyoaktif maddeler veya bununla hazırlanan bazı özel kimyasal bileşikler vücuda verilerek hedeflenmiş olan organ ve sisteme ait görüntüler elde edilmekte ve bu yolla birçok organ ve sistemin işlevi tıbbi görüntülemeler üzerinden değerlendirilmektedir. Nükleer tıp tetkiklerinden hastalıkların tanısı, ilerleme süreçleri ve tedaviye yanıtlarının değerlendirilmesinde faydalanılmaktadır. Hastalıkların tanı ve tedavisinde her geçen gün artan oranda uygulama alanı bulmakta, başka hiçbir yöntemle sağlanamayacak bilgilerin elde edilmesini mümkün kılarak, özellikle kanser başta olmak üzere pek çok hastalıkta hedefe yönelik tanı ve tedavi olanağı sunmaktadır.” dedi.

murat fani bozkurt

Türkiye’de İlk Nükleer Teranostik Uygulamanın 70. Yılı

Nükleer Tıpta teranostik yaklaşımın, belli bir hastalığa hedeflenmiş radyoaktif maddeler kullanılarak ilk önce tanısal görüntüleme yapılması ve bu görüntüleme ile hastalıklı bölgelerin tespit edilmesi halinde aynı hedef yol kullanılarak tedavi edici radyoaktif maddeler verilmesi suretiyle “vücut içerisinden” ve “hedefe yönelik” radyasyon tedavisi yapılması şeklinde tanımlanabildiğini ifade eden Prof. Dr. Bozkurt, sözlerine şöyle devam etti:

“Dünyada ilk kez tiroid kanserlerinde ve tiroidin aşırı hormon salgılama bozukluğu olan hipertiroidizm tedavisinde kullanılmış olan radyoaktif iyot tedavisi, nükleer tıp alanında teranostik yaklaşımın ilk örneği olmuştur. Başarılı sonuçlar elde edilen ilk uygulamalardan kısa bir süre sonra radyoaktif iyot tedavisi ülkemizde de ilk olarak Prof. Dr. Suphi Artunkal tarafından 1954 yılında uygulanmıştır. Dolayısıyla, içerisinde bulunduğumuz 2024 yılı Türkiye’de ilk nükleer teranostik uygulamanın 70. yılıdır. İlk uygulamalardan kısa bir süre sonra 18 Nisan 1973 tarihinde Türkiye’de nükleer tıp, pek çok ülkeden çok daha erken bir zamanda bağımsız bir tıpta uzmanlık dalı olarak resmi şekilde kabul edilmiş ve bu alanda uzmanlaşacak hekimler yetişmeye başlamıştır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere çok açık bir tıp branşı olan nükleer tıp alanında, özellikle son 20 yılda tanıdan tedaviye giden yol olan ‘nükleer teranostik yaklaşım’ çerçevesinde pek çok farklı hastalıkta günlük uygulamaya giren tanı ve tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Nükleer tıp alanında ilk tedavi uygulamaları arasında olan tiroid kanserleri, hipertiroidizm, genellikle çocukluk çağında görülen nöroblastom ve feokromasitoma gibi tümörlerin tanı ve tedavisine ek olarak son yıllarda özellikle ilerlemiş prostat kanseri ve nöroendokrin tümör tanılı hastaların hem tanı hem de tedavilerinde hedefe yönelik nükleer teranostik yaklaşımlar hastaların tanı ve tedavi şemalarında yerlerini almıştır.”

Prof. Dr. M. Fani Bozkurt: “Kullanılan radyoizotopların fiziksel yarı ömrü ve vücutta biyolojik yollarla atılması sonucunda vücudumuz radyoaktiviteden kısa sürede arınmaktadır. Hastanın aldığı radyasyon miktarı tanı amacıyla çekilen pek çok radyolojik tetkikten daha az veya benzer düzeydedir”

Güvenli ve Etkili Tedavi Olan Radyasyondan Korkmayın

Prof. Dr. M. Fani Bozkurt, nükleer tıp hekimlerinin önemli sorumluluk alanlarından birisinin de toplumu radyasyon ve radyasyon hasarı konularında bilinçlendirmek ve gerekçelendirilmiş nedenler dışında radyasyon uygulamalarından kaçınmak olduğuna dikkat çekerek, “Nükleer tıpta kullanılan radyoaktif maddeler nedeniyle oluşacak maruziyet genellikle çok düşüktür. Bu düzeyde radyasyonun insanda önemli bir hastalık veya radyasyona bağlı ciddi bir hasar oluşturduğuna dair kanıt bulunmamaktadır. Kullanılan radyoizotopların fiziksel yarı ömrü ve vücutta biyolojik yollarla atılması sonucunda vücudumuz radyoaktiviteden kısa sürede arınmaktadır. Hastanın aldığı radyasyon miktarı tanı amacıyla çekilen pek çok radyolojik tetkikten daha az veya benzer düzeydedir. Bununla birlikte elbette gereksiz şekilde radyasyona maruz kalınmaması hem de hamile veya çocuk gibi, organ ve dokuları gelişme döneminde olan ve radyasyondan etkilenme olasılığı daha yüksek olan özel grupların tanısal incelemeleri hassasiyet gerektirmektedir. Radyasyon güvenliği olarak isimlendirilen ve ülkemizde özellikle Nükleer Düzenleme Kurulu (NDK) mevzuatına bağlı olarak yasal zorunluluğu bulunan bazı özel tedbirlerin alınması, belli tetkik ve tedavi uygulamalarında özel hazırlık ve işlemlerin yapılması nükleer tıp hekimlerinin yetki ve sorumluluğunda gerçekleşmektedir” diye belirtti.

Genç Hekimlerin Gözdesi: Nükleer Tıp

Prof. Dr. M. Fani Bozkurt: “Tanı ve tedavi amaçlı kullanılan radyoaktif maddelerin izin ve ruhsat süreçlerin hızlandırılması, yeni tanı ve tedavi uygulamaların Bakanlık nezdinde tanımlarının yapılması ve uygun şartlar sağlandığında geri ödeme kapsamına gecikme olmadan dahil edilmesini talep ediyoruz”

Prof. Dr. M. Fani Bozkurt, nükleer tıp branşının, son yıllarda hızla gelişen teranostik yaklaşımlarla da birlikte, genç hekimler arasında büyük ilgi gördüğüne dikkat çekerek, “Nükleer tıbbın özellikle tedaviye yönelik sağladığı bu hızlı gelişmeler tıpta uzmanlık sınavı tercihlerinde genç hekimlerin uzmanlık branşı olarak Nükleer tıp branşına yönelmelerini artırmış ve buna bağlı olarak nükleer tıp tıpta uzmanlık sınavında son yıllarda ilk 3 sırada tercih edilen uzmanlık alanları arasına girme başarısı göstermiştir. Halen ülkemizde üniversite hastanelerinde, Sağlık Bakanlığı bünyesinde hizmet veren eğitim ve araştırma hastanelerinde, birçok özel hastane ve tanı merkezlerinde hizmet veren nükleer tıp bölümlerinde hemen her organ sistemiyle ilgili hastalıklarda fonksiyon (işlev) görüntülemesi yapılmaktadır. Bu merkezlerde yapılan tanısal tetkikler tiroid, kemik, kalp, böbrek ve diğer birçok organın ve hastalığın sintigrafik görüntülenmesi olup aynı zamanda radyonüklid tedavi uygulama alt yapısı ve gerekli izinlere sahip merkezlerde nükleer tıp alanı ile ilgili tedavi uygulamaları da yapılmaktadır. Nükleer tıp alanında dünya standartlarında pek çok tanı ve tedavi hizmetinin yaygın şekilde uygulanmakta olduğu Türkiye’de, pek çok ülkeye nasip olmayan şekilde 50 yıllık köklü bir nükleer tıp eğitiminin mevcudiyeti nükleer tıp alanında özellikle yeni teranostik uygulamalara kolaylıkla uyum sağlanması ve hastalarımızın bu uygulamalardan faydalanmasını sağlamaktadır. Bu başarıda kuşkusuz nükleer tıp alanında sadece ülkemiz sınırlarında değil uluslararası platformda da radyoaktif madde üretim ve tedariği konusunda söz sahibi olan yerli endüstrinin de payı büyüktür. Bu hızlı gelişmelere paralel olarak tanı ve tedavi amaçlı kullanılan radyoaktif maddelerin izin ve ruhsat süreçlerin hizmet beklentisine uygun şekilde hızlandırılması, yeni tanı ve tedavi uygulamaların Bakanlık nezdinde tanımlarının yapılması ve uygun şartlar sağlandığında geri ödeme kapsamına gecikme olmadan dahil edilmesi bu konuda Sağlık Bakanlığı ve SGK başta olmak üzere ilgili birimlerle çalışmaları devam eden Derneğimizin en büyük beklentilerini oluşturmaktadır.” dedi.

Türkiye’nin Sağlık Okuryazarlığı Araştırması Neler Söylüyor?

ertancömert nesrinkalaybozpınar canÇevikol

Türkiye’nin Sağlık Okuryazarlığı Araştırmasına göre bireylerin öncelikli sağlık merkezi tercihi devlet hastanesinden yana. Yüzde 55’lik kesimin ilk tercihi devlet hastanesi, bunu yüzde 25 ile özel hastaneler izledi

Siemens Healthineers Türkiye, ülkemizdeki sağlık farkındalığını ölçen ikinci ‘Sağlık Okuryazarlığı Araştırma Raporu’nu yayımladı. Bireylerin sağlık algısını, alışkanlıklarını ve farkındalıklarını ortaya koyan rapora göre Türkiye’de sağlıklı olduğunu düşünen vatandaşların oranı, bir önceki araştırmaya göre yedi puan gerileyerek yüzde 64’e indi. Tıbbi teknoloji şirketi Siemens Healthineers Türkiye, ülkemizdeki sağlık farkındalığına dair çarpıcı veriler ortaya koyan ‘Sağlık Okuryazarlığı Araştırması’nın ikincisini gerçekleştirdi. 2022’deki ilk araştırma gibi yine Method Research Company ile gerçekleştirilen yeni araştırma, bireylerin hastane tercihi, yaşam tarzı, hastalıklar, koruyucu sağlık hizmetleri kullanımı, sağlık bilgisine erişim ve gelecek beklentileri hakkındaki görüşlerini ortaya koyuyor.

Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşayan, farklı demografik özelliklere sahip, 18-65 yaş arasındaki 400’den fazla kadın ve erkek ile yüz yüze yapılan görüşmelerden elde edilen araştırma sonuçları, Siemens Healthineers Türkiye Görüntülemeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ertan Cömert ve Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Can Çevikol’un katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısında paylaşıldı.

Toplantıda şirketin sağlık okuryazarlığını artırmayı amaçladığı projelerini tek çatı altında toplayan Bilmende Fayda Var Platformu Kurumsal İletişim Direktörü Nesrin Kalay Bozpınar tarafından tanıtıldı.

‘Sağlıklıyım’ Diyenlerin Oranı Azalıyor

Siemens Healthineers Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Raporu’na göre Türkiye’de kendini sağlıklı görenlerin oranı yüzde 64. Bu oran 2022’deki ilk araştırmada yüzde 71 seviyesindeydi. Araştırmaya göre bireylerin öncelikli sağlık merkezi tercihi yine devlet hastanesinden yana. Yüzde 55’lik kesimin ilk tercihi devlet hastanesi, bunu yüzde 25 ile özel hastaneler izledi. Devlet hastanelerinin tercih edilme oranı 2022’deki araştırmada yüzde 61; özel hastanelerin tercih edilme oranı ise yüzde 22 çıkmıştı. Tercih dağılımında üniversite hastanelerinin ve sağlık ocaklarının oranı ise yüzde 10 seviyesinde çıktı.

Kadınların Yüzde 77’si Mamografi Çektirmiyor

Düzenli mamografi kontrolü yaptıranların oranı yüzde 23! 30 yaş üzeri kadınların yüzde 77’si hiç mamografi çektirmediğini belirtti

Araştırma, Türkiye’de halkın koruyucu sağlık hizmetlerinden yeterince faydalanmadığını da ortaya koydu. Araştırmaya göre halkın yüzde 75’i kronik hastalıklarının farkında değil. Farkında olanlar en çok yüksek tansiyon, diyabet, astım ve tiroid/guatr hastalıklarına sahip. ‘Check-up yaptırmıyorum’ diyenlerin oranı yüzde 78 çıkarken, düzenli check up’a gidenlerin kontrollerini ortalama 3,5 yılda bir yaptırdığı belirlendi.

Araştırmada dikkat çeken sonuçlardan biri de mamografi çektirme oranı. 2022’deki araştırmada düzenli mamografi kontrolü yaptıranların oranı yüzde 36 iken; bu yıl bu oran yüzde 23’e geriledi. 30 yaş üzeri kadınların yüzde 77’si hiç mamografi çektirmediğini belirtirken, yüzde 74’ü mamografi çektirmemelerine gerekçe olarak ‘İhtiyaç duymadım’ yanıtını verdi.

Kanserde Erken Tanı ve Tedaviye Engel

Türk Radyoloji Derneği Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Can Çevikol mamografi oranlarıyla ilgili olarak, “Hem kamuda hem de özel sektörde yıllardır meme kanseri farkındalığına yönelik çalışmalar ve kampanyalar yapılıyor. Bu çalışmalara rağmen yüzde 77’lik kesimin hayatında hiç mamografi çektirmemiş olması, ülkemizdeki en yaygın hastalıklardan meme kanserinde erken tanı ve tedavi için engel teşkil ediyor. Kanser tedavilerinden haberdar olmayanların yüksek oranda olması da dikkat çekici. Bireylerin sağlıkla hayatlarına devam edebilmeleri ve sağlık sistemimizdeki yükün azaltılması için halkımızdaki farkındalığın ve sağlık okuryazarlığı oranının artırılması gerekiyor” dedi.

Nörolojik Hastalıklarda Artış Var

Rapora göre katılımcıların sahip oldukları ya da atlattıkları kalp krizi, metabolik hastalıklar, karaciğer yağlanması gibi hastalıklarda önemli artış görülmedi. Buna karşın nörolojik hastalıkların oranı yüzde yediye yükseldi. Bu oran 2022’deki ilk araştırmada yüzde 3 seviyesindeydi.

Orandaki artış ile ilgili konuşan Prof. Dr. Can Çevikol, “Hem dünyada hem de ülkemizde, son yıllarda özellikle nörovasküler, kardiyovasküler ve kanser hastalıklarında artış gözlemliyoruz. Avrupa’da her iki ölüm nedeninden birisi nörovasküler ve kardiyovasküler hastalıklar. Bu artışı, kişilere özel genetik ve çevresel sebeplerin yanında nüfusun yaşlanmasına bağlayabileceğimiz gibi, düzenli sağlık kontrollerinin yaptırılmamasına ve kişilerin yaşam tarzlarına da bağlayabiliriz. Araştırma sonuçlarından halkımızın check-up yaptırma oranının ve spor alışkanlığının oldukça düşük olduğunu, stres seviyesinin yüksek seyrettiğini, neredeyse yarısının sigara içtiğini ve bu oranların 2022’ye göre artış gösterdiğini görüyoruz. TÜİK verileriyle karşılaştırıldığımızda da çıkan sonuçlar benzerlik gösteriyor. Tüm bu konular özellikle nörovasküler, kardiyovasküler ve kanser hastalıklarının artışında önemli rol oynuyor. Halkımızın sağlık konusundaki farkındalığının düşük olması, erken tanı ve tedavi için büyük engel teşkil ediyor” ifadelerini kullandı.

Gençlerde Kanser Vakaları Artışta

Çevikol, “40 yaş ve üstü kişilerde kanser vakaları son yıllarda düşüş gösterirken, genç nüfusta kansere yakalanma oranı hızla artıyor. Ulusal Kanser Enstitüsü’nün verilerine göre ABD’de 1975-2019 arasında ortaya çıkan kanser vakalarında 15-39 yaş arası hastaların oranı yüzde 35’e kadar yükseldi. Gençlerde en hızlı artan kanser vakaları mide ve bağırsakla ilgili olanlar. BMJ Oncology dergisinde 2023’te yayımlanan ve yaklaşık otuz farklı kanser türünü inceleyen araştırmaya göre de 1990-2019 arasında dünya çapında 50 yaş grubunda kanser oranı neredeyse iki katına çıktı. Özellikle gelişmiş ülkeleri etkileyen bu durum, 50 yaşın altındaki kişilerde kanserden ölümlerin artmasına neden oluyor. Gençlerin bu tür hastalıklara karşı farkındalık kazanması gelecekte sağlıklı bir toplum oluşturulmasında büyük önem arz ediyor” dedi.

Radyolojide Radyasyon Dozu Bilinmiyor

Katılımcıların yüzde 68’i radyoloji hizmetleri ile ilgili bilgileri doktor ve hemşireden, yüzde 34’ü internetten, yüzde beşi ise sosyal medyadan ediniyor

Katılımcıların yüzde 68’i radyoloji hizmetleri ile ilgili bilgileri doktor ve hemşireden, yüzde 34’ü internetten, yüzde beşi ise sosyal medyadan edindiğini belirtti. Tomografide cihaz markasına göre radyasyon dozunun değişiklik gösterdiğini, on kişiden dokuzu bilmiyor. Yüzde 43’lik kesim, doz farkı hakkında bilgilendirildiğinde tercihlerinin değişeceğini belirtti.

Radyoloji Konusunda Bilgimiz Yetersiz

Katılımcıların yüzde 85’i MR cihazlarında radyasyona maruz kaldığını zannediyor ancak MR cihazları tomografi cihazlarının aksine radyasyon kullanmaz. Tomografide ise hastanın maruz kaldığı radyasyon dozu oldukça önemli, ancak halkımız doz konusunda bilgi sahibi değil

Siemens Healthineers Görüntülemeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ertan Cömert konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Ülkemizde görüntüleme sistemlerinde yapılan çekim sayısı OECD ülkelerine göre yüksek olsa da halkın büyük kısmının radyoloji konusundaki bilgisi yetersiz. Örneğin katılımcıların yüzde 85’i MR cihazlarında radyasyona maruz kaldığını zannediyor, ancak MR cihazları tomografi cihazlarının aksine radyasyon kullanmaz. Tomografide ise hastanın maruz kaldığı radyasyon dozu oldukça önemli, ancak halkımız doz konusunda bilgi sahibi değil. Sağlık Bakanlığı bu anlamda halk sağlığını koruma konusunda oldukça titiz çalışarak, uygulama dozlarının düşük tutulmasını sağlıyor, uygulama dozunu her çekimde hasta başına kayıt altına alıyor ve takip ediyor. Günümüzde yeni nesil, yapay zekâ kullanan cihazlar hem hastalar hem de sağlık profesyonelleri için tüm süreci ciddi ölçüde rahatlatıyor.

