Sayı: 13

klinikiletişim dergisinin yeni sayısı yayımlandı. Ocak-Şubat 2020 sayısında işlenen konular özetle şöyle:

TOBB Türkiye Sağlık Kurumları Meclis Başkanı Dr. Seyit Karaca:
Özel Hastaneler SGK’ya Bağımlı Olarak Hayatta! Kısmî anlaşmalı kurumlarımızı da düşündüğümüz zaman kamu sigortacılığı ile çalışmayan özel sağlık hizmeti sunucusu yok. Hastanelerimizin çoğunun birikmiş kıdem borçları ve potansiyel riskleri nedeniyle satışı veya tasfiyesi oldukça zorlaştı”

OHSAD Genel Sekreteri Dr. Uğur Baran: “İstanbul Bağcılar Hastanesinin faaliyetlerine 2019’un son aylarında son vermek zorunda kaldık. 273 kişiyi işten çıkardık. Hiçbir sağlık kuruluşu fark uygulamasına uymuyor. SUT rakamları, özel hastaneleri kuralsız çalışmaya itiyor!”

Sağlık Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci: “Bir süre daha bu fiyatlarla bir yere gidilebilir ama hepimizin ortak kabulü finansman tarafında inovasyon yapmak! sağlık finansmanı tarafındaki problemler bazı çözümlerin hızlı elde edi̇lmesini engelliyor. Değer odaklı bir yaklaşımla bunu çözümlemek gerekli”

Tıbbi Tedarik Kongresinde Neler Konuşuldu?

Ankara Şehir Hastanesi İdari ve Mali İşler Müdürü Uğur Cura: “Şehir hastaneleri dolayısıyla (kamu-özel ortaklığı) ilk defa karşımıza çıkan bir uygulama var: İki taraflı bir yönetim! Sağlık hizmetini şirket sunuyor, hastaneyi şirket yönetiyor şeklinde sahada bir algı var ama hayır, hastaneyi şirket yönetmiyor!”

Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) kamu garantili satın alma yöntemini öneriyor!

Kamu Hastaneleri Genel Müdürü Prof. Dr. Hilmi Ataseven: ” 2020 yılında yeni ilaç ve özellikli tıbbi sarf malzemelerin sağlık markete dahil edilmesi planlanmaktadır. Tıbbi cihazların da sağlık market kapsamına alınması süreci devam ediyor”

TİTCK Başkan Yardımcısı Recep Uslu: “Çok detaylı hazırlanmış bir Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) listesi var; ben bu kadar detaylı olmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Bu kadar detaylı bir liste; daha fazla malzeme kullanan doktora daha fazla ödeme yapıyor”

Medipol Sağlık Grubu Satın alma Direktörü İsmail Hızlı, hastanelerindeki satın alma stratejilerini anlattı.

Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Şahin: “Tıbbi malzeme ve ilaç temininde yaşanan zorlukları aşmanın en kolay yolu, ödemesi Bakanlığın ya da SGK’nın garantisi altında olacak şekilde, DMO benzeri bir yapının devreye sokulmasıdır”

Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Sağlık Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. S. Haluk Özsarı, 1990’lardan 2020’lere Tamamlayıcı Sağlık Sigortasını anlattı!

Türkiye Sigorta Birliğine göre, Tamamlayıcı sağlık sigortası cepten harcamalarda tasarruf aracı olabilir!

AXA Sigorta: “Tamamlayıcı sağlık sigortası 5 yıl gibi kısa bir sürede 1.2 milyon kişiye ulaştı. Bu rakamın 2020 yılında 1.5 milyona ulaşmasını bekliyoruz. Bunu sürdürülebilir bir uygulama olarak değerlendiriyoruz”

Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye‘nin 2020 hedefi Mükemmeliyet merkezleri kurmak!

ACENDIS 2020’de %10 Büyümeyi Hedefliyor

Türkiye’de immünotoksikoloji alanında çalışan oldukça az sayıda kişiden biri olan Prof. Dr. Ayşe Başak Engin hücre kültürü laboratuvarındaki çalışmalarını ve Nüve ürünlerini anlattı.

Sayı: 12

12

Sağlık Yatırımcıları Neler Konuştu?

Bu yıl 9. kez yapılan Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği
(OHSAD) Kurultayı, sağlık yatırımcıları ve kamu otoritelerinin karşılıklı sağlık politikası tartışabildiği birkaç ciddi platformdan biri! Gelenekselleşmiş olması ise öne çıkan en önemli özelliği.
Tartışma konuları pek değişmiyor; başı çeken sağlığın finansmanı ile
geri ödeme konusunda neredeyse her yıl aynı talepler ve çözüm önerileri
sıralanıyor ki pek yol kat edildiği söylenemez. Bu senenin sıcak konuları arasında; yükselme trendi içinde olan vakıf üniversiteleri, sağlık hizmet sunumunda global ölçekte dikkat çeken eğilimler, gelecekte medikal hizmet profili, hastanelerin ve hekimliğin değişen yüzü ve özellikle doktor – hasta ilişkisinde hastanın güçlendirilmesi gerektiği yönündeki tartışmalar öne çıktı.
OHSAD’ı yıllardır takip eden biri olarak ifade edebilirim ki, sağlık politikaları
mevzubahis olduğunda her yıl biraz daha şaşkınlıkla kabul edilen husus, bu alandaki tüm oyuncuların – hizmet sunum modelinin ve tüm ilişkiler ağının aynı küresel dalga içinde yer aldığı gerçeğidir. Kurultayın tartışma konuları başta olmak üzere, hizmet sunumundan yapılan yatırımlara, sağlık sisteminin gittiği yön bunu netlikle ifade ediyor. Kurultayın bu sene ağırladığı Dünya Bankası Yöneticisi Dr. Enis Barış’ın ilk günkü sunumu dikkat çekici özellikteydi. ABD’deki sağlık hizmeti sunumundaki güncel eğilimlere ilişkin bilgiler veren Barış, Türkiye’de sağlık sisteminde yapılması gereken başlıca düzenlemeler arasında, tıp eğitiminin gözden geçirilmesi ve dönüştürülmesi ile kanıta dayalı, veri odaklı bir tıp uygulaması kültürünün aşılanması olduğunu ifade etti. Kamunun en büyük yatırımları arasında yer alan şehir hastaneleri, özel sektörün hararetli tartışmalarının konusu artık değil! Fakat bir detay var ki, KÖİ (kamu-özel ortaklığı) modeli özel sermayeli kuruluşların gözünü kamaştırmış vaziyette ve bu finans uygulamasının birçok modele kaynaklık
edebileceği fikri sıklıkla öne sürülüyor. Sağlık hizmeti sunucuları, medikal endüstri temsilcileri düşünüldüğünde neredeyse aynı kişilerin her yıl bir araya geldiği OHSAD buluşmasında en önemli değişken kamu temsilcileri tarafında oluyor; Kurultay her yıl veya iki senede bir olmak üzere farklı Bakanları, SGK temsilcilerini ağırlıyor.
Kaçınılmaz olarak bazı konular gündem dışı bırakılabiliyor; kamu tarafında yeni göreve gelen temsilcinin çalışma konuları epeyi ağır klasörlerden oluşuyor ve kısa görev süresinde bunların ancak bir kısmına vakıf olabiliyor.
Keyifli okumalar dileğiyle

Sayı: 11

11

Söz Uçar Yönetmelik Kalır!

Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) bu yıl 10. Kurultayını gerçekleştirdi. klinikiletişim dergisi olarak oturumları takip ettik ve öne çıkan hususları bu sayıda sizlere aktarıyoruz.

10. Kurultayın ana teması sağlığın finansmanıydı; aynı zamanda Genel Sağlık Sigortası (GSS) 10. Yılı dolayısıyla bugün geldiği durum değerlendirildi.

GSS’nin hazırlık aşamasında görev alan Sağlık Bakanlığı eski Müsteşar Yardımcısı ve şu anda OHSAD Yönetim Kurulu Danışmanı olan Hüseyin Çelik, önemli bir değerlendirmede bulundu ve şunu ifade etti:

“GSS’yi hayata geçirirken özellikle finansal sürdürülebilirlik adına kaygılar vardı. Bugün gelinen noktada anlaşılan o ki yapılan düzenlemelerle kantarın topuzunu kaçırırcasına sıkı bir maliyet politikası uygulandı. Hem kamu hem de özel hastaneler ve üniversite sağlık hizmeti sunucularının mevcut hizmet standartları ve kalitesini tehdit eder hale geldi.

Sağlık finansman sistemimiz, geçmişte SSK’nın düştüğü hataya düşmemeli! SSK o dönemde hep maliyet tasarrufu yöntemine gitti; hizmet kalitesini, vatandaşın memnuniyetini ikinci plana koydu. GSS’nin sadece maliyet kontrolüne odaklanmış olması hizmet sunucularının sorunlarına gereken önemi vermemiş olması bence en temel sorunlardan biri.”

Yeni Yönetmelik ile Soğuk Duş Etkisi

Kurultayda bir araya gelen özel hastane yöneticileri ile Sağlık ve Çalışma Bakanlıkları, SGK ve

Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu üyeleri sektörün dile getirdiği sorunları, çözüm önerilerini can kulağıyla dinledi ve hemen ertesinde yayınladığı Yönetmelik ile mevcut politikasından taviz vermeyeceğini ilan etti. Sözkonusu düzenleme sektörde epeyi hayal kırıklığı yarattı. Görüşünü aldığımız OHSAD Y.K. Başkanı Reşat Bahat,

“SUT fiyatlarının yüzde yüz oranında arttırılmasını ve enflasyona endekslenmesini beklerken bu düzenleme bizlerde şok etkisi yarattı. İkinci problemimiz birinci problem haline getirildi. Çok daha planlamacı çok daha katı bir Yönetmelik oldu” diye konuştu.

Üniversite ile Neden Afiliye Olayım?

Özel hastaneler ve vakıf üniversiteleri arasındaki afiliasyon uygulamasının sorunları tartışıldı. Bu tarz iş birliklerinin iyi ve verimli işlemesi için kağıt üzerinde ve uygulamada daha titiz çalışılması gerektiği ifade edildi.

Reşat Bahat, konuşmasında branş bazlı afiliasyonunun uygulanması gerektiği üzerinde özellikle durdu. Fakat son yayınlanan Yönetmelik’teki değişiklikler karşısında Bahat, “Branş ilave edemeyeceksem, hocanın ücretini ben ödeyeceksem, fazla ödeme alamayacaksam, üniversite hastanesi olmanın para dışında hiçbir avantajı olmayacaksa özel hastane olarak ben neden üniversite ile afiliye olayım?” diye eleştirisini ifade etti.

Sayı: 10

10

Üniversite Hastanelerini Ne Bekliyor?

Üniversite hastaneleri yapısal bir dönüşüm içerisine girmeye hazırlanıyor. Finansal kriz yanı sıra yönetim, eğitim – araştırma, işletmecilik, öğretim üyesi, personel vs tüm unsurları kapsayacak şekilde çözüm politikaları üzerinde epeydir çalışılıyor.

TÜSAP, geçtiğimiz günlerde düzenlediği toplantıda üniversite hastanelerini tartıştı ve toplantıya Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurul Üyesi Prof. Dr. Necdet Ünüvar’ı davet etti. Sorunları ve çözüm önerilerini tek tek sıralayan Ünüvar, “Sağlık hizmeti, eğitim ve araştırmayı birbirinden ayırmaksızın kapsamlı, güncel ve çağın şartlarına uygun bir işletmecilik ile ilgili bir kanun ve teşkilat kanunu düzenlenmesi; döner sermaye yükünün kaldırılması; politik aksa uygun SUT fiyatlarının güncellenmesi ve bunun katsayısının hizmet sunan kurumlara uygun hale getirilmesi gerekmektedir” diye konuştu. Ünüvar, tek cümlede birçok soruna kökten çözüm planının işaretini verdi.

Hem Akademisyen Hem Hekim Olmak!

Toplantının ev sahibi konumunda olan TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı ve Medipol Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sabahattin Aydın ise, kendi tecrübelerinden yola çıkarak, hasta teşhis-tedavisi, öğrenci eğitimi ve araştırma yapmak gibi her biri kendi içerisinde zorluklar taşıyan faaliyetlerin hepsini birden üstlenmenin günlük çalışma hayatında yarattığı kısırdöngüye değindi.

Aydın’ın ifade ettiği ikinci önemli husus; incelediği ülke örneklerinde de yaygın ve kabul görmüş bir üniversite modeli olmadığı, her ülkenin kendine uygun farklı bir model benimsediği… Türkiye’nin de rol model alabileceği belli bir şablon olmadığı için kendine en uygun yapıyı oluşturmak zorunda…

Türkiye’nin Tıbbi Tedarik Gündemi

Yılda bir kez yapılan Tıbbi Tedarik Kongresi, gündem konuları dolayısıyla yakından izlediğimiz organizasyonların başında geliyor. Şehir hastaneleri, yerli üretim, sağlık market, ilaç ve medikal endüstri perspektifi, SUT ve geri ödeme sistemleri konu paydaşlarının katılımlarıyla bu sene de detaylıca tartışıldı. Sağlık sektöründe faaliyet gösteren, hal ve gidişi merak eden kişiler için ülke gündeminin kısa özeti olarak okunabilecek sunumları derledik.

Gözler USHAŞ’ta

Bu sayıda ayrıca, özel hastanelerin sıcak gündemi olan sağlık turizmi faaliyetlerini izledik. Her sayıda yer vermeye çalıştığımız sağlık turizmi, hastanelerin, acentelerin ve devletin radarında yer alıyor. USHAŞ’ın sağlık turizmi hareketlerini nasıl düzenleyeceği, bu yoğun trafiği nasıl organize edeceği merak konusu.

Sayı: 9

9

Yoğun Bakım Uzmanlarının Sıcak Gündeminde Neler Var?

klinikiletişim, 15. Yıllık Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım (TDCY) Kongresini yakından takip etti ve yoğun bakımcıların global ölçekte gündemlerini sayfalarına taşıdı.

Kongrenin en ilgi çekici oturumları arasında Sağlık Bakanlığı, SGK, TDCY ve Türk Yoğun Bakım Derneği üyelerinin yuvarlak masa toplantısı sayılabilir.

Bu oturumda; iki derneğin iş birliği çerçevesinde hareket ederek yoğun bakım uzmanlığında yeterlilik kurulu ve sınavının oluşturacağı görüşüldü.

Yoğun Bakımcıların Talepleri

TDCY’nin talepleri arasında; yoğun bakımların seviyelendirilme

çalışmasının yapılması, yan dal uzmanlık eğitimi için tez zorunluluğu, eğitim programları arasında rotasyon esnekliği, yoğun bakımın 6 ana dalda belli süre için zorunlu eğitim süreci önerisi, SUT’ta, özlük haklarında, istihdamda ve klinik yönetiminde yoğun bakım uzmanlarının görüş ve önerilerinin mevzuatta görünür kılınması, endüstri sponsorluk desteğinin gözden geçirilmesi, ana uzmanlık alanında görev yapma hakkı gibi başlıklar yer aldı.

Yabancı Konuklar

Kongre, 20’den fazla ülkeden yabancı konukları ağırladı. 2023 Dünya Yoğun Bakım Kongresinin TDCY tarafından İstanbul’da yapılacak olması, dünya ülkelerinin katıldığı oturumda ayrıca ilgi uyandırdı. Oturuma katılan yoğun bakım hekimleri ülkelerindeki dernek yapılanmasını, global çatı derneklerle ilişkilerini, bilim ve araştırma alanındaki potansiyel iş birliği imkanlarını ve güncel beklentilerini dile getirdiler.  

Yoğun Bakım Odaklı Eğitim Mümkün mü?

Kongrenin Toscana’dan gelen konuğu Prof. Dr. Raffaele Scala ile yaptığımız özel röportajda Scala, yoğun bakım eğitimine ilişkin Türkiye’de de tartışılan bir konuda görüşlerini şöyle ifade etti:

“Günümüzde yoğun bakım uzmanı olabilmek için önce başka bir dalın uzmanı olmak gerekiyor oysa en baştan yoğun bakıma odaklanılmış bir eğitim içerisinde yetişmenin daha iyi olacağını düşünüyorum” dedi ve şöyle izah etti:

“Örneğin ben bir göğüs hastalıkları uzmanıyım ve göğüs hastalıkları çok farklı bir branş… Bunun üzerine yoğun bakım eğitimi aldığınızda göğüs hastalıklarında birçok konunun değişiklik gösterdiğini fark ediyorsunuz zaman içinde. Daha belirli, daha temel yoğun bakımcılar yetiştirmeye yönelik programlar olmalı diye düşünüyorum.”

Karmaşanın Farkında Olmak!

Girit’ten Kongreye gelen deneyimli hekim Prof. Dr. Dimitris Georgopoulos ise, gençlere önemli bir tavsiye bulundu ve şöyle dedi:

“Bence bir insan üzerinde uygulanabilecek tedaviler düşünüldüğünde mekanik ventilasyon bu seçenekler arasında en komplike olanlardan biri. Oysa birçok yoğun bakımcı bu karmaşanın farkında bile değil!”

Pandeminin Sınıfsal Boyutu & Sonuçları

Türk Tabipleri Birliği Pandemi Çalışma Grubu, COVID-19 pandemisi 18 ay değerlendirme raporunu yayımlandı. Son derece kapsamlı hazırlanan raporda pandeminin sağlık, ekonomik, kültürel, ekolojik, sosyal ve diğer yönlerden etkileri ele alındı.

Birçok çalışmada ortaya çıkan sonuçlardan biri de, COVID-19’un sosyoekonomik düzeyi düşük bölgelerde daha yaygın seyrettiği… Dolayısıyla aşılama oranları da bölgesel ve sosyoekonomik düzeye göre farklılıklar gösteriyor.

İki doz aşıyı yaptıranlar yüksek gelirli ülkelerde nüfusun %45,4’üne ulaşmış iken, düşük gelirli ülkelerde %2,3 gibi kabul edilemez düzeyde. Salgının kontrol edilmesinde iki doz aşı yapılan nüfus oranı için daha önce %70 eşiği öngörülüyorken Delta varyantının yüksek bulaşıcılığı nedeniyle bu oranın artık %85’in üzerinde olması gerektiği kabul edilmekte, ancak bu hedefe ulaşılması tüm coğrafyalarda mümkün olamayacaktır.

Ülkemizde de pandeminin sınıfsal sonucunu, TTB raporunda, aile hekimlerinin COVID-19 izlem listelerinde görmek mümkün; COVID-19 geçiren kişi sayısı salgının ana merkezlerinden olan İstanbul’un sosyoekonomik düzeyi düşük mahallelerinde, sosyoekonomik düzeyi yüksek mahallelerinden üç kata yakın daha fazla görülüyor!

Aşılama oranlarındaki farklılıklar da bu eşitsizliğe işaret ediyor. COVID aşılama oranı düşük olan bölgeler ile 65 yaşına gelmeden hayatını kaybeden kişi oranlarının yüksek olduğu iller arasında da bu benzerlik var. TUİK 2017 ölüm verilerine göre Mardin, Diyarbakır, Bitlis, Batman, Ağrı, Van, Muş, Şanlıurfa, Şırnak ve Hakkari’de 65 yaş üzerine gelmeden hayatını kaybedenlerin oranı %40 ve üzerinde. 2021 yılında bu iller iki doz aşılamanın en düşük olduğu iller arasında da yer almaktadır.

Ege ve Marmara bölgesinde COVID-19 aşılanma oranları daha hızlı yükselirken, Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinde aşılanma oranları daha düşük seyrediyor. Halen Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak verilen 18 yaş üzeri popülasyonda birinci doz aşılama oranları içinde bu bölgelerde aşılanma oranlarının daha geriden geldiği görülüyor. Güneydoğun ve Doğu Anadolu bölgesindeki aşılanma oranlarındaki düşüklük COVID-19 aşı kararsızlığının bu bölgelerde daha yüksek olduğunun bir göstergesi olabilir.

Pandeminin istatistiğine ilişkin elimizde detaylı veriler maalesef mevcut değil! TTB’nin ifade ettiği gibi, salgın sürecinin başarısında fazladan ölüm sayıları ana belirleyici… Ölüm verilerini eksik açıklamak ciddi bir halk sağlığı sorunu. TTB’nin yaptığı çalışmaya göre, Nüfusun %42’sinin yaşadığı 20 ilde; belediye, e-devlet, TÜİK ve diğer resmi yollardan elde edilen tüm veriler analiz edildiğinde; 2020 yılında, son üç yılın ortalamasına göre 48 bin fazladan ölüm gerçekleşmiştir. Bu, Türkiye’nin tamamı için 114.000 fazladan ölüm demektir.

TTB, sayıların netleşmesi için TÜİK’e ölüm ve ölüm nedeni istatistiklerinin derhal açıklanması çağrısında bulundu.

Hekimlik Mesleği ve Özelinde Yoğun Bakım Branşı Tercih Nedeni Olmaktan Çok Uzak!

Olağanüstü zamanlarda tecrübe edildiği üzere günümüz COVID-19 pandemisinde de yoğun bakım bilim dalının değeri, önemi, gerekliliği bir kez daha idrak edildi. Bu uzmanlık alanının çatı derneği olan Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneği (TDCY) ve yoğun bakım uzmanları; Mayıs 2021 içerisinde; kamu otoriteleri ile birlikte online bir sempozyum gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu, Yükseköğretim Kurulu, Sağlık Bakanlığı, Tıpta Uzmanlık Kurulu ve Avrupa Yoğun Bakım Derneği yetkililerinin katılımıyla düzenlenen oturumda yoğun bakımcılar, eğitim ve çalışma hayatında yaşadıkları sorunları ve çözüm önerilerini ifade ettiler. Aynı zamanda Mayıs ayının Yoğun Bakım Farkındalık Ayı olarak kabul edilmesini talep ettiler.

Yoğun Bakım Neden Tercih Edilmiyor?

Yoğun bakım bilim dalı maalesef tercih edilmeyen bir branşa dönüştü. 2017 yılından sonra dramatik şekilde yoğun bakımın tercih edilme oranı düştü. Dahiliye, anestezi ve nöroloji bölümünde 2017 yılından sonra dramatik bir düşüş gözleniyor. Enfeksiyon hastalıkları, genel cerrahi gibi göğüs hastalıklarında da son dönemde neredeyse yoğun bakım kadroları hiç tercih edilmiyor. Öncesinde neredeyse yüzde yüz tercih edilen yoğun bakım neden böyle bir düşüş grafiği içerisinde diye düşündüğümüz zaman, Derneğin ifade ettiği nedenler şöyle:

Yoğun bakım uzmanlarının üçüncü basamak veya genel yoğun bakım ünitesi dışında görevlendirilmeleri, uzmanlığın mevzuatta tanımlanmaması dolayısıyla branşın geleceğinin belirsizliği, performans puanlarının düşüklüğü, özel hastanelerde yoğun bakım yatak sayısının fazla olmasına karşın yoğun bakım uzmanı bulundurulmaması, ana dal kadrosunda da çalışma hakkı tanınmaması gibi nedenlerden ötürü branşın tercih edilirliğinde anormal bir düşme söz konusu!

Yoğun Bakım Farkındalığı

TDCY bu sorunları ve çözüm önerilerini ifade ettiği toplantı ile hem mevcut duruma ilişkin kamu otoritelerini bilgilendirdi hem de branşın popülaritesini arttırmak gayesiyle Mayıs ayının son haftasının Yoğun Bakım Farkındalık Haftası olarak Sağlık Bakanlığı takvimine eklenmesini talep etti.

Mesleği Cazip Hale Getirmek!

Toplantıya Hollanda’dan katılan Avrupa Yoğun Bakım Derneği Başkanı ve Hollanda Utrecht Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu, Almanya’da da yoğun bakım branşının daha az tercih edildiğini ifade ederek, “Gençler, meşakkati daha az olan branşları tercih ediyorlar. 5 – 6 yıl önce bu durumu biz de yaşamıştık. Mesleği cazip hale getirerek bu sorun halledilebilir. Benim kanaatim, kişilere sadece maddi açıdan değil fakat manevi açıdan da gerekli yerde gerekli pozisyonu vermekle bunlar düzenlenebilir. Yoğun bakımcıların da tek bir sesle konuşmaları ve isteklerini açık bir şekilde belirtmeleri çok önemli!” diye konuştu.

Hekimlik Mesleğini Tercihi Azaldı

Yoğun bakımın ötesinde genel olarak hekimliğin tercih edilmediğini ifade eden diğer bir isim olan Sağlık Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci ise TÜSAP toplantısında, “Pandemi döneminde hekimlere saygı arttı ama gençlerde hekimlik mesleğini tercih etme isteği artmadı. Sorumluluk almanın özgürlüğü kısıtlayıcı bir etken olduğunu düşünen gençlerin bu mesleği daha az tercih ettiği görülecek” dedi.

Pandemi eğitim, sosyal ve çalışma hayatımızı derinden etkiledi; ilerleyen süreçte bunları daha iyi kavrama imkanımız olacak elbet ama özellikle bazı sektörler, iş kolları ve tıp bilimlerinde halihazırdaki değişme ivmesi pandemi sürecinde iyice hız kazandı. Kamu otoritelerinin, yasa yapıcıların başta sağlık olmak üzere hayati değerde olan alanları iyileştirmesi, buradaki eğitimi daha nitelikli ve kaliteli; çalışma hayatını daha özendirici ve cazip bir noktaya taşıması kaçınılmaz hale geldi.

Sayı: 8

8

Sağlık Sektörü Özelinde 2018 Yılını Nasıl Bilirsiniz?

klinikiletişim, bu sayı ile birlikte 2018 yılını geride bırakmaya hazırlanıyor. Nasıl bir yılı geride bıraktığımız konusunu gelecek sayılarda tartışmak daha anlamlı olabilir fakat bu yıl, hiç kuşkusuz, ekonomik dalgalanmanın yarattığı belirsizlikle anılacak. Etkilerinin 2019’da daha fazla hissedileceği sıklıkla ifade ediliyor. Sağlık sektörünün krizden nasıl etkilendiği, süreci nasıl yönettiği önümüzdeki aylarda daha net anlaşılacak.

Sağlık Yatırımları ve Hizmet Alımlarında Azalma

Bu anlamda GE Sağlık Türkiye’nin yaptığı yuvarlak masa toplantısı sonuçlarını önemsiyoruz. Buna göre sektör; kur artışının etkilerinin, 2 yıldan daha uzun sürede tolere edileceğini öngörüyor. 2019 yılında sağlık sektörü yatırımlarının, hizmet alımlarının azalacağı, kamu direkt alımlarının azalacağı yönünde görüş ifade ediliyor.

Herkesin merakla beklediği kamu – özel ortaklığı ile yapılan şehir hastaneleri yapımının aynı hızla devam edemeyeceği öngörülüyor. Mevcut açılmış olan şehir hastanelerinin sürdürülebilirliği de ayrı bir tartışma konusu; sürdürülemez olduğu yönünde görüşler ağırlıkta. Yatırımcı açısından sağlık pazarındaki en büyük fırsatın yurtdışı sağlık işletmeciliği olarak öne çıkıyor.

Konsolidasyon Beklentisi Hakim

Özel hastaneler için de önümüzdeki bir yılda konsolidasyon beklentisi hakim. Toplantı sonuçları karamsar tablo çiziyor.

Bakanlık ve Üniversite Hastaneleri Ortak Kullanımı

Öte yandan, TBMM’ye getirilen “Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda kabul edildi. 43 maddeden oluşan bir kanun teklifinde yer alan 23. Maddede, Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık tesisleri ile üniversitelerin tıp ve diş hekimliği alanında lisans ve uzmanlık eğitimi veren kurumlarının birlikte kullanımı hususunda uygulamada karşılaşılan problemlerin çözümüne yönelik düzenleme yapıldığı ifade ediliyor. Bu problemlerin neler olduğu ve çözüm önerilerine yönelik gelecek sayılarımızda tartışmaya açacağız.