Görüntüleme teknolojilerinde düşük radyasyon dozu, yüksek çözünürlük ve hasta konforu odağında cihazlar geliştiriyoruz. Radyoloji alanında düşük dozla kullanım olanağı sunan görüntüleme cihazlarına dünya genelinde erişimi artırmak, üzerinde önemle durduğumuz konulardan biri. Özellikle bilgisayarlı tomografi gibi radyasyon temelli alanlarda ve pediyatride düşük doz en önemli önceliklerimiz arasında” dedi.

Laboratuvar Sonuçlarına Güven Yüksek

Prof. Dr. Can Çevikol: “Laboratuvar sonuçlarına güven düzeyi yüksek olmasına karşın, erken teşhis ile hayat kurtaran ve temel kan testlerini içeren sağlık taramalarını yaptırmayanların yüzde 78 gibi oldukça yüksek bir oranda bulunması bizlere sağlık okur yazarlığı ile ilgili bazı temel konularda farkındalığın artırılması gerekliliğini gösteriyor”

Katılımcıların yüzde 76’sı laboratuvar hizmetlerine ve sonuçlarına güveniyor. Ancak ‘Hiç kan sayım testi yaptırmadım’ diyenlerin oranı yüzde 21, kanser belirteç testi yaptıranların oranı ise yalnızca yüzde 17.

Prof. Dr. Can Çevikol da sonuçlara ilişkin olarak, “Laboratuvar sonuçlarına güven düzeyi yüksek olmasına karşın, erken teşhis ile hayat kurtaran ve temel kan testlerini içeren sağlık taramalarını yaptırmayanların yüzde 78 gibi oldukça yüksek bir oranda bulunması bizlere sağlık okur yazarlığı ile ilgili bazı temel konularda farkındalığın artırılması gerekliliğini gösteriyor. Dijitalizasyon ve yapay zekâ uygulamaları ile sağlıkta dönüşümün katlanarak hızlandığı günümüzde bireysel (kişisel) tıp kavramının ortaya çıkmasıyla kişilerin genetik yatkınlığı, yaşam tarzı, beslenmesi ve çevresel maruziyetleri gibi faktörleri de göz önüne alınarak olası hastalıklarını önleyebilecek sağlık hizmetlerini alabilmesi mümkün. Ancak araştırmanın sonuçları ülkemizde bireysel sağlık riskleri ve kronik hastalıklar açısından farkındalığın oldukça düşük olduğunu ortaya koyuyor. Laboratuvar diyagnostiği, genetik analizlerle beraber, epigenetik/çevresel faktörlerin bedensel ve zihinsel etkilerini erken teşhis edebilen testlerle bireysel tıp modelinde yerini aldı. Hastalıkların ortaya çıkmasında genetik alt yapıdan daha etkili olduğu bilinen sigara içme, stres, fiziksel aktivite yokluğu gibi epigenetik faktörler konusunda özellikle gençlere yönelik bilgilendirme ve farkındalık çalışmaları yapılması gerekiyor” diye konuştu.

E-Nabız Kullanımı Arttı

Araştırma sonuçları, Türk halkının e-Nabız uygulamasını sıklıkla kullandığını da ortaya koydu. Katılımcılar hem radyoloji hem de laboratuvar sonuçlarına E-Nabız’dan baktıklarını belirtti. Araştırmaya göre görüntüleme kayıtlarının yüzde 51’i, laboratuvar sonuçlarının ise yüzde 86’sı E-Nabız’dan takip ediliyor.

Bilmende Fayda Var

Siemens Healthineers Türkiye, araştırma sonuçlarını paylaştığı toplantıda, Türkiye’de sağlık okuryazarlığı oranını artırmayı amaçladığı projelerini tek çatı altında toplayan ‘Bilmende Fayda Var’ platformunu da tanıttı. Siemens Healthineers Türkiye Kurumsal İletişim Direktörü Nesrin Kalay Bozpınar platforma ilişkin yaptığı açıklamada, “Hastalıklarla mücadele etmenin en etkin yöntemlerinden birisi de erken teşhis. Bunun için halkımızı düzenli sağlık kontrolü yaptırmaları konusunda bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Bu noktada sağlık okuryazarlığı oranının artması da çok önemli. Bu konuda hayata geçireceğimiz projeleri, bundan böyle ‘Bilmende Fayda Var’ platformu çatısı altında toplayacağız” diye konuştu.

Bozpınar, “Sağlık profesyonelleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla halkımızın sağlık okuryazarlığını artıracak projeleri hayata geçireceğiz. Özellikle nörovasküler, kardiyovasküler hastalıklarla kanser hastalıklarının teşhis ve tedavisiyle ilgili küresel gelişmeleri halkın anlayacağı dilde paylaşacağız. Tıp teknolojisi her geçen gün insanlığa büyük faydalar sunmaya ve yaşam kalitesini artırmaya devam ediyor. Sağlıkla yaşamak için yeter ki bilgili olalım. Sağlığınızla ilgili önemli bilgiler için bizi izlemeye devam edin” diye konuştu.

Ürtiker Kadınlarda Neden Daha Fazla Görülüyor?

menarini turkiye logo

“Tüm dünyada her 100 kişiden birinde kronik spontan ürtiker hastalığı var. Yetişkinlerde her on hastadan yedisinin kadın olduğunu görüyoruz. Kadın hastalarda daha ağır seyrettiğini görüyoruz. Kadınlarda daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin hormonlar olduğunu düşünüyoruz”

Menarini Türkiye, Prof. Dr. Marcus Maurer ve Prof. Dr. Emek Kocatürk Göncü’nün katılımıyla “Ürtiker Yönetiminin İncileri & Antihistaminik Kullanımının Optimizasyonu” konularında ışık tutacak bilgilerin paylaşıldığı önemli bir organizasyona imza attı. Ürtiker alanında değerli çalışmaları olan dünyaca ünlü konuşmacılar, dermatoloji uzmanlarına deneyimlerini aktardılar. Dermatoloji ve Alerji Profesörü & Alergoloji Enstitüsü Yönetici Direktörü / Charité – Universitätsmedizin Berlin’den Prof. Dr. Marcus Maurer, “Pearls of Urticaria Management / Ürtiker Yönetiminin İncileri” başlıklı oturumunda şu bilgileri paylaştı:

Her 10 Hastadan 7’si Kadın

“Ergenlik öncesi ve menopoz sonrası dönemler karşılaştırıldığında kronik spontan ürtiker hastalığı kadın ve erkeklerde görülme sıklığı aynı iken hormonların aktif çalıştığı dönemde kadınlarda daha sık görülmektedir”

“Kronik spontan ürtiker, ürtiker çeşitleri arasında en problemli olan ve en az 6 haftadır süregelen kabarcıkların, kaşıntıların ve anjiyo ödemin olduğu bir hastalıktır. Akut olarak başlar ama akut olan her ürtiker kronikleşmez. Tüm dünyada her 100 kişiden birinde kronik spontan ürtiker hastalığı var. Yetişkinlerde her on hastadan yedisinin kadın olduğunu görüyoruz. Kadın hastalarda daha ağır seyrettiğini görüyoruz. Kadınlarda daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin hormonlar olduğunu düşünüyoruz. Mesela ergenlik öncesi ve menopoz sonrası dönemler karşılaştırıldığında kadın ve erkeklerde görülme sıklığı aynı iken hormonların aktif çalıştığı dönemde kadınlarda daha sık görülmektedir.

marcus maurer

Doğru Dozda İlaçlarla Tedavi

Tedavide amacımız tam kontrole ulaşarak kabarıklıklar, kaşınma ve anjiyo ödemin tamamen ortadan kalkması olmalıdır. Tam olarak hastalığı kontrol altına almayı hedeflemeliyiz. Kronik ürtiker aslında çok yıkıcı bir hastalık. Hastalar bu hastalığa sahip olduklarında depresyon, panik, atak, anksiyete gibi birtakım komorbiditelere de sahip olabiliyor ve intihar düşünceleri insidansında artma bile olabiliyor. Bunlar hastalığın sebebi değil sonucudur aslında. Bizim hekimler olarak atacağımız en önemli adım hastalara öncelikle bu hastalıkla ilgili bilgi vermemiz ve tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu söylememizdir.

Uluslararası Hasta Veri Kayıt Sistemi

Dr. Maurer, ayrıca uluslararası hasta verilerinin kaydedildiği CURE-Kayıt sisteminden, hasta ve hekimlerin ürtiker konusunda güncel bilgilerle eğitimini sağlayan UCARE 4U ve UCARE LevelUP programlarından, hastalarının hastalık aktivitesinin kolayca takip edilmesine ve doktor hasta ilişkisinin kuvvetlenmesine hizmet eden IOS ve Android işletim sistemlerinde de bulunabilen CRUSE-Control uygulamasından bahsetti.

Kendi Proteinlerine Karşı Alerjisi Olan Hastalar Var

Araştırmacı / Charité – Alergoloji Enstitüsü Universitätsmedizin Berlin & Koç Üniversitesi Hastanesinden Prof. Dr. Emek Kocatürk Göncü “Antihistaminik Kullanımının Optimizasyonu” isimli oturumunda katılımcılara şu bilgileri aktardı:

emek kocatürk göncü

“Kronik spontan ürtiker ekzojen alerjenlerle ilişkili bir hastalık olmamasına rağmen alerjilerde kullanılan ilaç tedavisi ürtiker hastalarında çok etkili oluyor. Bunu araştırdığımızda bu hastalardaki alerjinin dış faktörlere değil, hastaların kendi proteinlerine karşı olduğu gerçeği karşımıza çıktı, bu hastalarda 200’den fazla kendi proteinine karşı otoantikor olduğu gösterildi. Kendi proteine karşı gelişen bir immun yanıt olan bu oto-alerji denilen mekanizma, hastaların %90’ında ürtikerin sorumlu mekanizması. Dolayısıyla bu hastalarda Anti–immunoglobulin E yani biyolojik ilaç tedavisine çok iyi yanıt alabiliyoruz.