Şehir Hastanesi Yapan Şirketlerin Lehine Düzenlenme

Aynı Kanun teklifinin 38, 39 ve 40. maddelerde şehir hastanelerini yapan ve işleten şirketler lehine maddeler de mevcut; şirketlere hasta garantisi verilen tıbbi hizmetlerde, sözkonusu şirketlere 10 yıllık süre garantisi veriliyor. Şehir hastanesini işleten şirketlerin işletme dönemindeki teminat miktarı TÜİK tarafından belirlenen Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi (YÜFE) oranında artırılıyor. Şehir hastanesi yapan şirketlere daha önce inşaat dönemiyle sınırlı olmak üzere Harç ve Damga Vergisi muafiyeti tanınırken teklifle bu işletme dönemini de içine alacak şekilde genişletiliyor.

Kamudan İhraç Edilen Hekimler

Birçok önemli madde yanı sıra, teklifin 5. Maddesinde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen ve güvenlik soruşturmasından geçemeyen hekimlerin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşmalı özel hastanelerde çalışması engelleniyor.

HPV Aşıları Ulusal Aşı Takvimine Eklenmeli!

time.com stock photos

“HPV İLE HER YIL YAKLAŞIK 14 MİLYON KİŞİNİN BU VİRÜS İLE ENFEKTE OLDUĞU TAHMİN EDİLİYOR, BİR KİŞİNİN ÖMÜR BOYU BU VİRÜS İLE KARŞILAŞMA OLASILIĞI İSE NEREDEYSE %80! ÖNCELİKLİ OLARAK KIZ ÇOCUKLARI 9-14 YAŞ ARALIĞINDA AŞILANMALIDIR. BAZI ÜLKELERDE YAKIN ZAMANDA ERKEK ÇOCUKLARI DA AŞILAMAYA BAŞLANMIŞTIR. BU YAŞ GRUBUNDA 6 AY ARA İLE İKİ DOZ AŞI YETERLİ OLMAKTADIR. 15 YAŞ SONRASINDA İSE KORUYUCULUK İÇİN ÜÇ DOZ AŞI (0, 1-2 AY, 6 AY) GEREKLİDİR”

Türk Tabipleri Birliği (TTB), 19 Ekim 2021 tarihinde Sağlık Bakanlığına yazdığı yazı ile Human Papilloma Virus (HPV) aşılarının ulusal aşı takvimine eklenmesini istedi. Sağlık Bakanlığına yazılan dilekçede şunlar kaydedildi:

“Rahim ağzı kanseri önerebilir ve erken tanı konduğunda tedavi edilebilir bir kanserdir. HPV denilen ve en az 14 tanesinin yüksek riskli olduğu kabul edilen yüzden fazla tipi olan bu virüs en sık karşılaşılan ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan biridir Her yıl yaklaşık 14 milyon kişinin bu virüs ile enfekte olduğu tahmin ediliyor, bir kişinin ömür boyu bu virüs ile karşılaşma olasılığı ise neredeyse %80! Önlenebilir ve erken evrede yakalandığında tedavi edilebilir bir kanser olmasına rağmen rahim ağzı kanseri bugün hala dünya genelinde kadın kanserlere arasında en sık görülen dördüncü kanserdir.

Tüm ülkelerde görülüyor olsa da sıklığı orta ve düşük gelirli ülkelerde daha yüksektir. Bu kansere bağlı ölümlerin %90’ı yine orta ve düşük gelirli ülkelerde görülmektedir.

“RAHİM AĞZI KANSERİ BUGÜN HALA DÜNYA GENELİNDE KADIN KANSERLERE ARASINDA EN SIK GÖRÜLEN 4. KANSERDİR. TÜM ÜLKELERDE GÖRÜLÜYOR OLSA DA SIKLIĞI ORTA VE DÜŞÜK GELİRLİ ÜLKELERDE DAHA YÜKSEK. BU KANSERE BAĞLI ÖLÜMLERİN %90’I YİNE ORTA VE DÜŞÜK GELİRLİ ÜLKELERDE GÖRÜLMEKTEDİR”

Kız Çocukları 9-14 Yaş Aralığında Aşılanmalı

Bu kanserden korunmak için elimizde iki önemli silah var: Aşı ve tarama. HPV aşıları rahim ağzı kanserlerinin %70’ini ve genital siğillerin de %90’ını önleyebilir, aynı zamanda bu aşılar HPV’ye bağlı diğer kanserlerden de koruyabilir. Bu nedenle önerilen, öncelikli olarak kız çocuklarının 9-14 yaş aralığında aşılanmalarıdır. Bazı ülkelerde yakın zamanda erkek çocukları da aşılamaya başlanmıştır. Bu yaş grubunda 6 ay ara ile iki doz aşı yeterli olmaktadır. 15 yaş sonrasında ise koruyuculuk için üç doz aşı (0, 1-2 ay, 6 ay) gereklidir. Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda aşı yaştan bağımsız üç doz olarak uygulanmalıdır.

BU KANSERİ ELIMİNE ETME STRATEJİSİNİN ÜLKEMİZDE UYGULANMAMASI İÇİN HİÇBİR SEBEP YOKTUR. HALİHAZIRDA YÜRÜTÜLEN ULUSAL TARAMANIN YANINDA HPV AŞILARININ DA ÜCRETSİZ OLARAK ULUSAL AŞI PROGRAMINA EKLENMESİ İLE ÖNLENEBİLİR HASTALIKLARIN VE ÖLÜMLERİN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİR”

Dünya Sağlık Örgütünün Strateji Planı

Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda bu kanseri elimine etmek üzere bir strateji planı geliştirmiştir. Bu plana göre hareket eden ülkelerde 2030’a dek 15 yaş ve altı kız çocuklarının yüzde 90’ının aşılanması 35 yaşına kadar kadınların en az bir kere uygun yöntemle taranması ve bunun 45 yaşında bir kere daha tekrarlanması öngörülmektedir. Bu ülkelerde rahim ağzı kanseri öncesi lezyonu ya da kanser saptanan kadınların yüzde 90’ının uygun şekilde tedavisi gerçekleşecektir.

Ücretsiz Olarak Ulusal Aşı Programına Eklenmeli

Bu kanseri elimine etme stratejisinin ülkemizde uygulanmaması için hiçbir sebep yoktur Halihazırda yürütülen ulusal taramanın yanında HPV aşılarının da ücretsiz olarak ulusal aşı programına eklenmesi önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin önüne geçmesi için gerekli adımların atılmasını Sağlık Bakanlığından talep ederiz.”

18 Ay Sonrasında Pandemide Neredeyiz?

Ttb Logo

“BULAŞ DAHA HIZLI VE YAYGIN HALE GELDİ. AKTİF HASTA SAYISI DA BUNA BAĞLI OLARAK DAHA YÜKSEK. RESMÎ İSTATİSTİKLERE GÖRE AKTİF HASTA SAYISI KÜRESEL DÜZEYDE 18 MİLYON, TÜRKİYE’DE 500 BİN CİVARINDA SEYREDİYOR. YÜKSEK BULAŞ TEHDİDİ VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR”

Türk Tabipleri Birliği Pandemi Çalışma Grubu, COVID-19 pandemisi 18 ay değerlendirme raporu yayımlandı. Raporun sunumunda şunlar kaydedildi:

Aşılamada Neredeyiz?

Sağlık Bakanlığı verilerine göre uygulanan toplam aşı miktarı 110 milyon dozu aşmıştır. Gerek ilk doz gerekse ikinci doz ve tanımlanmış gruplarda takviye doz için günlük aşılanma oranlarındaki azalma kaygı vericidir. Aşılanma oranlarının bakanlığın tablolarda sunduğu gibi 18 yaş üzerini değil tüm nüfusu dikkate alır oranlarla sunulması gerçekçi değerlendirme için şarttır. Tam aşılı olarak sayılan iki doz aşısını olmuş yurttaşların bir kısmının süreler dikkate alındığında “tam aşılı” tanımından çıkmış olduğunun hesaplara dâhil edilmediği görülmektedir. Aşı takvimini tamamlamış nüfus yüzdemizin, istenilen seviyeden uzak olduğunu biliyoruz. Dünyada aşının uygulamaya geçmesi sonrasında dolaşımda egemen varyant olarak bildiğimiz Delta varyantı koşullarında aşı takvimini tamamlamış nüfus oranının en az %85 olması gerektiği öngörülmektedir. Bu kat etmemiz gereken mesafenin ne kadar fazla olduğunu da işaret etmektedir.

Aşılamada Eşitsilikler ve Yok Sayılanlar

Bölgeler ve iller arasında ciddi eşitsizlikler söz konusudur ve hareketliliğin böylesine artmış olduğu bir çağda hiçbir il ya da bölgenin tek başına kendi koruma oranlarıyla salgından korunmasını gerçekleştireceğini bekleyemeyiz. Kayıt dışı göçmenlerin de aşılamada yok sayıldığı ortadadır. Hem ülke içinde hem de uluslararası alanda hepimizin korunmadığı koşullarda hiçbirimiz güvende olamayız. Aşı ile ilgili uygulamanın da krizlere anlık mı̈dahalelerle salgını yönetmeme iradesinin bir yansıması ve popülizmle harmanlanmış iktidar yaklaşımının bir tezahürü olarak somut bir tutum alınmadan sürdürülmesi, buna ilişkin yasal düzenleme yapmaktan kaçınma davranışı aşılamanın etkili biçimde sürdürülmesinde önemli engellerden birisidir.

Filyasyon Artık Tamamen Unutuldu

Tek başına aşının salgınla mücadelede yeterli olmadığını hatırlatmaktayız. Bakanlığın bilimsel gerekliliklere uygun yapmadığı filyasyon artık tamamen unutulmuştur. Etkin olmayan salgın kontrolü nedeniyle önlenmeyen ölümler daha önce de defalarca dile getirdiğimiz gibi yaşam hakkı ihlali olarak tanımlanmaktadır. Sağlıkta dönüşüm politikaları nedeniyle salgın kontrolüne dönük birinci basamak sağlık hizmetlerinin yok edilmiş olmasını da filyasyon gibi uygulamalardaki eksikliğe dâhil etmekteyiz. Şehir hastanelerine yönelim temini adına kapatılan şehir içinde erişilebilir hastanelerin yokluğu ise pandeminin gerektirdiği çeşitli sağlık hizmetlerini aksatmıştır.

Salgının Sınıfsal Karakteri

Uluslararası literatürde de ülkemizde yapılan çalışmalarda da salgının sınıfsal karakterini ortaya koyan, ölümlerin sosyoekonomik arka planının yansıtan bulgulara erişilmiştir. Sosyoekonomik kötüleşme, yoksulluk ve yoksunluk pandeminin yakıcılığını, yıkımını artıran sosyal, ekonomik, politik değişkenlerdir. Çalışma hayatında nice kazanımların budanması, esnek güvencesiz çalışmanın artması, kadına, çocuğa şiddet olgularının artması ülkemizde de belirginleşmiştir. Şiddetin bir politik enstrüman olarak tercihi hayatın her alanında olduğu gibi sağlık alanında da şiddeti beslemiştir. Tükenişin eşiğinde özveriyle çalışan sağlık çalışanlarının özlük haklarında değil iyileştirme, budamalar söz konusudur. Bu koşullarda COVID- 19, başta sağlık çalışanları olmak üzere, bir dizi alan ve çalışma koşulları bakımından halen meslek hastalığı olarak tanımlanmamıştır.

18 Ay Sonrasında Pandemide Neredeyiz?

COVID-19 pandemisinin içindeyiz, halen ne zaman sonlanabileceği konusunda bir öngörüye sahip olamıyoruz. Pandemide birinci dalganın dördüncü pikini yaşıyoruz, bu dönemi dördüncü dalga olarak tanımlayanlar da var. Günlük vaka ve ölüm sayısı yüksek hızda devam ediyor. Her bir pik ya da dalga, farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda ortaya çıkıyor. Enfeksiyon etkeni de pandemi boyunca kendini koşullara adapte etmiş ve mutasyon geçirmiştir. Son iki pikte yeni varyantlar rol oynamıştır. Üçüncü pikte Alfa, dördüncü pikte Delta varyantı baskın olmuştur. Her bir dalga bir öncekinden daha fazla vaka sayısı ile seyretmiştir. Ölümler kış aylarında yaşadığımız pikte en fazla olmakla birlikte takip eden pikte azalma eğilimine girmiştir. Pikler arası zaman daralmıştır. Bu pikler farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda karşımıza çıktığı için dünya genelinde kesintisiz virüs dolaşımı yaşanmaktadır.

Yaşadığımız pikin Delta varyantının etkisi ile olduğunu söyleyebiliriz. Delta varyantının orijinal virüs ve Alfa varyantına göre daha fazla bulaşıcı olduğu bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Buna rağmen son pikin daha düşük etki göstermesi COVID-19 aşısı yapılan kişi sayısının yükselmesi ve yaz mevsimi ile ilgili değerlendirilmektedir. Yine de COVID-19 aşısına rağmen bu pikin gerçekleşmiş olması ‘bütüncül önlemlerin’ hâlâ kritik önemde olduğunu göstermektedir.

Bütüncül Önlemlerin Önemi

Bütüncül önlemlerin önemi dikkate alınmadığında sonbahar ve kış aylarında beklenen pik çok daha etkili olacaktır. Küresel düzeyde vaka sayısı ve ölüm sayısı düşüş gösterse de aralarında Türkiye, ABD, İngiltere’nin de olduğu sınırlı sayıda ülkede vaka ve ölüm sayısı yüksek hızda devam etmektedir. Son dönem Türkiye’de yüksek vaka ve ölüm hızı, önlemlerin neredeyse tamamından vazgeçilmesine; düşük aşılama oranına; Sağlık Bakanlığı aşı çalışmalarının oldukça yavaş ve ciddiyetsiz yürütülmesine bağlanmaktadır. Mart 2021’de Alfa varyantının baskın hale gelmesine rağmen önlemlerin rafa kaldırılmasında olduğu gibi, Delta varyantının baskın olmasına rağmen turizm mevsimi vb. sermaye yanlısı gerekçelerle Temmuz 2021’de de tüm önlemlerden vazgeçilmesi stratejisinin vaka ve ölümlerin yüksek sayılarda devam etmesinin nedeni olduğu aşikâr… Tüm uyarılara rağmen yaşama geçirilen bu strateji binlerce ‘önlenebilir ölüme’ neden olmuştur, bu ölümler ‘yaşam hakkı ihlali’ ve ‘sosyal cinayet’ten başka bir şey değildir.

Virüsün Eşitsiz ve Ayrımcı Yönü

COVID-19 tüm yaş gruplarını etkilese de yaşlı nüfusta ve kronik hastalığı olanlarda daha ciddi seyretmeye devam ediyor. Hastalık sömürge coğrafyalarda, işçilerde, yoksullarda, ötekileştirilen topluluklarda (mülteciler, evsizler, LGBTİ vb.) daha sık ve daha ciddi seyrediyor. Mülteci ve göçmenler, mevsimlik işçiler, yeniden üretim ve bakım emekleri görmezden gelinen kadın işçiler, gündelik kazandığı ile gündelik yaşayan yevmiyeli ve sokakta çalışan işçiler salgından en sert etkilenenler arasında…

Virüs ve hastalık değişim gösteriyor

Yeni tip koronavirüsün (SARS-COV2) yol açtığı COVID-19 hastalığı ile ilgili bilgilerimizde de önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bulaş yolu olarak dile getirdiğimiz damlacık-temas yolu damlacık-hava yoluna evrilmiştir. Kuluçka süresi ortalama altı gün iken Delta varyantı ile 3-4 güne kısalmıştır. Bulaştırıcılık katsayısı (R0) 2,5-3 iken Delta varyantı ile 5-8’e yükseldi. Dolayısla bulaş daha hızlı ve yaygın hale gelmiştir. Aktif hasta sayısı da buna bağlı olarak daha yüksektir. Resmî istatistiklere göre aktif hasta sayısı küresel düzeyde 18 milyon, Türkiye’de 500 bin civarında seyretmektedir. Yüksek bulaş tehdidi varlığını sürdürmektedir. DSÖ salgın insidans eğrisinde, küresel düzeyde Ağustos’tan itibaren yaşanan son pikte, Nisan-Mayıs 2021 pikine göre vaka ve ölüm sayısının daha az olduğunu görmekteyiz.

“12 YAŞ VE ÜZERİNE COVID-19 AŞISINI UYGULAYAN ÜLKE SAYISI GİTTİKÇE ARTMAKTADIR. DAHASI 5-12 YAŞ ARASINDA AŞININ KULLANIMINA YÖNELİK ÇALIŞMALAR DA SÜRDÜRÜLMEKTEDİR. KÜBA VE ÇİN GİBİ ÜLKELER ÇOK DAHA ERKEN YAŞLARDA AŞIYA BAŞLAMIŞTIR”

COVID-19 Kalıcı Bağışıklık Bırakmıyor

Hastalığın kalıcı bağışıklık bırakmadığına dair veriler gittikçe artmaktadır. Alınan viral yük, hastalığın şiddeti ve konağın bağışık yanıtına bağlı olarak antikor aracılı koruyuculuğun uzayabildiği bilinmektedir. Yine de bu süre 6-9 ayla sınırlı gibi görünmektedir. Hücresel yanıt olduğu gösterilmiş olsa da salgın devam ettiği sürece hastalığa yeniden yakalanma şanssızlığımız artıyor. COVID-19’nin neden olduğu COVID- 19 hastalığı mevsimsel olmaması ve yıl boyunca görülebilmesi, bulaştırıcılık ve öldürücülüğünün yüksek olması, dolayısıya insidansının ve mortalite hızının da yüksek olması ile Influenza’dan farklılaşıyor. Bu özellikleri ile COVID-19, halen küresel düzeyde en büyük halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir.

“İKİ DOZ AŞIYI YAPTIRANLAR YÜKSEK GELİRLİ ÜLKELERDE NÜFUSUN %45’İNE ULAŞTI. DÜŞÜK GELİRLİ ÜLKELERDE %2,3 GİBİ KABUL EDİLEMEZ DÜZEYDE. SALGININ KONTROL EDİLMESİNDE İKİ DOZ AŞI YAPILAN NÜFUS ORANI İÇİN DAHA ÖNCE %70 EŞİĞİ ÖNGÖRÜLÜYOR”

COVID-19’a Karşı Çok Sayıda Aşıya Sahibiz…

Aşılar çok hızlı geliştirilmiştir. Virüse ait bilginin erken paylaşımı, moleküler genetik konusundaki gelişmeler ve aşı şirketlerinin iştahını kabartan pazarın büyüklüğü erken aşı geliştirilmesinde etkili olmuştur. Şu an kullanımda olan aşıların tümü inakatif aşılardır. Acil kullanım onayı alan tüm aşılar ölüm, yoğun bakım-solunum cihazı gereksinimi, hastaneye yatış sayılarını azaltmaktadır. Buna karşın enfeksiyona yakalanmadaki etkisi daha sınırlı görünmektedir. Aşılı da olsanız hastalığa yakalanma ve semptomsuz veya hafif klinikle geçirme olasılığınız devam etmektedir.

Ülkemizde uygulanan aşılar arasında olan Coronavac için serum antikor düzeyinin üçüncü ayda düşmeye başladığı, altıncı aydan sonra düşüşün daha fazla olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu nedenle üçüncü dozun yapılması ile ilgili öneriler genel kabul görmüştür. mRNA aşıları için de serum antikor miktarının altıncı ayda düştüğü, sekiz ve dokuzuncu aylarda düşüşün daha ciddi düzeyde gerçekleştiği gösterilmiştir. Bu nedenle üçüncü doz uygulama önerisi mRNA aşıları için de kabul görmeye başlamıştır. Hastalığın geçirilmesinde olduğu gibi mevcut aşılarla ve şu an uygulanan doz önerileri ile uzun süreli ve kalıcı bir bağışıklık elde edilemeyebileceği öngörülerek, önümüzdeki dönemde daha büyük nüfus kesimlerine rapel doz yapılması gereksinim haline gelebilecektir. 12 yaş ve üzerine COVID-19 aşısını uygulayan ülke sayısı gittikçe artmaktadır. Dahası 5-12 yaş arasında aşının kullanımına yönelik çalışmalar da sürdürülmektedir. Küba ve Çin gibi ülkeler çok daha erken yaşlarda aşıya başlamıştır. “Çocuklar aşılansın mı” sorusu önümüzdeki en önemli gündem olarak görülmektedir.

Aşıda patent/mülkiyet hâlâ devam etmekte, üretim şirketler aracılığıyla yapılmaktadır. Aşılar yüksek fiyatlarla satılmakta ve parası olmayan ülkeler aşı alamamaktadır. Yoksul ülkelere aşının sağlanması konusunda kurulan COVAX büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu projenin amacının daha farklı olduğu artık daha net görülmektedir. Aşıya erişim konusunda dünya halkları arasında eşitsizlikler ve ayrımcılıklar mevcut. İki doz aşıyı yaptıranlar yüksek gelirli ülkelerde nüfusun %45,4’üne ulaşmış iken, düşük gelirli ülkelerde %2,3 gibi kabul edilemez düzeyde. Salgının kontrol edilmesinde iki doz aşı yapılan nüfus oranı için daha önce %70 eşiği öngörülüyorken Delta varyantının yüksek bulaşıcılığı nedeniyle bu oranın artık %85’in üzerinde olması gerektiği kabul edilmekte, ancak bu hedefe ulaşılması tüm coğrafyalarda mı̈mkün olamayacaktır. Bu durum virüsün endemik dolaşımı anlamına da gelmektedir. Yine bu hedefe ulaşılıncaya kadar salgının kontrol altına alınmasında bütüncül önlemlerin ne kadar önemli olduğunu bizlere gösteriyor.

“Bütüncül Önlem” Yaklaşımı Öne Çıkıyor
Aşıya rağmen vaka ve ölüm sayısı yüksek hızda devam etmektedir. Bunda aşının tek koruyucu önlem olduğunun topluma dayatılması, diğer toplumsal önlemlerin neredeyse tamamından vazgeçilmesi ve uzamış pandemiye bağlı yorgun düşen toplumun daha serbest hareket edebilme özlemi etkili olmuştur. Aşıya rağmen virüs dolaşımının devam etmesi, aşının bulaştırıcılığı önleme konusunda sınırlı etkiye sahip olması toplumsal önlemlerin ne kadar önemli olduğunu ağır bedellerle birlikte hafızalarımıza kazımıştır. Toplumsal hareketlerde kısıtlama, kalabalıklaşmaların önlenmesi, kapalı mekânların havalandırılması (dışardan hava alan klimalarla), kapalı mekânlarda geçirilen sürenin kısa tutulması, fizik mesafenin 1.5-2 metre tutulması ve nitelikli maske kullanma (riskli bölgelerde N-95-FFP2/3, çift cerrahi maske, diğer yerlerde tek cerrahi maske) hâlâ kritik-yaşamsal önlemlerdir.

Ücretsiz maske, uygun nitelikte maske üretiminin denetlenmesi, havalandırma konusunda TMMOB gibi meslek odalarının, üniversitelerin, bağımsız kuruluşların vb. denetimine hâlâ imkân sağlanmamıştır. Halk, ulusal ve uluslararası standartlara uymayan, bulaşı önleme konusunda yetersiz ‘en ucuz’ maskeyi hem de günlerce kullanmak zorunda kalıyor. Okullarda temaslı-yakın temaslı için kritik kabul edilen maskeler, ne yazık ki denetlenmeyen koruyuculuğu düşük maskeler… Bilimsel bilgi ile yaşamın gerçeği bir kez daha çatışmalı olarak karşımızda durmakta…

Birinci Basamak Olmazsa Olmaz

Erken olası vaka bulma, riskli gruplarda periyodik test yapma, hasta kişilerin izolasyonu, temaslıların karantinası kritik halk sağlığı önlemleridir. Salgının başarısı, olası vakaların erken bulunması ve kontrol altına alınması ile doğrudan ilişkilidir. Birinci basamağın bunu merkeze alan bir stratejiye dönmesi dün olduğu gibi bugünde olmaz ise olmazlar arasında. Yapılması gereken bunlar olsa da filyasyonun ilaç dağıtımına döndüğü ve temaslı tespitinin oldukça düşük olduğunu biliyoruz. Dahası diğer ülke örneklerinde olduğu gibi hâlâ salgını hastanede karşılama stratejisininin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Parçalanmış sağlık hizmetleri, parçalanmış birinci basamak salgın kontrolünde çaresizlikleri biriktirmektedir. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile kıblesini artı değer kazanmaya döndüren sağlık hizmetleri ile salgın kontrolünün mümkün olmadığı her geçen gün daha net görünmekte. Salgından çıkışın da yeni pandemilerin önlenmesinin de yolu doğa ve toplum yararı esaslı sağlık politikalarındaki radikal değişimi zorunlu kılmaktadır.

“HIZLI ANTİJEN TEST SONUÇLARI, YAPILACAK OLAN DÜZENLEMELER ÇERÇEVESİNDE SAĞLIK BAKANLIĞI BİLDİRİM SİSTEMİNE GİRİLMELİDİR”

“COVID-19 TANISINDA HALEN EN ÖNEMLİ TANI TESTLERİNDEN BİRİ RT-PCR TESTLERİ OLMAKLA BİRLİKTE FARKLI GRUPLARIN SIK ARALIKLARLA TARANMASI AMACIYLA YAKLAŞIK 15 DAKİKADA SONUÇ VEREN YANAL AKIŞ PRENSİBİ İLE ÇALIŞAN COVID-19 HIZLI ANTİJEN TESTLERİ GELİŞTİRİLMİŞTİR”

15 Dakikada Sonuç Veren Hızlı Antijen Testleri

Delta varyantının varlığında salgının tüm hızıyla devam ettiği bu aşamada, semptomlu bireylere hızla tanı konması ve hastaların izolasyonlarının sağlanması, bulaş zincirini kırmak için temaslıların belirlenerek izlenmesi, önemini korumaktadır. Asemptomatik bireylerin, hastalığın bulaşma riskinin yüksek olduğu alanlarda çalışanların ve topluluk halinde bulunulan yaşam ortamlarındaki bireylerin periyodik aralıklarla hızlı ve uygun testler ile taramalarının yapılması virüs yayılımının kontrol altına alınması ve vakaların erken saptanması için gereklidir.

COVID-19 tanısında halen en önemli tanı testlerinden biri RT-PCR testleri olmakla birlikte farklı grupların sık aralıklarla taranması amacıyla yaklaşık 15 dakikada sonuç veren yanal akış prensibi ile çalışan COVID-19 hızlı antijen testleri geliştirilmiştir. Salgının bu aşamasında duyarlılık ve özgüllük oranları yüksek hızlı antijen tarama testlerinin belirli gruplarda belirlenmiş algoritmalar temel alınarak kullanılması, bulaştırıcı bireyleri hızla belirleyerek bulaşma zincirlerini kırmak için önemli bir fırsat sağlayacaktır. Semptomlu bireylerde tanı için RT-PCR testlerini, belirlenmiş gruplarda ise sık aralıklarla olmak koşulu ile tarama amaçlı hızlı antijen testlerini kullanarak salgın hızını kontrol etmek ve azaltmak mı̈mkün olabilir.