Aile Hekimleri Daha Fazla Bilgilendirilmeli

“Hastalar öncelikle ulaşabildikleri aile hekimine ya da acile başvuruyorlar. Buradaki hekimlerin bilgilendirilmesi, tedavinin belli bir basamağına kadar tedaviyi yönetebilecek bir donanıma sahip olmaları, ürtiker yönetiminde ülkemiz için büyük başarılar sağlayacaktır”

Hastalarımız için basamaklı bir yol haritası çizmek gerekiyor. Bunun için birinci basamak hekimlerinin ve acil tıp hekimlerinin daha çok bilgilendirilmesi önemli. Hastalar öncelikle ulaşabildikleri aile hekimine ya da acile başvuruyorlar. Buradaki hekimlerin bilgilendirilmesi, tedavinin belli bir basamağına kadar tedaviyi yönetebilecek bir donanıma sahip olmaları, ürtiker yönetiminde ülkemiz için büyük başarılar sağlayacaktır.”

Astrazeneca Türkiye’nin Klinik Çalışmalara Yaptığı Yatırım 1 Milyar TL’yi Aştı!

az klinik arastirmalar gorsel 2

Türkiye’de 2022-23 yıllarında en fazla klinik araştırma başlatan şirket AstraZeneca oldu. Şirket, 100 kişilik klinik araştırma ekibiyle 90 aktif klinik araştırma çalışması yürütüyor. AstraZeneca’nın ülkemizde sürdürdüğü klinik araştırmaların yüzde 65’ini ise onkoloji alanındaki çalışmalar oluşturuyor

Türkiye’de 2022 ve 2023 yıllarında en fazla klinik araştırma başlatan şirket olan AstraZeneca’nın 2020 yılından bu yana ülkemizdeki klinik araştırmalara yaptığı yatırımlar 1 milyar TL’nin üzerine çıktı. Klinik araştırmalar, hastaların yaşam kalitesinin artırılması, bilimsel çalışmalar ve sağlık sistemlerinin gelişmesi açısından kritik bir rol oynuyor. Bundan 25 yıl önce insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sağlık sorunlarına çözüm bulmak ve hastaların yaşamına değer katmak amacıyla Astra ve Zeneca firmalarının güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıkan dünyanın önde gelen yenilikçi ilaç şirketlerinden biri olan AstraZeneca, Türkiye’de istikrarlı şekilde klinik çalışmalarını ve bu alandaki yatırımlarını sürdürüyor.  

90 Klinik Araştırma Çalışması

AstraZeneca’nın önde gelen danışmanlık şirketlerinden EY Türkiye destekleri ile geride bıraktığı çeyrek yüzyıl boyunca ilaç sektörüne ve ülkemize yaptığı etkiyi gözler önüne serdiği “AstraZeneca’nın Türkiye’ye Etkileri” Raporuna göre AstraZeneca ülkemizde 2022 ve 2023 yıllarında en fazla klinik araştırma başlatan şirket olurken yaklaşık 100 kişilik klinik araştırma ekibiyle 90 aktif klinik araştırma çalışması yürütüyor. AstraZeneca 2020 yılından bu yana klinik araştırma yatırımlarında ciddi bir artış gerçekleştirdi ve toplam yatırım tutarını da 1,1 milyar TL’ye çıkardı. AstraZeneca’nın ülkemizde sürdürdüğü klinik araştırmaların yüzde 65’ini ise onkoloji alanındaki çalışmalar oluşturuyor.

“Geçen Yıl 500 Milyon TL’den Fazla Yatırım Yaptık”

az serkan baris

Klinik araştırmalara yapılan yatırımların artmasının yatırım çeken ülkelerde yenilikçi tedavi ve bilgiye erişimin hızlanmasına olanak sağladığını söyleyen AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Ecz. Serkan Barış, “Biz de köklü deneyimimizden aldığımız güç ile her yıl istikrarlı bir şekilde büyümemizi sürdürürken Türkiye’de en fazla klinik araştırma başlatan ilaç şirketi olarak sağlık politikası önceliklerine önemli katkılarda bulunuyoruz. 2023 yılında 570 milyon TL klinik araştırma yatırımı yaptık. Son dört yılda yaptığımız yatırımlar 1 milyar TL’yi aştı. Diğer yandan ülkemizdeki aktif klinik araştırmalarımızın büyük bölümünü onkoloji alanındaki çalışmalarımız oluşturuyor. Bu sayede kanser gibi zorlu hastalıkların tedavisinde yeni gelişmelerin takip edilebilmesine, hastaların yenilikçi tedavilere erken erişimine ve daha iyi sağlık sonuçlarına ulaşmasına önemli bir katkı sağlıyoruz. Tedavi alanlarımızda en güncel bilginin üretilmesine, klinik araştırma çalışmalarını yaygınlaştırarak sağlık iş gücü ve altyapısının gelişimine sağladığımız katkıdan gurur duyuyoruz.” dedi.

“Türkiye’nin Bölgede Lider Olmasını Hedefliyoruz”

“Türkiye genelinde 38 ilde bulunan toplam 95 merkez ile iş birliği yaparak gerçek yaşam verisi üretmek ve üretilmesine destek olmak üzere çalışmalar yapıyoruz. Son 5 yılda kalp yetersizliği, kronik böbrek hastalığı, astım, akciğer kanseri gibi pek çok hastalık alanında 20’nin üzerinde gerçek yaşam verisi yapılmasına katkıda bulunduk”

AstraZeneca’nın Türkiye’de en fazla sayıda klinik araştırma yürüten firmalar arasında yer aldığını vurgulayan AstraZeneca Türkiye Medikal Direktörü Dr. Deniz Ertürk Erem ise şunları söyledi:

az deniz erturk erem

“Klinik araştırmalar alanında ülkemizde ilk sırada olmayı ve Türkiye’nin bölgede lider konuma gelmesine katkı sağlamayı amaçlıyoruz. Son yıllarda esaslı şekilde artan klinik araştırma yatırımlarımızın yanı sıra kurumsal iş birliklerimiz ile bu alandaki kararlılığımızı da ortaya koyuyoruz. Nitekim 2022 ve 2023 yıllarında Türkiye’de en fazla yeni klinik araştırma çalışmasını başlatan ilaç şirketi AstraZeneca olmuştur. Üniversiteler ve hekim dernekleri başta olmak üzere ülkemiz sağlık ekosisteminde klinik araştırmalara pek çok destekte bulunuyoruz. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile gerçekleştirdiğimiz stratejik ortaklık ile klinik çalışma sayısının artırılmasını ve daha fazla hastanın klinik çalışmalara dâhil edilerek yenilikçi tedavilere ulaşabilmesini hedefliyoruz. Ayrıca Türkiye genelinde 38 ilde bulunan toplam 95 merkez ile iş birliği yaparak gerçek yaşam verisi üretmek ve üretilmesine destek olmak üzere de çalışmalar yapıyoruz. Son 5 yılda kalp yetersizliği, kronik böbrek hastalığı, astım, akciğer kanseri gibi pek çok hastalık alanında 20’nin üzerinde gerçek yaşam verisi yapılmasına katkıda bulunduk.” dedi.

Novartis Kurtköy Üretim Tesisi 20. Yılını Kutluyor

novartis kurtkoy uretim tesisi

2004 yılından bu yana faaliyet gösteren tesiste kanser, hipertansiyon, kolesterol, sıtma ve ağrı gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan birçok Novartis ilacının katı oral formları üretiliyor

Üretim faaliyetlerine Ağustos 2004’te başlayan Novartis Kurtköy Üretim Tesisi kurulduğu günden bu yana büyüyerek Novartis küresel üretim ağının önemli bir parçası haline geldi. 150 kişi ile başlayan yolculuğuna bugün 410 çalışanıyla devam eden fabrika, Novartis bünyesinde hem yerel hem de ihracat pazarları için oral katı form (tablet, kapsül, film tablet, efervesan) üretiminde uzmanlaşmış önemli bir ilaç üretim tesisi olarak öne çıkıyor. 52.000 m²’si yerleşim alanı olmak üzere toplam 110.000 m²’lik bir alana yayılan tesis, Fabrika Direktörü Filiz Gündoğmuş yönetiminde yıllık 130 milyon kutu gibi etkileyici bir üretim kapasitesine sahipken, Türkiye için yaptığı üretimlerin yanı sıra dünyanın dört bir yanındaki 120 ülkeye de ihracat yapıyor. Bugüne kadar milyonlarca insana ulaşan ve halihazırda sadece Novartis Kurtköy Üretim Tesisi’nde üretilen sıtma ilacının 25. yıldönümü kapsamında Türkiye’de bulunan Novartis Global Sağlık ve Sürdürülebilirlik Başkanı Lutz Hegemann da etkinliğe katılarak, Novartis’in global sağlık ve sürdürülebilirlik politikalarıyla ilgili görüşlerini paylaştı.

Tesisin 20. yıl kutlaması çerçevesinde düzenlenen etkinliğe Novartis Türkiye Ülke Başkanı Natacha Theytaz ve Novartis Küresel Sağlık ve Sürdürülebilirlik Başkanı Lutz Hegemann katılarak, değerlendirmelerde bulundu. Etkinliğe İsviçre’nin İstanbul Başkonsolosluğu’ndan bir heyetin katılımı da gerçekleşti.