COVID-19 tanısında tüm dünyada kabul edilen altın standart test halen RT-PCR testidir. Bu bir yıllık süreçte tanı ve izlem açısından önemli katkısı olan RT-PCR testlerinin özel fiziki altyapı, laboratuvarda eğitimli insan gücü gerektiriyor olması ve pandemi koşullarında kısmen uzun sayılabilecek test sonuçlanma süreleri gibi bazı kısıtlılıkları olduğu bilinmektedir.

Hızlı antijen testleri; test sonuçlanma süresinin oldukça kısa olması (sıklıkla 30 dakika içinde), sınırlı ekipman gerektirmesi ve görsel olarak veya taşınabilir okuyucular ile sonuçları yorumlama kolaylığı sağlaması nedeniyle RT-PCR’a göre bazı avantajlar sağlamaktadır.

Hızlı antijen testleri;

  • Özellikle hastalığın bulaşma riskinin yüksek olduğu alanlarda (sağlık çalışanları, üretim sektörü ve fabrikalarda çalışanlar, tedarik zincirinde görev alanlar, dağıtım ve haberleşme çalışanları, toplu taşıma araç kullanıcıları, turizm sektörü, market çalışanları, mevsimlik tarım işçileri, şantiyede kalan inşaat işçileri gibi) çalışanlar için benimsenmelidir.
  • Özellikle işyerleri için bir test stratejisinin belirlenmesinde; işyeri hekimlerinin, enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının, tıbbi mikrobiyoloji uzmanlarının, halk sağlığı uzmanlarının, iş güvenliği uzmanlarının, işverenlerin, çalışanların sürece dahil edilecekleri bir yaklaşım benimsenmelidir.
  • Hızlı antijen saptama testlerinin işyerlerinde ve diğer ortak yaşam alanlarında kullanılması, COVID-19 yayılmasını önlemeyi amaçlayan işyerindeki mesleki güvenlik ve sağlık önlemleri ve toplumsal önlemler ile uygulanması durumunda tamamlayıcı olup, bu koşullarda kullanılmalıdır.
  • Hızlı antijen testleri için, nazofarengeal örnekler biyogüvenlik önlemlerinin sağlandığı koşullarda alınmalı ve test yapma konusunda eğitimli bir sağlık çalışanı tarafından uygulanmalıdır.
  • Test sonuçları konusunda açıklayıcı bilgilendirmeler yapılmalı, yanlış negatif sonuçların yalancı güven hissine yol açma olasılığına karşı gerekli önlemler alınmalıdır.
  • Hızlı antijen test sonuçları, yapılacak olan düzenlemeler çerçevesinde Sağlık Bakanlığı bildirim sistemine girilmelidir.
  • Belirtilmiş olan gruplar için bir test stratejisi uygularken, testler ücret talep edilmeksizin, güvencesiz çalışanlar da dahil olmak üzere hiçbir ayrım yapılmadan tüm çalışanlara/bireylere sunulmalıdır.
  • RT- PCR ile doğrulanmış pozitif test sonucu durumunda izolasyon dönemi süresince çalışanların iş güvencelerinin sağlanacağı ve ücretlerinin devam edeceği şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.

“SALGININ BAŞLAMASININ ÜZERİNDEN 18 AY GEÇMESİNE RAĞMEN COVID-19’A KARŞI ETKİNLİĞİ KESİN OLARAK GÖSTERİLMİŞ BİR ANTİ-VİRAL TEDAVİ HALEN YOKTUR VE TEDAVİNİN ESASINI DESTEK TEDAVİSİ OLUŞTURMAKTADIR”

Hâlâ Etkin Bir Antivirale Sahip Değiliz

Salgının başlamasının üzerinden 18 ay geçmesine rağmen COVID-19’a karşı etkinliği kesin olarak gösterilmiş bir anti-viral tedavi halen yoktur ve tedavinin esasını destek tedavisi oluşturmaktadır.

Salgın Kontrolü Antidemokratik ve Otoriter Eğilimli

On sekiz ayın ardından anti-demokratik salgın yönetiminde herhangi bir değişiklik yoktur. Meslek örgütleri, sendikalar, siyasi partiler, akademi, sağlık örgütleri salgın kontrolü çalışmalarına dâhil edilmemektedir. Tek adam rejimi salgın kontrolünde de devam etmektedir. Veriler paylaşılmamakta, hakikat gizlenmektedir. Salgın kontrolünde kritik rolü olan halk sağlıkçılar ve uzmanlık dernekleri HASUDER, paylaşılmayan verilerle ilgili uzun listeler hazırlamakta, ancak çalışmalarına cevap alamamaktadır. Bu durum güncel ve dinamik bir salgın kontrolünün de yaşama geçirilmesine engel olmaktadır.

COVID-19 krizi güvenlik politikaları için araçsallaştırılmış ve temel hakları tehdit eden uygulamalara sahne olmuştur. Türkiye’de pandemi yönetiminin tedbir paketleri İçişleri Bakanı tarafından açıklanmıştır. Bunlar “Sokağa Çıkma Kısıtlamaları Genelgesi”, “Yeni Kısıtlama ve Tedbirler Genelgesi” vb başlıklarda, sıra dışı ve istisnai kontrol önlemlerini içermektedir. Tek adam rejimi pandemiyi fırsata çevirmekten hiçbir zaman vazgeçmemekte, pandemi toplumsal muhalefetin önüne set çekme amaçlı kullanmaktadır. Toplumun salgınla başedebilmeye çalıştığı bir dönemde İstanbul Sözleşmesi kaldırılmakta, LGBTİQ’lar hedef gösterilmekte, toplantılar-grevler yasaklanmakta, savaş politikaları artırılarak devam ettirilmekte, doğa talanına yol açan yasal düzenlemeler yaşama geçirilmekte, işçilerin işten atılmasına ve sendikalaşmaya yönelik baskılara göz yumulmaktadır. Tüm bunlara karşı direniş de çok yönlü varlığını güçlendirerek devam ettirmektedir. Ekoloji aktivistleri, kadın mı̈cadelelesi, Boğaziçi Direnişi, yurtsuzlar hareketi vb. yanında yeni sendikalaşan alanlar ile emek mïcadelesi hareketlenmektedir.

Pandemi Evrensel, Salgın Kontrolü Ulusal

Pandemi mücadelesi ne yazık ki ulusal çapta yürütülmektedir. Küresel bir strateji benimsenmiş değildir. DSÖ’ye rağmen üçüncü doz ertelenerek tüm dünya nüfusunun en az bir doz aşı yapılması gerçekleştirilememiştir. Kapitalist dünya, emperyalizmin varlığı bir kez daha sert tokatını insanlığın yüzüne patlatmıştır. Sınıflı toplum, sömürgecilik ve kapitalizmin hareket yasaları, sermayeler arası kızışan rekabet, yükselen aşı diplomasisi vb. bir çok durum pandemi kontrolüne en büyük engelleri teşkil etmiştir. Sermayenin hegemonyasında pandemi kontrolü stratejilerine karşı küresel dayanışmayı öne çıkaran toplum ve doğa yararına bir strateji önümüzde öncelikli görev olarak durmaktadır.

Sağlık Emekçilerinin Mïcadelesi Yeniden Şekilleniyor

Sağlık emekçileri pandemiden en çok etkilenen meslek grupları içindedir. Salgının hastanelerde karşılanması ile artan iş yükleri nedeniyle çok sayıda sağlık emekçisi hastalığa yakalanmış ve hayatını kaybetmıştir. Artan yüke karşı çalışma koşullarını uygun hale getirme çabası bir türlü devreye girmemiştir. Bu durum en somut istifalarla kendini göstermiştir. Yaygın olan ise sağlık emekçilerinin “tükeniyoruz” çığlığı olmuştur. Ne yazık ki bu çığlık sağlık alanında artan işsizlik, atama bekleyen binlerce sağlık emekçisi, asgari ücretin reel olarak erimesi gibi gerçekliklerin varlığı nedeniyle iktidar tarafından önlem alınması gereken bir sorun olarak görülmemiştir. İktidar sağlık emekçilerini muhattap olarak kabul etmemektedir. Pandeminin çalışma alanlarında yeni sorunlara yol açmadığı, mevcut sorunların daha fazla ve daha derin yaşandığı sağlık emekçileri tarafından dile getirilmektedir. Bu sorunlarla nasıl mı̈cadele edileceği kritik bir tercih olarak sağlık emekçilerinin önünde durmaktadır. Bu sorunların “artıp azalması ile mi mücadele edileceği” yoksa “sorunların ortadan kaldırılması için mi mücadele edileceği” yanıtlamamız gereken soru olarak önümüzde durmaktadır. Eğer sorunların düzeyi ile mïcadele yöntemi seçilirse bu, çalışma alanımızda ilk olmadığı gibi son pandemi de olmayacaktır. Örgütlü ve sorunların varlığına karşı koyuş ise pandemilerin çalışma alanlarımızda yaşanmasını engelleyecektir.

“AŞIDAKİ PATENT VE MÜLKİYET TARTIŞMASI DIŞINDA PANDEMİNİN SİYASAL-EKOLOJİK-KÜLTÜREL-EKONOMİK YÖNÜ İLE İLGİLİ ÇOK AZ ŞEY DİLE GETİRİLEBİLMİŞTİR. PANDEMİNİN KONTROLÜ TAMAMEN TIBBİLEŞMİŞTİR”

Bireyselleşen Tepkiler Önemli Gündemdir

Pandemiye zemin hazırlayan kapitalist modernite salgının kontrol altına alınmasına da engeldir. Dahası kapitalizm, yaşadığı çoklu krizi pandemiyi fırsata çevirerek aşma çabası içindedir. Aşıdaki patent ve mülkiyet tartışması dışında pandeminin siyasal-ekolojik-kültürel-ekonomik yönü ile ilgili çok az şey dile getirilebilmiştir. Pandeminin kontrolü tamamen tıbbileşmiştir. Tıbbileşen salgın kontrolü dahi eşitsizlikler ve ayrımcılıklarla devam etmektedir. Bu tabloyu görünür kılma konusunda çabalar oldukça yetersiz kalmaktadır. Salgını kontrol altına alamayan sağlık hizmetleri, bunun müsebbibi neoliberal sağlık reformları toplumun gündeminde değildir.

Tıbbileşen salgın kontrolünde bireyselleşen tepkiler önemli gündemdir. Bunu aşı karşıtlığında, ilaçlarda, sağlık kurumlarına başvurularda, koruyucu önlemlerin kullanımında görmekteyiz. Neredeyse toplumdaki her insan bir sevdiğini COVID-19 nedeniyle kaybetmesine karşın pandeminin kontrol altına alınmasında toplumsal davranış yerine bireyci tutum ve davranışlar ön planda kalmıştır. Hem gerici-muhafazakâr karşı çıkışlar hem kapitalist şirketler ve kapitalist tıbbı hedef alan antikapitalist karşı çıkışlar, hem de özgürlükler üzerinden karşı çıkışlar salgın kontrolündeki önlemler konusunda bir araya gelmiştir. Buna karşın kapitalizmi alaşağı etmeye yönelik bir tutum ve davranış dikkatleri çekmemektedir.

Yol Haritası

Patriyarkal kapitalizme karşı yeni yaşamın inşasına yönelik mücadele pandeminin erken döneminde daha görünürken günümüzde çok daha cılızdır. Bu konuda farklı coğrafyalarda yürütülen mücadelelerin bilgisinin ortaklaşması sağlanamamaktadır. Aşıda toplumsal mülkiyet ve patentin kaldırılması konusunda dahi ortak güçlü bir mücadele yaratılamamıştır.

Sömürge coğrafyalarda çok daha sert geçen salgın, Avrupa’daki salgın kadar gündeme gelmemiştir. Benzer durum Ortadoğuda savaş bölgelerinde, Kıta Afrikasında sert geçen salgına sessizlikte de kendini göstermiştir.

Kamu çalışanları, işçi sınıfının çalışmaya devam etmesi konusunda sermayenin sosyal cinayetlere yol açan stratejisine sessiz kalmıştır. Önlemler konusunda olanakları olan toplumsal kesimler, olmayan toplumsal kesimleri suçlar pozisyonlara yönelmiştir. Bu tutum sendikalar, meslek örgütleri, uzmanlık dernekleri ve siyasi partilerde dahi kendini göstermiştir.

Pandeminin güncelliği bizleri yeni bir toplumsallığa davet etmektedir. Pandemi kontrolü ve pandemiler çağını karşılamak için toplumsal olarak hareket etmemiz zorunlu gözükmektedir. Bu gerçeklik aynı zamanda radikal değişiklikleri de dayatmaktadır. Sermayenin ve otroiter güçlerin çıkarları değil toplum ve doğa yararının öne çıkartılması gerekmektedir. TTB’nin son genel kurulunda dile getirilen ‘’Kapitalizme, patriyarkaya, ekolojik krizlere, pandemilere karşı toplumsal sağlık mücadelesi’’nin büyütülmesi yaşadığımız gün ve geleceğimiz için bize bir yol haritası sunmaktadır.

Sayı: 7

7 2

Sağlık Turizminde USHAŞ Dönemi Başladı

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, sağlık turizmi kapsamında ülkeleri dışına çıkan yıllık 30 milyon insan trafiğinden söz ediliyor. Dünyadaki sağlık turizmi harcamaları ise yaklaşık 500 Milyar Dolar ile ifade ediliyor.

Bakanlığın 2018 yılı ilk 6 aylık verilerine göre, sağlık turizmi kapsamında Türkiye’ye gelen turist sayısı 178 bine yakın. Bunun çoğu, 178 bine yakını (yüzde 67) özel hastanelere gelmiş, ortalama 56 bini de (yüzde 24) kamu hastanelerini tercih etmiş. Pastanın yüzde 9’unu da üniversite hastaneleri oluşturuyor.

En Çok Başvuru Deri ve Zührevi Hastalıklara

2018 yılı ilk 6 ay medikal turizm kapsamında hizmet alan hastaların geldikleri ilk 10 klinik sırasıyla: Deri ve zührevi hastalıklar, göz hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, tıbbi onkoloji, iç hastalıkları, estetik cerrahi, ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, kardiyoloji ve son olarak kulak burun ve boğaz.