Novartis Kurtköy tesisinin 20. yıl dönümünün kutlama etkinliğinde konuşan Novartis Ülke Başkanı Natacha Theytaz: “Sadece 2023 yılında 80 farklı ürün üreterek 107 milyon ünite gibi etkileyici bir rakama ulaştık. Bunun yanı sıra  2023 yılında 53 farklı tedavimiz Türkiye’de 6,5 milyon hastaya ulaştı”

Şirketin Türkiye’deki köklü varlığını ve ülkeye olan bağlılığını vurgulayarak “Novartis, Türkiye’de 1955 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. Üretimde, araştırma & geliştirme alanında, sahada ve genel merkezde 1.000’e yakın çalışma arkadaşımızdan oluşan özverili ekibimiz, sağlık hizmetlerine katkıda bulunmak için tutkuyla çalışıyor. Yirmi yıldır faaliyet gösteren ve halihazırda 30’dan fazla fabrikadan oluşan küresel ağımızın ayrılmaz bir parçası olan Kurtköy fabrikamızda, kronik hastalıklardaki önemli tedaviler de dahil olmak üzere hayat değiştiren ilaçlar üretiyoruz. Sadece 2023 yılında 80 farklı ürün üreterek 107 milyon ünite gibi etkileyici bir rakama ulaştık. Bunun yanı sıra  2023 yılında 53 farklı tedavimiz Türkiye’de 6,5 milyon hastaya ulaştı. Bu başarıları, Novartis olarak sağlık hizmetlerini geliştirmeye, hastaların yaşamlarını iyileştirmeye ve paydaşlarımızla ortaklıklar gerçekleştirerek Türkiye’nin büyümesini ve gelişmesini desteklemeye olan sarsılmaz bağlılığımızın bir göstergesi olarak görüyoruz” dedi.

Lutz Hegemann ise “Global Sağlık ve Sürdürülebilirlik birimi olarak amacımız, nerede yaşarsa yaşasın veya sosyo-ekonomik durumu ne olursa olsun herkesin yenilikçi tedavilerimizden faydalanabilmesini sağlamak ve sürdürülebilir bir işletme olarak sosyal etkimizi en üst düzeye çıkarmak. Bu tutkumuzu gerçekleştirmek için, sıtma gibi çözülmemiş küresel sağlık sorunlarının üstesinden gelmek amacıyla küresel sağlık ve iş yeteneklerini birleştiriyoruz” diye konuştu.

Hegemann, Kurtköy tesisinin Novartis Global Sağlık çalışmalarındaki önemini vurgulayarak şunları ekledi: “2015 yılından bu yana Kurtköy tesisimizde görev yapan arkadaşlarımız, her yıl dünya genelinde 600.000 kişinin hayatını kaybettiği sıtma hastalığına karşı milyonlarca doz tedavinin üretilmesini sağladılar. Buradaki meslektaşlarımızın özverisi ve sıkı çalışmaları, dünyanın acil sağlık sorunlarından birinin ele alınmasında hayati bir rol oynuyor. Novartis Kurtköy’ün sıtma ile mücadeleye yaptığı katkı paha biçilemez.”

Çevresel ayak izlerini azaltmanın Novartis’in stratejisinin önemli parçası olduğunun altını çizen Hegemann, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olduğunu da hatırlatarak şirketin çevresel sürdürülebilirlik konusundaki taahhütlerini de paylaşarak “İklim, atık ve su üzerindeki etkilerimizi en aza indirmek için iddialı hedefler belirledik. 2030 yılına kadar değer zincirimizde karbon nötrlüğe ulaşmayı ve 2040 yılına kadar net sıfır karbon emisyonu sağlamayı amaçlıyoruz. Ayrıca, 2030 yılına kadar operasyonlarımızda su ve plastik açısından nötr hale gelmeyi hedefliyoruz” dedi.

İklim ve insan sağlığının kesişimine dikkat çeken Hegemann, şunları ekledi: “Net sıfır olmaya ve karbon nötrlüğüne odaklanan azaltmaya yönelik çabalar önemli olsa da, iklim değişikliğinin küresel sağlık üzerindeki devam eden etkisini de uyarlamalı ve yönetmeliyiz. Sıtma gibi hastalıkların iklim değişikliğiyle şiddetlendiği bu iklim ve insan sağlığının kesiştiği noktada, doğrudan iklimle ilgili tehditleri hedefleyen Ar-Ge yatırımlarına devam etmeli ve sağlık alanında yenilikçi çalışmalardan oluşan faydalarının herkese ulaşmasını sağlamalıyız.”

Koç Üniversitesi Hastanesinde “Embolizasyon Çalıştayı” Gerçekleştirildi

1719481384 gorsel 1

Koç Üniversitesi Hastanesi, 25-26 Haziran 2024 tarihlerinde Endovasküler Uzmanlık Akademisi’nin “Embolizasyon” konulu çalıştayına ev sahipliği yaptı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen 25 doktor, embolizasyon tedavileri üzerine güncel bilimsel veri ve deneyimlerini paylaştı

Boston Scientific öncülüğünde kurulan ve Avrupa’nın farklı ülkelerinden 15 medikal dernek tarafından desteklenen Endovasküler Uzmanlık Akademisi, 25-26 Haziran 2024 tarihlerinde Koç Üniversitesi Hastanesinde “Embolizasyon” konulu çalıştay gerçekleştirdi. Etkinlik, Rahmi M. Koç İleri Düzey Girişimsel Tıp, Eğitim ve Simülasyon Merkezi’nde (RMK AIMES) düzenlendi ve konu üzerine uygulamalı eğitimler yapıldı.

Çalıştayın açılışı, Boston Scientific Periferik İşlemler Gelişmekte Olan Bölgeler Direktörü Fevzi Aran ve Pazarlama Müdürü Pelin İçil tarafından gerçekleştirildi. 14 farklı ülkeden 15 medikal dernek tarafından desteklenen Endovasküler Uzmanlık Akademisi eğitim programları, uzaktan eğitim, hasta üzerinde canlı vakalar ve rotasyon programları ile damar içi tedaviler konusunda doktorların uzmanlığını geliştirmeyi hedeflemektedir. 2024 yılı için belirlenen ana konu “Embolizasyon” oldu.

Prof. Dr. Barbaros Çil, Prof. Dr. Bora Peynircioğlu ve Prof. Dr. Okan Akhan’ın liderliğinde düzenlenen çalıştayda, embolizasyon tedavilerinin hastalar için sunabileceği faydalar üzerine güncel bilimsel veri ve deneyimler paylaşıldı.

Koç Üniversitesi Hastanesi Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Barbaros Çil, embolizasyon tedavisinin önemini vurgularken, “Embolizasyon, özellikle ciddi kanama vakalarında hayat kurtarıcı bir tedavi yöntemidir. Travma sonrası meydana gelen veya gastrointestinal sistemdeki kanamalarda, embolizasyon hızlı ve etkili bir müdahale imkanı sunar. Bu da hastaların stabilize edilmesine ve hızlı iyileşmelerine olanak tanır,” dedi.

Prof. Dr. Peynircioğlu ise, akademiye ilişkin yaptığı açıklamada şu sözlere yer verdi: “Dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen önemli sağlık sorunlarının tedavisine ışık tutuyoruz ve bu alanda hekimler arasındaki bilgi paylaşımını güçlendiriyoruz. Akademide yer alan hekimlerin ortak çalışmalarının sağladığı sinerjiyle embolizasyon tedavileri konusunda hastalar için önemli faydalar sağlanacak.”

Embolizasyon Nedir?

Embolizasyon, vücutta kan damarlarını tıkayarak kan akışını durdurmak veya azaltmak için kullanılan minimal invaziv bir tedavi yöntemidir. Bu yöntem tümörler, anevrizmalar ve kanama kontrolü gibi birçok sağlık sorununun tedavisinde etkili bir şekilde kullanılmaktadır. İşlem sırasında kateter yardımıyla hedef damara küçük partiküller veya embolik ajanlar enjekte edilir. Bu, kan akışını durdurarak hedef bölgedeki sorunu çözer.

Erken teşhis ve uygun tedaviyle embolizasyon, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir ve ciddi komplikasyonları önleyebilir. Endovasküler tedaviler açık ameliyata kıyasla daha düşük riskli bir alternatif sunmaktadır. İşlemi yapan doktorun bilgi birikimi ve deneyimi işlem başarısını artırabilmekte ve hastaların daha hızlı iyileşmesine olanak sağlamaktadır.

Aşılama ile Papilloma Virüs (HPV) Oranı Çok Daha Düşük

cidrap gorsel

12 ve/veya 13 yaşında HPV aşısı yapılan kadınlarda yaşa göre standardize edilmiş serviks kanseri ve CIN3 oranlarının, uzatılmış takip döneminde hiç HPV aşısı yapılmayanlara göre sırasıyla yüzde 83.9 ve yüzde 94.3 daha düşük olduğu saptandı

Londra Queen Mary Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen bir araştırma, İngiltere’de rahim ağzı kanseri ve kanser öncesi lezyon oranlarının tüm sosyoekonomik gruplardaki çarpıcı düşüşünün, ülkede yürütülen insan papilloma virüsü (HPV) aşılama programıyla bağlantılı olduğunu gösterdi. BMJ dergisinde yayımlanan gözlemsel çalışma için araştırmacılar Ocak 2006’dan Haziran 2020’ye kadar bir süre içinde, ülkenin okul temelli HPV aşılama programının 20-64 yaşlarındaki İngiliz kadınlarda rahim ağzı kanseri ve 3. derece rahim ağzı intraepitelyal neoplazisi (CIN3) görülme sıklığı üzerindeki etkisini analiz etti. Kohort çalışması rahim ağzı kanseri teşhisi konulan 29.968 kişiyi ve CIN3 tanısı alan 335.228 kişiyi kapsadı.

Amaç, Ulusal Sağlık Hizmeti kanser kayıt verilerine dayanan önceki analizleri kopyalamak, 12 aylık bir takip süresi daha eklemek (Temmuz 2019’dan Haziran 2020’ye) ve sosyoekonomik yoksunluk düzeyleri genelinde aşılama programının etkinliğini araştırmaktı.

Çalışmanın yazarları, “İnsan papilloma virüsü (HPV), bir alt kümesi neredeyse tüm rahim ağzı ve bazı anogenital ve orofaringeal kanserlerden sorumlu olan bir virüs ailesini kapsar” ifadelerini kullandı. İngiltere’de HPV aşısı ulusal düzeyde 2008 yılında uygulamaya konuldu ve rutin olarak 12-13 yaş arası kız çocuklarına sunuldu; 2008-10 döneminde ise 19 yaş altı gençleri hedefleyen telafi kampanyaları yapıldı.

Başlangıçta iki değerlikli (iki HPV suşu içeren) Cervarix aşısı sunuldu; ardından 2012’de yerini dört değerlikli (dört HPV suşu içeren) Gardasil aşısı sunuldu. Program 2019’da 12-13 yaşlarındaki erkek çocukları kapsayacak şekilde genişletildi.

Rahim Ağzı Kanserlerinde Yüzde 84 Azalma

HPV aşılaması 2020 yılına kadar tahminen 687 rahim ağzı kanserini ve 23.192 CIN3 vakasını önlemiştir. Kanser ve kanser öncesi lezyonların önlenmesinde en yüksek oranlar sosyoekonomik açıdan en yoksun bölgelerde yaşayan kadınlarda gözlenmiştir; ancak aşılama programı sayesinde beş yoksunluk bölgesinde de oranları önemli ölçüde düşürmüştür

Bir önceki çalışmadaki kanserli ve kanser öncesi servikal lezyonların oranlarının düşük olması ve HPV aşılama programının etkinliğinin yüksek olması, Eylül 1990’dan sonra doğan kadınları kapsayan ek takip yılı boyunca da devam etti.

12 ve/veya 13 yaşında HPV aşısı yapılan kadınlarda yaşa göre standardize edilmiş serviks kanseri ve CIN3 oranlarının, uzatılmış takip döneminde hiç HPV aşısı yapılmayanlara göre sırasıyla yüzde 83.9 ve %94.3 daha düşük olduğu saptandı.

HPV aşılaması 2020 yılına kadar tahminen 687 rahim ağzı kanserini ve 23.192 CIN3 vakasını önlemiştir. Kanser ve kanser öncesi lezyonların önlenmesinde en yüksek oranlar sosyoekonomik açıdan en yoksun bölgelerde yaşayan kadınlarda gözlenmiştir; ancak aşılama programı sayesinde beş yoksunluk bölgesinde de oranları önemli ölçüde düşürmüştür.

Haber için tıklayınız: https://www.cidrap.umn.edu/human-papillomavirus-hpv/hpv-vaccine-program-tied-big-drop-cervical-cancers-across-all

On Bulaşıcı Hastalıktan Altısı Zoonotik Kökenli

infeec

“İnsanları etkileyen bulaşıcı hastalıkların çoğu esasta zoonotik kökenlidir. Yapılan çalışma ve analizlere göre, insanlarda bilinen her 10 bulaşıcı hastalıktan altısının hayvanlardan yayıldığı ve insanlarda yeni veya yeniden ortaya çıkan her 4 bulaşıcı hastalıktan üçünün hayvan kökenli olduğu tahmin edilmektedir”

Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemalettin Özden Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneğinin 2024 yılında düzenlenen (KLİMİK) XXIV. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Kongresi dolayısıyla hazırlanan Kongre kitabında yayımlanan makalesinde Zoonotik İnfeksiyonlara ilişkin bilgi verdi. Prof. Dr. Kemalettin Özden, makalesinde şunları kaydetti:

“Zoonoz terimi, kısaca hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar olarak tanımlanmaktadır. Zoonotik özellik taşıyan hastalıkların insanlara bulaşı; infekte hayvana veya hayvansal ürünlere, hayvansal gıdalara, infekte hayvanların sekresyonlarına, kanlarına veya diğer çıkartılarına, deri ve kürkleri gibi kontamine materyallerine doğrudan veya dolaylı temas ile kontamine hayvansal gıdaların tüketilmesi sonucu olmaktadır. Hayvanlardan insanlara yayılabilen ve hastalıklara neden olabilen mikroorganizmalar sanılandan çok daha yaygındır. Bunlara zoonotik hastalıklar veya zoonoz denilmektedir. Zoonotik hastalıklara virüs, bakteri, parazit ve mantar gibi her türden mikroorganizma neden olmaktadır. Bu mikroplar insanlarda ve hayvanlarda hafif hastalıktan ciddi hastalığa ve hatta ölüme kadar birçok farklı şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte, hayvanlar zoonotik hastalığı insanlara taşırken bazen sağlıklı görünümde olabilmektedirler. Zoonotik hastalıklar dünyanın birçok yerinde yaygın olarak görülmektedir. Çok sayıda ve farklı bulaşıcı hastalığın ortaya çıkmasında ve bulaşmasında insanlar, hayvanlar ve çevre önemli bir rol oynamaktadır. ,

4 Bulaşıcı Hastalıktan Üçü Hayvan Kökenli

“Son 30 yılda otuzdan fazla yeni insan patojeni tespit edilmiştir ve bunların yüzde 75’i hayvanlardan kaynaklanmaktadır. Ortaya çıkan zoonotik hastalıklar, Doğu Akdeniz Bölgesinde büyüyen bir halk sağlığı tehdidine dönüşme potansiyeli taşımaktadır”

İnsanları etkileyen bulaşıcı hastalıkların çoğu esasta hayvan kökenlidir. Yapılan çalışma ve analizlere göre, insanlarda bilinen her 10 bulaşıcı hastalıktan altısının hayvanlardan yayıldığı ve insanlarda yeni veya yeniden ortaya çıkan her 4 bulaşıcı hastalıktan üçünün hayvan kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Dünya çapında zoonotik infeksiyonlara bağlı olarak her yıl yaklaşık bir milyar hastalık olgusu meydana gelmekte ve milyonlarca kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir.

“Ülkemiz de zoonotik infeksiyonlar için önemli bir kavşakta bulunmaktadır. Her yıl binlerce zoonotik infeksiyon olgusu bildirilmektedir”

Son 30 yılda otuzdan fazla yeni insan patojeni tespit edilmiştir ve bunların yüzde 75’i hayvanlardan kaynaklanmaktadır. Ortaya çıkan zoonotik hastalıklar, Doğu Akdeniz Bölgesinde büyüyen bir halk sağlığı tehdidine dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Son yirmi yılda, bölgedeki 22 ülkenin 18’inde zoonotik hastalıklar rapor edilmiştir ve bu hız DSÖ kapsamındaki başka hiçbir bölgede görülmemektedir. Buradaki kritik durumun, bölgede çok sayıda insanın hayvanlarla yakın bir yaşam sürdürmesi, sınır ötesi kitlesel nüfus hareketi dahil artan uluslararası ticaret hacmi ve komşu ülkeler içindeki hayvan hareketliliği nedeniyle zoonotik enfeksiyonlara özellikle yatkın olduğu belirtilmektedir. Ülkemiz de zoonotik infeksiyonlar için önemli bir kavşakta bulunmaktadır. Her yıl binlerce zoonotik infeksiyon olgusu bildirilmektedir.”

“Son yirmi yılda, Doğu Akdeniz Bölgesindeki 22 ülkenin 18’inde zoonotik hastalıklar rapor edilmiştir ve bu hız DSÖ kapsamındaki başka hiçbir bölgede görülmemektedir. Buradaki kritik durumun, bölgede çok sayıda insanın hayvanlarla yakın bir yaşam sürdürmesi, sınır ötesi kitlesel nüfus hareketi dahil artan uluslararası ticaret hacmi ve komşu ülkeler içindeki hayvan hareketliliği nedeniyle zoonotik enfeksiyonlara özellikle yatkın olduğu belirtilmektedir”

Biyoçeşitlilik Azaldıkça Hastalıklar Artıyor

00

“Yapılan araştırmalar, biyoçeşitlilik genel olarak azaldıkça insanlara bulaşan hastalıklara ev sahipliği yaptığı bilinen türlerin popülasyonlarının arttığını ve kentsel alanlarda da artışın dikkat çekici olduğunu gösteriyor”

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cavit Işık, Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneğinin 2024 yılında düzenlenen (KLİMİK) XXIV. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Kongresi dolayısıyla hazırlanan Kongre kitabında yayımlanan makalesinde pandemilere yol açan nedenlere ilişkin bilgiler verdi. Doç. Dr. Cavit Işık şunları kaydetti:

“Virüslerin yüzde 80’inin, bakterilerin yüzde 50’sinin, mantarların yüzde 40’ının, protozoaların yüzde 70’inin ve insanları infekte eden helmintlerin yüzde 95’inin zoonotik kökeni bulunmaktadır. Bu etkenlerin rezervuarlarının yüzde 80’i memelilerdir. Çiftlik hayvanları ve evcil hayvanlarında görülen 1000 civarında patojenin yüzde 50’si de zoonotik özelliktedir”

“Günümüzde 1940 yılından bu yana saptanan yeni infeksiyonlarının yüzde 60’ının zoonotik infeksiyonlar olduğunu ve bu yeni infeksiyon hastalıklarına neden olan mikroorganizmaların yüzde 72’sinin yaban yaşamı kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bu açıdan pandemiler zoonotik hastalıklara yaklaşımı ve Tek Sağlık bakış açısını meselenin odağına yerleştiriyor. Virüslerin yüzde 80’inin, bakterilerin yüzde 50’sinin, mantarların yüzde 40’ının, protozoaların yüzde 70’inin ve insanları infekte eden helmintlerin yüzde 95’inin zoonotik kökeni olduğu, bu etkenlerin rezervuarlarının yüzde 80’inin memeliler olduğu, çiftlik hayvanları ve evcil hayvanlarında görülen 1000 civarında patojenin yüzde 50’sinin de zoonotik özellikte olduğu düşünüldüğünde bu odak açık olarak görülebiliyor. Etken özellikleri ve bu etkenlerin çevresel koşulların değişiminden ve ekosistemlerin tahribatından etkilenmeleri pandemi açısından göz önünde bulundurulması gereken bir diğer faktörler grubunu oluşturuyor.