USHAŞ Yurt Dışında Hastane Açabilecek

Sağlık turizmi, artık sadece özel hastanelerin değil kamunun da gelir kapısı! Geçtiğimiz günlerde yasal mevzuatı tamamlanarak hayata geçirilen Uluslararası Sağlık Hizmetleri Anonim Şirketi (USHAŞ), sağlık turizmine ilişkin politika ve stratejiler üretmek üzere kuruldu. Uluslararası hasta kabul eden işletmelerin hizmet standartları ve akreditasyon kriterleri artık USHAŞ’ın sorumluluğunda olacak; şirket bu konuda Bakanlığa önerilerde bulunacak.

Kamunun bu atılımı ile Türkiye, sağlık turistini sadece kendi ülke hastanelerine kabul etmekle kalmayacak; hastanecilik tecrübe ve birikimlerini yurtdışına taşıyacak.

Yurt dışında sağlık kuruluşu açmak, işletmek, ortaklık kurmak ve iş birliği yapmak gibi faaliyetler USHAŞ tarafından koordine edilecek.

Sağlık turizmi pastasına kamunun da ortak olması özel sektör yatırımcılarını tahmin edileceği üzere pek memnun etmiyor. Gelir kaynağı bir yana bırakılırsa USHAŞ’ın sağlık turizmi yapan hastaneler ve özellikle aracı şirketlere yetkilendirebilecek olması sevindirici bir gelişme… Bu alanda faaliyet gösteren aracı kurumlar yerli turiste bile güven vermekten uzak!

Güneşin Patenti Alınabilir mi?Güneşin Patenti Olmaz!

ekran goruntusu 2021 06 03 123541

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “ÇOCUK FELCİ AŞISININ MUCİDİ BİLİM İNSANI JONAS SALK’UN KENDİSİNE BU İŞTEN PARA KAZANMAK, PATENT ALMAKLA İLGİLİ RÖPORTAJ SORUSUNA VERDİĞİ YANIT: ‘GÜNEŞİN PATENTİ OLMAZ, GÜNEŞİN PATENTİ ALINABİLİR Mİ?’ ŞEKLİNDE OLDU”

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK), Türk İmmünoloji Derneği, Türk Farmakoloji Derneği (TFD), Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD), Sağlık İçin Sosyal Bilimler Derneği (SASBİL), Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı (SSYV) ile Türkiye Milli Pediatri Derneği, 31 Mayıs 2021 tarihinde “Türkiye’de Bağışıklama Hizmetlerinin Durumu ve Öneriler” başlıklı bir çevrimiçi panel düzenledi.

TTB Aşı Çalışma Grubu’ndan Prof. Dr. Muzaffer Eskiocak şöyle konuştu:

“Türkiye’de bağışıklama ile ilgili çok başarılı deneyimler var. Bu başarılı deneyimler bize bağışıklama hizmetlerini daha etkin bir şekilde sunabileceğimizin de kanıtıdır. Şimdiye kadar bazı hastalıkların kökünü kazıdık, bazı hastalıkları elimine ettik, çok az görünür duruma getirdik. Bunları korumak için ve covid- 19 salgınını kontrol altına almak için daha etkin bir bağışıklama hizmeti sunmaya ihtiyacımız var.

Sağlığı korumak, sürdürmek, dayanıklılığı artırmak için sağlığın sosyal belirleyicilerinin iyileştirmesi çok önemli ama aşılamayla hastalığın kökü kazınabilir. Mesela çiçek hastalığının kökü kazındı. Bu temel korumada anlayış, insanların risk etmenleri ile hastalıkların kökenleri ile nedenleri ile karşılaşmalarını önlemektir. Yeni bir enfeksiyon hastalığının çıkışını önlemek bağlamında temel koruma için yapabilecek çok şeyimiz var. Hastalıklar da karşılaşmayı önlemek bağışıklama ile direnci arttırmak birincil koruma önlemi olarak önemli! Yeni yeni dile getirilen bizim için de biraz yeni diye söyleyebileceğim bağışıklama ile özellikle bazı hastalıkların grip, pnömokok gibi bazı hastalıkların, eşlik eden hastalıklara eklenmesi ile ölümcül olabileceği bilindiği için erkenden önlem almak yani grip aşısını pnömokok aşısını yaptırmakla ikincil koruma sağlanabilir. Yani hastalık yönetim sürecine erkenden aşıyı yerleştirmekle ikinci korumanın sağlanabileceği bizim için yeni! Buna karşın 2020 sonbaharına girerken grip aşısıyla ilgili epey sorunumuz oldu. Umuyorum ve diliyorum ki bu sene aşı tedariği ile ilgili sorunumuz çözülmüştür ve bu eşlikçi hastalıkların olduğu kişilere bu aşıları yaptırmakta sorunumuz olmaz.

Aşılama Haktır, Aşılanma Ödevdir

Aşılama bir haktır, aşılanma bir ödevdir. 1970’lerden bu yana Dünya Sağlık Örgütü ısrarla diyor ki: Aşıyla, önlenebilir hastalıklardan arınmış bir ortamda doğmak ve büyümek haktır. Bu çocuklar için tanımlanmış bir hak gibi. Ama yaşam boyu bağışıklamaya evrildi Dünya Sağlık Örgütü’nün anlatımı ile. Çünkü aşılama ile sağlık geliştirilir. Sağlık korunur, engellilik önlenir, erken ölümler önlenir, yaşamda kalmaya katkı sağlar.

Aşılanma hakkının sahibi yurttaşlar, sağlayıcısı belli; Devlet aşıyı temin eder, aşıyla ilgili sistemi oluşturur ve dayanışmayı sağlar, aşıyı yapar, yurttaşlar da bu sağlanan hizmeti alır ve dayanışma içinde sağlık örgütüne destek olur. Bağışıklık deyince aslında ya da aşılanma diyince hep dışarıdan bir şey gibi düşünülür ama bağışıklık vücudun bir savunma mekanizmasıdır. Hastalık etkenleri ile baş edebilmek için doğuştan bağışıklık sistemleri harekete geçilir. Hastalanma yoluyla edindiğimiz bağışıklığa doğal bağışıklık diyoruz ama aşılanma ile ilgili edindiğimize de yapay bağışıklık diyoruz.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “DOĞAL BAĞIŞIKLIK COVİD-19’DA BİR SÜRELİĞİNE (3- 6 AY) KORUMA SAĞLAR. AŞININ SAĞLADIĞI KORUYUCULUĞUN 6- 7 AY DOLAYINDA OLDUĞUNU BİLİYORUZ. EĞER KİŞİLERİ AŞILARSAK AŞININ TÜRÜNE VE ÖZELLİĞİNE GÖRE DİRENÇLİ OLMASINI, HASTALIKTAN KORUNACAK BİR DİRENCİN OLUŞMASINI SAĞLAYABİLİRİZ”

Covid-19 Aşı ile Önlenebilir

Doğal bağışıklık covid-19’da bir süreliğine koruma sağlar. Bugün için bilgimiz 3- 6 ay arası bir süre! Net olarak bilmiyoruz ama aşının sağladığı koruyuculuğun 6- 7 ay dolayında olduğunu biliyoruz. Eğer kişileri aşılarsak aşının türüne ve özelliğine göre dirençli olmasını, hastalıktan korunacak bir direncin oluşmasını sağlayabiliriz. Ama onun da süresinin 6 – 7 ay ile sınırlı olduğunu söylemek istiyorum. Bunun anlamı şu: Eğer biz bağışıklamayı yaygınlaştırmaz, sürekli kılmaz isek hastaların dirençleri bir süre kaybolacaktır; aşının sağladığı direnç bir süre sonra kaybolacaktır ve tekrar duyarlı olacaktır insanlar… Yani covid-19 hastalığını sürekli toplumda görmek durumunda kalacağız. Oysa biz böyle bir şey istemiyoruz. Bu önlenebilir mi? Teorik olarak mümkün. Çünkü covid-19 aşı ile önlenebilir bir hastalık olarak biliniyor.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “BAĞIŞIKLAMA KONUSUNDA ÜLKEMİZ KAZANIMLARINIZIN COVİD-19 SALGINIYLA YİTİRİLMESİNİ İSTEMİYORUZ. BÖYLE BİR ŞEY İÇİN YETERİNCE VE ZAMANINDA AŞI SAĞLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR”

Aşılama Deneyimimiz

Ülkemiz deneyiminin bağışıklama ile ilgili kazanımlar sağladığını söylemiştim. Tifüs hastalığı, birinci ve ikinci dünya savaşlarında ülkemizde üretilen aşılarla sorun olmaktan çıktı. 1950’lerin sonunda çiçek hastalığı, sorun olmaktan çıktı. 1998’de son çocuk felci vakasını gördük; bu da sorun olmaktan çıktı. Yenidoğan tetanosu vakaları 2009’dan bu yana eliminasyon düzeyinde! Eliminasyon deyince belli bir sıklığının altına düşürmeyi kast ediyoruz. Çok yakın zamanda Dünya Sağlık Örgütü, 2019 da kızamıkçığın eliminasyonuna dair değerlendirme yaptı. Difteri ve tetanos hastalıklarını da çok az görmeye başladık ve bu hastalıklarla ilgili kontrolün dışında kültürel olarak korumayı başarabildiğimiz koruma kültürünü yerleştirebildiğimizi de ümit ediyoruz. Bağışıklama konusunda ülkemiz kazanımlarınızın covid-19 salgınıyla yitirilmesini istemiyoruz. Böyle bir şey için yeterince ve zamanında aşı sağlamaya ihtiyacımız var.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “İNSANLIK ÖLMESİN DİYE, PATENT KALDIRILSIN DİYE EN AZINDAN COVİD-19 AŞILARINDAKİ PATENTİN DÜNYA HALKLARININ AŞIYA ERİŞİMİNİN ÖNÜNDE ENGEL OLMASINI ÖNLEMEK İÇİN ŞU ANDA KAMPANYALAR YÜRÜTÜLÜYOR. EPEY DE MESAFE KAT EDİLDİ”

Güneşin Patenti Olmaz

Yeterince ve zamanında aşı sağlamakla ilgili olarak çocuk felci salgını sırasında keşfedilen çocuk felci aşısını anımsadım; Bunun mucidi bilim insanı Jonas Salk’un kendisine bu işten para kazanmak, patent almakla ilgili röportaj sorusuna verdiği yanıt aklımızda: ‘Güneşin patenti olmaz, güneşin patenti alınabilir mi?’ Bu insanlığın malı ve yaşam hakkı tüm insanlığın; insanlık ölmesin diye artık patent kaldırılsın diye en azından covid-19 aşılarındaki patentin dünya halklarının aşıya erişiminin önünde engel olmasını önlemek için şu anda kampanyalar yürütülüyor. Epey de mesafe kat edildi.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “BİLİYORUZ Kİ KENDİ AŞINIZI YAPMIYORSANIZ ŞAYET PARANIZ DA OLSA PAHALIYA DA OLSA AŞIYA ERİŞİMİNİZ ZORDUR. AŞI MİLLİYETÇİLİĞİ OLARAK İFADE EDİLİYOR KİMİ ÜLKELERİN YAPTIĞI… KENDİ İHTİYACININ ÇOK ÖTESİNDE AŞI ALIMI YAPMALARI AYIPLANDI. ANCAK O ÜLKELER KENDİ TOPLUMLARINI BU ARADA AŞILAMIŞ OLDULAR”

Aşı Milliyetçiliği

Aşı üretimi ile ilgili bir kısıtlılık olduğunu hep biliriz. Yeni aşılar için böyle bir kısıtlı olacağını da düşünmek yanlış değil. Öngörü bir miktar bir miktar da zamanla yarış. 19 Kasım 2020 itibariyle dünyada hangi aşılardan, hangi ülkeden kişi başına ne kadar sipariş verildiğini biliyoruz. Biliyoruz ki kendi aşınızı yapmıyorsanız şayet paranız da olsa pahalıya da olsa aşıya erişiminiz zordur. Herkes kendi ülkesinin gereksinimini önceliyor. Eleştirel bir bakışla aşı milliyetçiliği denildi. Kimi ülkeler, kendi ihtiyacının çok ötesinde aşı alımı yaptı ve bu ayıplandı. Ancak o ülkeler kendi toplumlarını bu arada aşılamış oldular. Ellerindeki fazla aşıya da diplomatik değer ekleyerek diplomatik ilişkiyi geliştirmeyi kolaylaştıran bir araç olarak gündeme getirdiler.

Türkiye Aşı Sözleşmesi Yaptı mı?

Türkiye aşı sözleşmesi yaptı mı? Yaptı. UNICEF’in sayfalarında 270 milyon doz aşı sözleşmesi yaptığımız yazıyor. 100 milyon dozu Sinovac aşısı, 90 milyon dozu Pfizer-Biontech aşısı ve 50 milyon dozu Sputnik aşısı olmak üzere… Biontech’in 30 milyonunun opsiyonel olduğu belirtiliyor. Ancak gelen aşı miktarının 27 milyon doz civarında olduğunu söylemek istiyorum. Türkiye sağladığı aşılardan Kıbrıs’a, Libya’ya ve Bosna Hersek’e aşı desteğinde bulundu.

Daha Çok Bilgiye İhtiyacımız Var

Türkiye aşı üretmeye çalışıyor. Türkiye’nin üretmeye çalıştığı klinik aşamada olanlardan 4 aşı var şu anda; Erciyes Üniversitesi’nin geliştirmekte olduğu aşı Faz 2’de gibi görünüyor. Basından Faz 3 de ilgili bilgiyi okumuş idik. Covid-19 aşılamasının hastalığı ve enfeksiyonu önlemede etkilerinin yüzde olarak farklılaştığını biliyoruz. Ancak şimdiye kadarki gördüklerimiz, aşıların ağır hastalık ve ölümü etkilemede daha başarılı oldukları şeklinde! Covid-19 aşısı için Türkiye’deki ölümlerden, en azından sağlıkçı ölümlerinden görüyoruz. Ancak Faz 3 hızlandırılmış aşı uygulaması sonrası izlem sonuçlarının paylaşımıyla ilgili daha çok bilgiye ihtiyacımız var.

Aşılar, ölümleri önlemede etkilidir. Dünya örneklerinden söylemek mümkün; aşı oranları arttıkça yani iki doz aşılaması bitenlerin sıklığı arttıkça ölümler azalıyor. Türkiye’de keskin bir düşüş yok ama yine bu etkiyi görebiliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü aşı önceliklendirmesi ile ilgili bir rehber yayınladı. Türkiye de onun üzerinden bir önceliklendirme yaptı, aşılamaya başladı. Hemen hemen tüm ülkelerde yaşlılar ve sağlıkçılar ilk aşılanan gruplar oldu. Aşı sağlama arttıkça diğer fazlara geçilecekti ve ülkeler temin ettikleri aşılar bağlamında da bir aşılama stratejisi yürütecekti.

Ağır hastalık ve ölümleri azaltmak için; yaşlı ve kronik hastalığı olanlara, çalışanlara, virüsle karşılaşma riski yüksek olan ve karşılaştığında ölümcül olacaklara aşı yapmak öncelendi. Ancak bu aşamada normalleşme, covid-19 öncesi yaşama geri dönüş beklentileri olunca aşılamanın kapsamı, derinliği, genişliği farklılaşmaya başlayacak. Hastalığın elimine edilebileceğine yönelik deneyimlerimiz böyle bir strateji de tartıştırmayı uygun görür. Yakınlarda 12 yaşın üstündekilerin de aşılanabileceğine dair Pfizer’in yayınları oldu.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “HASTALIK ELİMİNASYONU İÇİN TEK DOZ BİONTECH’İN YAYGIN UYGULAMASI TARTIŞILABİLİR Mİ? NEDEN OLMASIN? ANCAK BÜTÜN BU TARTIŞMALARIN KARAR MEKANİZMASINDA BİLİM İNSANLARININ ARTILARINI, EKSİLERİNİ, ÜLKE OLANAKLARINI, KAYNAKLARINI İYİCE TARTIŞIP AŞI SAĞLAMAYLA İLGİLİ SÜRECİ DE GÖZ ÖNÜNE ALARAK DURUMU BİRLİKTE KARARLAŞTIRMALI VE SÜRECİ YÜRÜTMELİDİR”

Aşılama Stratejileri

Hastalığı elimine etmek için aşılama stratejilerinde değişiklik olur mu? Hemen şunu anımsatmak istiyorum. Kızamık ile baş etmek için aşı etkinliği daha düşük olsa da 9 aylıklara hatta 6 aylıklara kadar yaygın bir aşılama ya da virüs dolaşımını önlemek için ileri yaşlara; kimisi askerler, organize topluluklar dahil, aynı zamanda kısa sürede yoğun bir aşılama söz konusudur… Aynı şekilde çocuk felcinde, bir üst dolaşımı durdurmak için deneyimlerimiz var. Hastalık eliminasyonu için tek doz Biontech’in yaygın uygulaması tartışılabilir mi? Neden olmasın? Ancak bütün bu tartışmaların karar mekanizmasında bilim insanlarının artılarını, eksilerini, ülke olanaklarını, kaynaklarını iyice tartışıp aşı sağlamayla ilgili süreci de göz önüne alarak durumu birlikte kararlaştırmalı ve süreci yürütmelidir.

Aşılamalanın Bölgelere Göre Durumu

Öyle görünüyor ki aşılama tek başına yeterli değil, hele ki aşı sağlamanın kısıtlı olduğu dönemlerde virüs dolaşımını durdurmak için ek önlemlerin, ilaç dışı önlemlerin, mutlaka sıkı bir şekilde uygulanması gerekiyor. 24 Şubat 2021 itibariyle tüm sağlık çalışanları ve 65 yaş üstü için bölgelerimize göre aşı yapılma oranları yüzde 84,5 ile yüzde 54.65 arasında değişiyor. Bu oldukça yüksek bir fark ve bir eşitsizlik tablosu gibi gözümüzün önünde olmalı. Sonradan tamamlanmış olduğunu umarız. Ama bugün için bunu değerlendirebilme şansımız yok. 65 yaş üstü ve sağlık çalışanları aşılamalarının en iyi ve en kötü durumda olduğu bölgeler; Kuzeydoğu Anadolu ve Orta Anadolu bölgesini görüyoruz.

Bugün itibariyle Sağlık Bakanlığının web sitesinde aşıyla ilgili veriler şu şekilde görülüyor: Birinci doz, ikinci doz, toplam doz. Oysa bizim daha çok fazla bilgiye ihtiyacımız var ve ne yazık ki bu bilgiden daha fazlasına ulaşamıyoruz. Birinci doz ve ikinci doz seçimleri eldeki aşı tedarik ve stokuna bağlı olarak farklılaşıyor. Bu farklılaşma kapasitemizin tümünü kullanamadığımızı bize gösteriyor ve yüz kişi başına ne kadar aşı yaptık? Kimi zaman birinci doza kimi zaman ikinci doza ağırlık verdik. Eldeki aşı durumuna göre sinovac ile başladık. Biontech ile devam ediyoruz. Aşılamayla ilgili çalışmalarımızın nasıl bir yöne evrileceğini Haziran ayı içinde net olarak göreceğiz. Eliminasyon için birinci dozu mu ya da ölüm riski, bulaşma riski yüksek olanların aşılanacağı bir ve ikinci doz aşıları tamamlayacağı bir süreci seçeceğiz? Bunu bilemiyoruz ama bu karar alma sürecine toplumun, bilim insanlarının, uzmanlık derneklerinin katılması ne kadar iyi olur diye söylemeden edemeyeceğim.

Aşı Sonrası Yan Etkiler

Aslında aşıya devamsızlığı konuşmak isteriz. Aşıya devamsızlığı konuşacak bir veri elimizde yok. Aşı sonrası yan etkiler de ilgili çok konuşuldu. Hemen şunu söylemek istiyorum; Manisa Celal Bayar Üniversitesi verilerini paylaştı. Sanko Üniversitesi paylaştı ve İstanbul Tabip Odası online bir çalışma yaptı. Onun verilerini sunacağım. Yan etki görülme sıklığı benzer… Birinci aşıdan ikinci dozdan sonra yüzde 30’larda en çok görülen yakınma ağrı, sistemik hastalık ya da sorun olarak da baş ağrısı, yorgunluk, kas ağrısı… Ancak hekime gitme, bir sağlık kurumuna başvurma ihtiyacı yüzde birden daha az! Yani endişelenildiği gibi bir aşı sonrası istenmeyen etki görülmedi.

PROF. DR. MUZAFFER ESKİOCAK: “HASTANELERE EK OLARAK İŞYERİ SAĞLIK BİRİMLERİNDE DE AŞI YAPILABİLMELİ. ÇÜNKÜ YENİ BİTEN KAPANMA DÖNEMİNDE 16 MİLYON DOLAYINDA İNSAN ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİ. ÇALIŞANLARIN COVİD-19’A KARŞI KORUNMASI İLE İLGİLİ MUTLAKA YAPACAK ÇOK ŞEYİMİZ OLMALI!”

Aşı Kararsızlığı

Aşı kararsızlığı ülkemizde bir sorun idi. Rutin aşılama için gittikçe büyüyen bir sorun idi. Covid-19 aşılamasıyla ilgili dünyada bir sorun bekleniyor gibi ancak zaman içinde azaldığını görüyoruz. Türkiye’de kamuoyu anketlerinde soruluyor; aşı kararsızlığını önlemek güven sağlayan bir sağlık çalışanı ilişkisi ile olur. Yani hizmetin sürekliliği güven sağlar. O güven aşı kararsızlığını önler. Covid-19 aşılamasına karşı kararsızlığın en yüksek olduğu yaş grupları 25 – 44 yaş grubu… Bunlar aynı zamanda üretimde olanlar. Öyle olunca da bizim özel bir çalışma yürütmemiz gerekecektir. Yüksekokul ya da daha fazla eğitimde olanlar için kararsızlığın az olduğunu söylemek yanlış değil. Bilgi, kararsızlığı önlüyor. Kararsızlık zaman içinde azalıyor mu? Evet. Tıp öğrencilerinde de yapılmış bir çalışmaya göre, Ankara Tıp’tan bu öğrencilerin de yüzde 11’i kararsızmış; etkin bir bilgilendirme ile hocalarının bunu çözeceklerini biliyoruz.

Hastaneler bu dönemde aşı yapmak için tek bir hizmet sunum birimi olarak devreye girdi. Çok iyi de oldu. Çok da iyi bir kararla girildi. Ancak sadece hastanelerle yetinilmemeli; işyeri sağlık birimlerinin de süreç içinde değerlendirilmesi çok önemli olacaktır. Çünkü yeni biten kapanma döneminde 16 milyon dolayında insan çalışmaya devam etti. Çalışanların covid-19’a karşı korunması ile ilgili mutlaka yapacak çok şeyimiz olmalı!

Yaşam boyu bağışıklama deyince özellikle grip aşısı, gebelerde domuz gribi döneminden öğrendiğimiz bir ölümcüllük durumu, var. Grip aşısı gibi aşı takvimine eklendi ama etkin bir şekilde yürütülmesi için daha çok şey yapılması gerekiyor. Grip aşısı pnömokok aşısı 65 yaş üstü yurttaşlarımız için geri ödeme kapsamındadır. Ancak bunun da erişiminin güç olduğunu biliyoruz. Aşı sağlama ile ilgili güçlük olduğunu biliyoruz. Bunu hem sağlık çalışanlarının hem Sağlık Bakanlığı’nın geliştirmek için epey yol kat etmesi gerekecek.

Enfeksiyon Zincirini Kırmak Gerekli

Toplum bağışıklığı bu dönemde çok konuşuldu. Toplum bağışıklığını özellikle enfeksiyon zincirini kırmak gerekli. Salgın var, aşılamayla ilgili sorunumuz var. Toplum bağışıklığı sağlayacak düzeyde aşının birinci dozunun yapıldığı il sayısı 54. İkinci doz aşının yapıldığı yani enfeksiyon zincirini kırabilecek düzeyde olduğu il sayısı sadece 20. Yapmamız gereken şey yaşlılarda grip aşılaması… Bu oran Türkiye’de yüzde 7 civarında ve çok artırmamız gerekiyor. Hem covid-19 olmadan önce hastalığın ölümlere, yoğun bakım gereksinimine katkısını önlemek için bu aşıya ihtiyaç var. Hem covid-19 hem grip sorunuyla karşılaşmamak için 2021 sonbaharına hazırlık özel bir önem taşıyor.

Aşı Haberciliğinde Özenli Davranış

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanlar için güvenli yaşama, çalışma ve eğitim ortamı sağlamamız gerekiyor. Salgını sürdürülebilir kılma yerine elimine etme politikası tercih edilmeli. Bunlar için: Sağlığı geliştirme ve koruma hizmetlerinin canlandırılması, sürdürülmesi, aşılama ivmesinin arttırılması, aşılamada eşitsizliğin giderilmesi, toplumun salgın yönetimi sürecine katılımının sağlanması, bilimsel rehberlik, kamusal sorumluluk, aşı haberciliğinde özenli davranış sergilemek benimsenmelidir.

Ne var ki, Covid‐19’a karşı aşılama, yaşama hakkını sürdürmede gerekli ancak yeterli değildir. Yürütülmekte olan diğer halk sağlığı girişimlerinin (evde kalma, diğer insanlarla arada koruma mesafesi bırakma, el yıkama ve maske takma) güçlendirerek sürdürülmesi şarttır. Kimseyi yaşamsal gereksinimlerini karşılamak için hastalıkla maruz kalma ve yayma riski arasında seçim yapma durumunda bırakmadan virüsle karşılaşmanın önlenmesi ve eşitsizlik mağdurları yaratmadan toplum bağışıklığı sağlayacak ve sürdürecek bir aşılama sağlanmalıdır.

Aşı Savunma Etkinlikleri

Aşıya yönelik kararsızlık, aşılamamada kararsızlık oluşmayacak ya da önlenebilecek bir platforma gönüllü bir katılımla olur. Ancak tabii kurumsal bir katılım, görevlendirilmiş temsilcileri aracılığıyla yürütülür ve sonuçta bu platformda çalışacak olanların ilaç endüstrisi ile yani birilerinin kar amacı ile ilişkilerinin olmadığını beyan etmeleri gerekir. Hükümet de dahil olmak üzere bilim dışında bir yönlendirmenin etkisi altında olmadıklarını beyan etmeleri gerekiyor.

DR. VEDAT BULUT: “REFİK SAYDAM HIFZISIHHA ENSTİTÜSÜNÜN BUGÜN OLMAMASININ BEDELİNİ ÇOK AĞIR BİR ŞEKİLDE ÖDÜYORUZ. REFİK SAYDAM HIFZISIHHA ENSTİTÜSÜ YENİLENMİŞ OLSAYDI, TEKNOLOJİSİYLE DÜNYADAKİ AŞI TEKNOLOJİLERİ İLE BAŞAT ÇALIŞMA YÜRÜTMÜŞ OLSAYDI, BUGÜN BU SORUNLARI YAŞAMAYACAKTIK”

Türk Tabipleri Birliği Genel Sekreteri ve İmmünoloji Uzmanı Dr. Vedat Bulut şunları kaydetti:

“Şunu belirtmem gerekir ki Türkiye çok köklü bağışıklama hizmetleri geçmişine hafızasına sahiptir… Ancak neoliberal saldırılarla 1980 sonrasında pek çok değişim yaşadık. Nitekim Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsünün bugün olmamasının bedelini çok ağır bir şekilde ödüyoruz. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü yenilenmiş olsaydı, teknolojisiyle dünyadaki aşı teknolojileri ile başat çalışma yürütmüş olsaydı, bugün bu sorunları yaşamayacaktık. En azından tedarik ile ilgili kendi aşımızı üretecektik. Bununla ilgili insan kaynağı var Türkiye’de. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsünün tekrar gündeme getirilmesi ve iyi bir teknoloji ile aşı üretir hale getirilmesinin önemi görülüyor.