Ekosistemlerin Tahribatı ile Pandemi İlişkisi

“Ekosistemlerin tahribinin pandemiler açısından kritik öneminin, özellikle ‘biyoçeşitlilik kaybı’ ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Biyoçeşitlilik kaybı, başta ormanların tahrip edilmesiyle yaşanan ormansızlaşma, arazi kullanımı ile ilgili değişiklikler olmak üzere bir dizi çevre müdahaleleri sonucu ortaya çıkan ve gezegenin en büyük tehditlerinden biri”

Yaban yaşamını olumsuz etkileyen ve insan-yaban temasını arttırabilen etkinlikler, kirlilik ve tahribatlar, neredeyse üçte ikisi yaban yaşam kaynaklı olan yeni zoonotik infeksiyon etkenleri açısından riski arttıran bir tablonun ortaya çıkmasına neden olma potansiyeline sahip. Stanford Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre, Uganda’daki ormansızlaşma ve habitat parçalanması, primatlar ve insanlar arasındaki doğrudan karşılaşmaları arttırıyor. Ekosistemlerin tahribinin pandemiler açısından kritik öneminin, özellikle ‘biyoçeşitlilik kaybı’ ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Biyoçeşitlilik kaybı, başta ormanların tahrip edilmesiyle yaşanan ormansızlaşma, arazi kullanımı ile ilgili değişiklikler olmak üzere bir dizi çevre müdahaleleri sonucu ortaya çıkan ve gezegenin en büyük tehditlerinden biri. Genellikle yok olan türlerin yerini bazıları ‘istilacı türler’ olarak adlandırılan yeni türlerin alması söz konusu ve yapılan araştırmalar bu türlerin, insanlara yayılabilen patojenlere ev sahipliği yapan türler olma eğiliminde olduğunu gösteriyor.

Biyoçeşitlilik Azaldıkça Hastalık Artıyor

Yapılan araştırmalar, biyoçeşitlilik genel olarak azaldıkça insanlara bulaşan hastalıklara ev sahipliği yaptığı bilinen türlerin popülasyonlarının arttığını ve kentsel alanlarda da artışın dikkat çekici olduğu gösteriyor. Bu araştırmalardan bazılarında Afrika’daki bazı ülkelerde yaşanan Ebola salgınlarının köklerinin sadece hastalıkta değil, aynı zamanda ormansızlaşma, madencilik, siyasi istikrarsızlıkta da aranması gerektiği belirtiliyor.

Bu noktada birçok zoonotik hastalık için yaban hayatı ve insan enfeksiyonları arasında epidemiyolojik bir köprü işlevi üstlenen hayvancılık faaliyetlerini de gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Endüstriyel Hayvancılık Faaliyetleri

Endüstriyel hayvancılık faaliyetleri bu açıdan pandemi meselesinde ayrıntılı ele alınması gereken başlıklardandır. Bu noktada etkili olan üç faktöre vurgu yapılmaktadır Artan et tüketimi talebi, artan talebe bağlı olarak yoğun hayvan üretim sistemlerinin genişlemesi (Tavukların yüzde 81’i bu yöntemle üretiliyor), bu genişlemeye bağlı olarak artan arazi kullanımının doğal habitatları ve yaban yaşamını tahribi. Bu etkilere örnek olarak Malezya’da 1997’de virüsün doğal rezervuarı olan meyve yarasalarının uğrak yeri olan bir bölgede büyük domuz çiftlikleri kurulması sonrasında ortaya çıkan Nipah virüsü vakaları gösterilebilir. Ayrıca yaban hayvan eti tüketiminin de zoonotik etkenlerin yayılımında rolü olduğu ve dünya genelinde ortalama 150 milyon hanenin yılda en az bir kez yaban hayvan eti tükettiği bildirilmektedir. Ek olarak yaban hayvan ticareti de zonotik yayılımlar açısından risk oluşturmakta ve özellikle yasadışı yaban hayatı ticaretinin izlenmesi ve uygulanmasına odaklanılması gerektiği belirtilmektedir.

İklim Değişikliği de Pandemi Riskini Artırıyor

“Sıcak dalgalarının su kaynaklı hastalıkları arttıracağı, fırtına ve sellerin aralarında leptosirosis, kolera, tifo ve deri hastalıkları da olmak üzere birçok etken hastalığı arttıracağı, sıcaklık ve yağış değişkenliklerinin özellikle insanlar arası temas biçimlerini etkileyerek virüs bulaşıcılığında değişiklilere neden olabileceği belirtilmektedir”

İklim değişikliği de pandemilerin sıklaşmasına dair riskli zemini arttıran faktörler arasında yer almaktadır. Kapsamlı bir metaanaliz çalışması iklim değişikliğinin bilinen patojenleri yüzde 58 oranında arttıracağına işaret etmektedir. Sıcak dalgalarının su kaynaklı hastalıkları arttıracağı, fırtına ve sellerin aralarında leptosirosis, kolera, tifo ve deri hastalıkları da olmak üzere birçok etken hastalığı arttıracağı, sıcaklık ve yağış değişkenliklerinin özellikle insanlar arası temas biçimlerini etkileyerek virüs bulaşıcılığında değişiklilere neden olabileceği belirtilmektedir. İklim değişikliğinin etkileriyle aşırı hava olaylarındaki artış, doğal afetleri de sıklaştırabilmektedir. Sıklaşan doğal afetler infeksiyon etkenlerini birçok yönüyle etkilemekte ve kırılganlığı arttırmaktadır. Ortaya çıkan tehditlerin hızlı yayılımında kentleşme dinamikleri, nüfus hareketliliği, seyahat ve ticaret ağlarının ve bazı ekonomi politik faaliyetlerin etkili faktörler olarak anılmaktadır. Avrupa Hastalık Kontrol Merkezi salgın verilerine dayanan bir çalışmada infeksiyon tehditlerinin temel olarak 17 belirleyicisi tespit edilmiş ve bu belirleyiciler üç ana grupta sınıflandırılmıştır. Bu gruplar: Küreselleşme ve çevre, sosyodemografi ve halk sağlığı sistemleridir. Bu çalışmada yapılan analizde infeksiyon tehditlerin ilk beş belirleyicisi seyahat ve turizm, gıda ve su kalitesi, doğal çevre, küresel ticaret ve iklim olmuştur. Bu belirleyicilerin de dikkatle izlenmesi ve bu belirleyiciler için de bir dijital sürveyans sistemi kurulması önerilmektedir. Farklı değerlendirmelerde de ‘şeytan üçlüsü’ olarak adlandırılan ‘türlerin aşırı istismarı, habitat parçalanması ve tahribi, yabancı türlerin istilasını’ nedenler ‘uluslararası seyahat, küreselleşme ve iklim değişikliği’ ile ‘Vahşi Altılı’ olarak adlandırılmaktadır.

“İklim değişikliği de pandemilerin sıklaşmasına dair riskli zemini arttıran faktörler arasında yer almaktadır. Kapsamlı bir metaanaliz çalışması iklim değişikliğinin bilinen patojenleri yüzde 58 oranında arttıracağına işaret etmektedir”

Pandemiler Sıklaşacak

Özetle giderek sıklaşması beklenen pandemiler birçok faktörün etkisiyle sağlık sistemlerinin gündemindedir. Başlıca beş faktörün bu süreçte öne çıktığını görüyoruz: Faunal çeşitlilik, iklim koşulları, hayvancılık üretim sistemleri, nüfusu dağılımı ve yoğunlukları, ticaret ve seyahat ağları. Bu nedenle pandemiye yol açan nedenleri sadece biyolojik etkenler bazında değil daha geniş ve kapsayıcı bir yaklaşımla ele almak gerektirmektedir. Önümüzdeki on yıllarda sağlık sistemlerini bekleyen zorluklardan biri de bu yaklaşımların eksikliği olacaktır.”

“Faunal çeşitlilik, iklim koşulları, hayvancılık üretim sistemleri, nüfusu dağılımı ve yoğunlukları, ticaret ve seyahat ağlar nedeniyle pandemilerin giderek sıklaşması bekleniyor. Bu nedenle pandemiye yol açan nedenleri sadece biyolojik etkenler bazında değil daha geniş ve kapsayıcı bir yaklaşımla ele almak gerektirmektedir”

Tek Sağlık Yaklaşımı Nedir?

bio

“Tek Sağlık yaklaşımı, insan, hayvan ve çevre sağlığının karmaşık bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu ve sorunları bu perspektiften ele almanın disiplinler arası iş birliğini gerektirdiğini kabul eder”

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Gıda Hijyeni ve Teknolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muammer Göncüoğlu, Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneğinin 2024 yılında düzenlenen (KLİMİK) XXIV. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Kongresi dolayısıyla hazırlanan Kongre kitabında yayımlanan makalesinde Gıdalardan Gelen Bakteriyel İnfeksiyonları anlattı. Enterohemorajik Escherichia coli ve Salmonella İnfeksiyonlarına dikkati çeken Prof. Dr. Muammer Göncüoğlu makalesinde şunları kaydetti:

“Bakteriler, virüsler, parazitler veya ağır metaller gibi kimyasal maddelerle kontamine olmuş gıdaların tüketilmesi dünya genelinde 200’den fazla hastalığa neden olmaktadır”

“Bakteriler, virüsler, parazitler veya ağır metaller gibi kimyasal maddelerle kontamine olmuş gıdaların tüketilmesi dünya genelinde 200’den fazla hastalığa neden olmaktadır. Büyüyen bu halk sağlığı sorunu, sağlık sistemleri üzerinde önemli baskılara ve toplumun üretkenliği kaybetmesine neden olmaktadır. Bununla beraber başta turizm olmak üzere ticarete ve sosyoekonomik etkilere neden oluyor. Söz konusu bu hastalıklar küresel hastalık ve ölüm yüküne önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. Gıda kaynaklı hastalıklar gıdanın kontaminasyonundan kaynaklanmakta ve gıda üretimi, dağıtımı ve tüketim zincirinin herhangi bir aşamasında ortaya çıkabilmektedir. Bunlar, su, toprak veya havadaki kirliliğin yanı sıra güvenli olmayan gıda depolama ve işleme gibi çeşitli çevresel kirlilik türlerinden kaynaklanabilir. Bu kapsamda en dikkat çekici nokta ise birincil üretim olarak kabul edilen çiftlik aşamasıdır. Gıda kaynaklı hastalıklar ishalden kansere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayabilmektedir.

Gıda Kaynaklı Hastalıklar Neler?

“Gıda kaynaklı hastalıklar düşük ve orta gelirli ülkelerdeki yoksullukla yakından bağlantılıdır ancak dünya çapında büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Artan uluslararası ticaret ve daha uzun, daha karmaşık gıda zincirleri, gıda kontaminasyonu ve enfekte gıda ürünlerinin ulusal sınırların ötesine taşınması riskini artırmaktadır”

Çoğu gastrointestinal sorunlar olarak ortaya çıkar, ancak aynı zamanda nörolojik, jinekolojik ve immünolojik semptomlara da neden olabilirler. İshale neden olan hastalıklar dünyanın tüm ülkelerinde önemli bir sorundur, ancak yük orantısız bir şekilde düşük ve orta gelirli ülkeler ve 5 yaşın altındaki çocuklar tarafından taşınmaktadır. Her yıl, dünya çapında yaklaşık 10 kişiden biri, kontamine gıdaları yedikten sonra hastalanmakta ve 420 binden fazla ölüme yol açmaktadır. Bu hastalıklardan çocuklar orantısız bir şekilde etkilenmekte ve her yıl 5 yaşın altındakilerde 125 bin ölüm görülmektedir. Bu vakaların çoğunluğu ishal tablosundan kaynaklanmaktadır. Gıda kaynaklı hastalıkların diğer ciddi sonuçları arasında böbrek ve karaciğer yetmezliği, beyin ve sinir bozuklukları, reaktif artrit, kanser ve ölüm yer almaktadır. Gıda kaynaklı hastalıklar düşük ve orta gelirli ülkelerdeki yoksullukla yakından bağlantılıdır ancak dünya çapında büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Artan uluslararası ticaret ve daha uzun, daha karmaşık gıda zincirleri, gıda kontaminasyonu ve enfekte gıda ürünlerinin ulusal sınırların ötesine taşınması riskini artırmaktadır. Büyüyen şehirler, iklim değişikliği, göç ve artan uluslararası seyahat bu sorunları daha da artırmakta ve insanları yeni tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır.

“Her yıl, dünya çapında yaklaşık 10 kişiden biri, kontamine gıdaları yedikten sonra hastalanmakta ve 420 binden fazla ölüme yol açmaktadır. Bu hastalıklardan çocuklar orantısız bir şekilde etkilenmekte ve her yıl 5 yaşın altındakilerde 125 bin ölüm görülmektedir”

Hastalıklara Neden Olan Gıda Kaynaklı Patojenler

Hastalıklara neden olan gıda kaynaklı patojenlere bakacak olursak özellikle bakteriyel etkenlerin antimikrobiyal maddelere artan oranda direnç geliştirdikleri, gıda zinciri içerisinde biyofilm oluşturma potansiyellerinin yüksek olduğu ve bazı virülans özelliklerinde artış olduğu görülmektedir. Gıdalara bulaşma açısından değerlendirildiğinde örneğin Enterohemorajik Escherichia coli (EHEC) ve non-tifoidal Salmonella’ların ana rezervuarlarında hastalık oluşturmamaları nedeniyle kesim öncesi ve sonrası veteriner hekim muayenelerinde görülmeden gıda zincirine bulaşabilmektedirler. Söz konusu etkenler açısından dünyada çok sayıda çalışma yapılmış olup özellikle gelişmiş ülkelerde izleme ve kontrol programları mevcuttur. Türkiye’de ise birçok çalışma olmasına rağmen son yıllara kadar olan çalışmaların büyük bir bölümü klasik izolasyon ve identifikasyon çalışmaları olup moleküler ve genomik karakterizasyonları ile ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır.

Tek Sağlık Bakış Açısı

“Veteriner hekimler, Tek Sağlık konseptinde, özellikle gıda güvenliğiyle ilgili sorunları ele alırken çok önemli bir rol üstlenmektedirler. Uzmanlıkları hayvan sağlığı, insan sağlığı ve çevre sağlığı arasındaki bazı boşlukları doldurmaktadır”

Halk sağlığı açısından değerlendirildiğinde ise tek sağlık bakış açısı ile kayda değer bir çalışmanın Türkiye’de bulunmadığı düşünülmektedir. Veteriner ve beşerî hekimlikte günümüze kadar elde edilen veriler ışığında çok daha kapsamlı ve hedef odaklı çalışma ihtiyacı olduğu aşikardır. Bu kapsamda Türkiye’de gıdalarda yapılan çalışmalar dikkate alındığında farklı kaynaklardan EHEC ve Salmonella izole edilmiş, başta antibiyotik olmak üzere farklı karakterizasyonları yapılmıştır. Ayrıca bazı araştırmacılar bu etkenlerin biyofilm oluşturma kapasiteleri, dezenfektan dirençleri ve dirençli izolatlar üzerine bakteriyofajların etkileri ile ilgili çalışmalarda bulunmuşlardır. Tek Sağlık kavramının ana unsurlarından olan “Bütünleştirici Yaklaşımlar”, gıda güvenliği sorunlarını ele alırken iş birlikçi ve bütünsel stratejilerin önemini vurgulamaktadır. Tek Sağlık yaklaşımı, insan, hayvan ve çevre sağlığının karmaşık bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu ve sorunları bu perspektiften ele almanın disiplinler arası iş birliğini gerektirdiğini kabul eder. Bu kapsamda “İş birliğinin Gücü” ile bireysel/lokal anlayışın hâkim olduğu geleneksel gıda güvenliği yaklaşımı yerine iş birliğine dayalı, daha kapsamlı izleme sistemleri, daha iyi veri paylaşımı, daha etkili müdahaleler ve ortaya çıkan tehditlere daha hızlı yanıt verilmesiyle başarılı sonuçlar alınabilir. Veteriner hekimler, Tek Sağlık konseptinde, özellikle gıda güvenliğiyle ilgili sorunları ele alırken çok önemli bir rol üstlenmektedirler. Uzmanlıkları hayvan sağlığı, insan sağlığı ve çevre sağlığı arasındaki bazı boşlukları doldurmaktadır. Veteriner Hekimler; hayvan sağlığı ve refahı kapsamında gıda değeri olan hayvanların çiftlik aşamasında sağlıklarını güvence altına almaktadır. Sağlıklı hayvanların zoonozlar da dahil olmak üzere hastalıklara yakalanma olasılığı daha düşük olmaktadır. Hastalık Gözetim ve Kontrolü kapsamında da hayvan popülasyonlarındaki salgınların tespit edilmesi ve yönetilmesinde ilk savunma hattı olarak yer almaktadırlar. İlerleyen süreçte küresel iş birliğinin önemi daha da artacaktır. Bu kapsamda da mevcut standartlar üzerinde iş birliği yapan, veri paylaşan ve araştırmaya ortak yatırım yapan ülkelerle birlikte ortak bir küresel çaba önem arz edecektir. Ayrıca resmi otoritelerin ve kamu kuruluşlarının bilinci ve ilgisinin artması gereklidir.

Tek Sağlık-Gıda Güvenliğinin Geleceği

Bilgiye kolay erişim, bilinçlendirme kampanyaları ve geçmiş küresel sağlık tehditleri sayesinde toplumların gıda güvenliği konusunda daha eğitimli ve proaktif hale getirilmesi gerekecektir. Bununla beraber mevzuat değişiklikleri özellikle gıda üretimi, işlenmesi ve satışına ilişkin daha sıkı, dinamik ve uluslararası düzeyde uyumlu düzenlemeler ile desteklenmelidir. Bu düzenlemeler giderek Tek Sağlık perspektifini benimseyecektir. Sonuç olarak, Tek Sağlık-gıda güvenliğinin geleceği, zorlukları öngörmek, teknolojileri entegre etmek, küresel iş birliğini teşvik etmek ve sürekli yenilik yapmakla ilgili olacaktır. Pek çok alanda olduğu gibi proaktif stratejiler ve insan, hayvan ve çevre sağlığının ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunun tanınması anahtar rol oynayacaktır.