Aşı kararsızlığıyla ilgili tabii ki insanların ayağına aşıyı götürmek, aşıya insanları çağırmamak gerekiyor. Bununla ilgili pek ülke çok güzel örneklemeler yaptılar. Karavan sistemleri, mobil ünite sistemleri ile aşıyı insanlara götürdüler. Bizler de bunu yapabiliriz. Geçmişte yaptık, yine yapabiliriz.

DR. VEDAT BULUT: “TÜRKİYE’DE AŞI ÜRETİMİNİN YANI SIRA AŞILAR KALİTE KONTROLÜYLE İLGİLİ SORUN VAR; HERKES BUNUN FARKINDA. ÖRNEĞİN, YURT DIŞINDAN GETİRİLEN AŞILARIN İÇERİKLERİ İLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR HALK SAĞLIĞI KURUMUNDA TAM OLARAK YAPILIYOR MU? TTB’YE BUNUNLA İLGİLİ BİLGİLENDİRME YAPILMIYOR”

Türkiye’de aşı üretiminin yanı sıra aşılar kalite kontrolüyle ilgili sorun var; herkes bunun farkında. Örneğin, yurt dışından getirilen aşıların içerikleri ile ilgili çalışmalar Halk Sağlığı Kurumunda tam olarak yapılıyor mu? TTB’ye bununla ilgili bilgilendirme yapılmıyor. Halbuki giren her ilacın etken maddesinin incelenmesi gibi aşıların da ne kadar antijen içerdiğinin kesinlikle ortaya konulması gerekiyor. Bu da bir endişe yaratıyor. Aşı karşıtşığının temel nedeni Sağlık Bakanlığında şeffaf veri paylaşmının olmaması! Bugün Türk Tabipleri Birliği, Diş Hekimleri Birliği, Eczacılar Birliği bunlarla şeffaf veri paylaşılmıyor, bu da pandeminin en başından bu yana başarısızlığın bir nedeni! Toplumda güven sağlamadıkça paydaşlarla birlikte çalışmadıkça pandemi ile mücadele edilemiyor ve bağışıklama hizmetleri aksıyor. Covid- 19 döneminde diğer aşıların da hem tedarikinin ne hem uygulamalarının aksadığını gördük. Türkiye’nin 1980’ler öncesinde olduğu gibi yüzde 14 – 15’lik bütçeleri halk sağlığına pay etmesi gerekli. Birinci basamak sağlık hizmetleri öncelenmeli, aile sağlığı merkezleri son derece desteklenmeli. Çünkü temel orada! Pandemide başarısız olmamızın nedeni birinci basamak hizmetlerinin aksatılması, aşı üretiminin aksatılması… . İnsan kaynağımız var, teknolojiyi Türkiye’ye kurmak lazım. Bunun için de yatırım bedelleri ve projeler Sağlık Bakanlığında var. Bu projeleri UYGULAMALARINI BEKLİYORUZ.”

PROF. DR. ALPAY AZAP: HİÇBİR HASTALIKTA BU KADAR ÇOK ÇEŞİTLİ AŞI YOK! DÜNYA TARİHİNDE OLMADI. BİR HASTALIĞI ÖNLEMEK İÇİN ÇOK FARKLI, NEREDEYSE 15 AYRI TEKNOLOJİ İLE GELİŞTİRİLMİŞ VE KLİNİK, DENENME AŞAMASINDA OLAN AŞILARI DA HESABA KATARSANIZ 120’YE YAKIN AŞI VAR”

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap şöyle konuştu:

PROF. DR. ALPAY AZAP: BAĞIŞIKLAMA HİZMETLERİNİN YAYGINLAŞTIRILMASINDA YAŞANAN EKSİKLİKLER NEDENİYLE KAPSAYICILIĞIN DÜŞÜK OLMASI ÖNCEDEN DE BİR SORUNDU. AMA COVİD-19 PANDEMİSİ BU SORUNU DAHA GÖRÜNÜR HALE GETİRDİ”

“TTB bünyesinde bir aşı çalışma grubu oluşturmuştuk. Çünkü bağışıklama oranlarının düşüklüğü, gerek toplumdaki aşıya karşı olan tereddüt gerekse bağışıklama hizmetlerinin yaygınlaştırılmasında yaşanan eksiklikler nedeniyle kapsayıcılığın düşük olması önceden de bir sorundu. Ama covid-19 pandemisi bu sorunu daha görünür hale getirdi ve bize bir takım fırsatlar da sundu. Hem toplumun ve yöneticilerin gündemine bu bağışıklama konusunun girmesini sağlamış oldu hem de insanlar ciddi bir hastalık söz konusu olduğunda bağışıklamanın, aşıların ne kadar önemli olduğunu fark etmiş oldular. Şöyle bir sıkıntımız var: Şu an yaygın çocukluk çağı aşılaması sayesinde, eskiden çok sayıda insanın özellikle çocukluk çağında ölümüne sebep olan hastalıkları görmez olduk. Difteriyi hiç görmüyoruz, 25 yıllık meslek hayatımda bir tane difteri vakası ile karşılaştım örneğin… Tetatnozu çok az, kızamığı çok az görüyoruz. İnsanlarımız da bu hastalıkları görmedikleri için bu aşıların neden gerekli olduğu anlayamıyorlardı. Coronavirüs salgını aslında bize bu açıdan faydalı oldu. Bu hastalıkları aşılar olmadan önlemenin neden zor olduğunu anlatabilme şansımız oldu. Bunu bir fırsat olarak görmek lazım ve bu sayede de insanların aşıya genel anlamda bağışıklama hizmetlerine karşı tereddütünü de giderebilmek gerekiyor.

PROF. DR. ALPAY AZAP: “ÇOK FAZLA ÇEŞİTLİLİKTE VE ÇOK MİKTARDA COVİD-19 AŞISI OLMASI BİR YANIYLA İYİ BİR ŞEY BİR YANIYLA DA KAFA KARIŞTIRICI! BU SEFER DE AŞI TEREDDÜTÜNE EK OLARAK İNSANLARDA HANGİ AŞIYI OLMALARI GEREKTİĞİ SORGUSU, GÜVENİLİRLİK KAYGISI OLUŞUYOR”

Erişkinde 16 Ayrı Hastalık için Aşılama

Dernek olarak şöyle bir sorunla mücadele ediyorduk: Aşıların genellikle sadece çocuklar için gerekli olduğunu düşünüyor toplum… Bir kısmı zaten yeni aşılara tereddütlü ama ‘aşılar iyidir’ diyenler de ‘Çocuk aşı olur erişkin niye aşı olsun’ noktasında! Halbuki erişkinde de 16 ayrı hastalık için aşılamanın gerekli olduğunu biliyoruz ve bunu anlatmakta zorlanıyorduk.

Aşıya karşı tereddütte önemli olan konulardan bir tanesi de risk algısı! Hastalığın ne kadar riskli olabileceğini çok bilmediği zaman insanlar, aşının da gerekli olmadığını düşünebiliyorlar. O yüzden aşı yapmak istediğimiz aşı ile elimine etmeye çalıştığımız hastalığın nasıl bir risk oluşturduğunu gerek bireyler açısından gerekse toplum açısından insanlara çok iyi anlatılması gerekiyor. Dernek olarak biz de bu konuda epeyce çalışma yapmıştık. Şimdi böyle bir platformda bu çalışmaların birleştirilmesi, iş birliğine gitmek aslında çok çok faydalı olacak diye düşünüyoruz.

Şaşkınlık İçerisindeyiz

Coronavirüs aşısı ile ilgili birkaç şey söylemem gerekirse; enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı olarak büyük bir şaşkınlık içerisindeyiz. Şaşkınlığımız şudur: Hiçbir hastalıkta bu kadar çok çeşitli aşı yok! Dünya tarihinde olmadı. Bir hastalığı önlemek için çok farklı, neredeyse 15 ayrı teknoloji ile geliştirilmiş ve klinik, denenme aşamasında olan aşıları da hesaba katarsanız 120’ye yakın aşı var. Önümüzdeki bir yıl içinde kullanıma girecek… Bir yandan baktığımız zaman iyi bir şey… Çok fazla çeşitlilikte ve çok miktarda aşı olması… Bir yanıyla iyi bir şey bir yanıyla da kafa karıştırıcı bir şey! Bu sefer de olan aşı tereddütüne ek olarak insanlarda hangi aşıyı olmaları gerektiği sorgusu, güvenilirlik kaygısı oluşuyor. Pandemi koşullarında en hızlı şekilde aşı geliştirebilmiş olmak için pek çok farklı ekibin çalışması doğal karşılanabilir ama muhtemelen bu hastalık bizde önümüzdeki yıllar içerisinde toplumlarda dolaşmaya devam ettiği yıllarda bir sadeleşme olacaktır; olması gerekir diye düşünüyoruz. Bu aşı üretim kapasitesini arttırmak için de gerekli görünüyor.

Aşının olması iyi bir şey! Aşı üretim kapasitesinin de arttığını görüyoruz. Nisan ayı başlarında dünya genelinde 6 ila 7 milyon arası günlük aşı dozu uygulanabilirken örneğin Mayıs ayının sonlarına doğru bu günde 40 milyon doz aşıya çıktı. Böyle olunca da dünyada kitle bağışıklığını sağlayabilmek için gerekli süre de bir yılın altına düştü. Yani önümüzdeki bir yıl içerisinde bu hızla gidilebilir ise dünya genelinde bir kitle bağışıklığını aşılarla sağlamak mümkün olabilecek gibi görünüyor. Yalnız ciddi anlamda ülkeler arasında eşitsizlik var.

Bugüne kadar, Mayıs ayı sonu itibariyle söylüyorum, dünya yerinde uygulanan coronavirüs aşıların sadece binde 3’ü yoksul ülkelerde uygulanmış durumda! Bu ülkelere de aşıların ulaştırılması gerekiyor. Gerek dünya genelinde gerek ülkeler bazında aşılama kapsayıcılığının düşük olduğu aşıların ulaştırılamadığı grupların, toplulukların iller veya ülkelerin olmasının şöyle önemli bir sorunu var: Bu virüs, değişime uğrayarak aşılanmamış topluluklarda hastalık yapmaya devam edecek… İşte bugün için 4 önemli varyantı konuşuyoruz, değişime uğramış virüsü konuşuyoruz. Bunlar değişimine devam ederek şimdi aşıdan belki kaçamıyorlar, biraz etkisi azalıyor aşıların ama hala aşılar etkili ama yakın gelecekte şu ana kadar kullanılan aşılardan tamamen kaçabilecek virüsler çıkabilir. Belli bir bölgede, coğrafyada çıkabilir; oradan hızla dünyaya yayılabilir ve böylelikle bugüne kadar yapılmış aşılar, yeni baştan, bu yeni virüse karşı tekrar insanlara uygulanmak zorunda kalabilir. Bu bize şunu söylüyor: Coronavirüsü yenmek istiyorsak tüm dünyada ve ülkeler içerisinde de her topluluğa aşıyı hızlı ve eşit bir şekilde ulaştırmak gerekiyor.

PROF. DR. ALPAY AZAP: “AŞIYA KARŞI TEREDDÜTTE ÖNEMLİ OLAN KONULARDAN BİR TANESİ DE RİSK ALGISI! HASTALIĞIN NE KADAR RİSKLİ OLABİLECEĞİNİ ÇOK BİLMEDİĞİ ZAMAN İNSANLAR, AŞININ DA GEREKLİ OLMADIĞINI DÜŞÜNEBİLİYORLAR”

Şili Örneği

Türkiye, tekrar önlemlerin gevşetilmesi noktasına gidiyor. Orada da şu şöyle bir endişemiz var: Türkiye aşı temini sorununu çözecek gibi görünüyor. Önümüzdeki birkaç ay içerisinde aşı gelecek; Türkiye’deki bağışıklama meselesini çözecekmiş gibi durmakla beraber Şili’nin yaşadığı örneği hatırlatmak istiyorum. Şili aslında dünyada aşılama konusunda en önde giden ülkelerden biri oldu. Buna rağmen olgu sayıları kontrol altına alınamadı. Bunda şu etkili oldu: Bu aşıların gelmesi ve çok kişiye uygulanması ile beraber insanlarda bir rahatlama söz konusu oldu ve tek doz aşının dahi yeterli olabileceği fikri oluştu. Orada iyi bir risk algısı yönetimi, kriz yönetimi yapılamadı, insanlar doğru bilgilendirilmedi ve bunun sonucunda da o kadar yapılan aşıya rağmen çok sayıda hastalık ve ölümler yaşandı. Şimdi biz de hızlı bir aşılamaya başlayacakken bu konuya dikkat etmeliyiz.

Aşıyla beraber diğer stratejileri kullanmak kaydıyla aşıları başarıya götürebiliriz yoksa hastanın da ulaşmasını engelleyemediğimiz her durumda yeni varyantlar çıkarak bizim aşılama çabamızı boşa çıkarabilecektir.”

Aşı Üretim Kapasitesi Sorunu

DR. İSMAİL MERT URAL: “PROBLEM AŞIYI BULMAKTA DEĞİL! ŞU ANDA HIFZISIHHA ENSTİTÜSÜNÜN ROLÜNÜ ÜNİVERSİTELER BELLİ BİR ORANDA KARŞILADILAR. İSTEDİĞİMİZ KADAR AŞI BULALIM, FABRİKASYON AÇISINDAN BUNU ÜRETECEK KAPASİTEDE DEĞİLSEK BUNDAN YETERİNCE FAYDA SAĞLAYAMAYACAĞIZ”

Türk Farmakoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. İsmail Mert Ural şöyle konuştu:

“Epidemiyoloji açısından baktığımızda iki sorun yaşıyoruz: Bir tanesi ilaca erişim kısıtlılığı! İlaca erişimdeki sorunlar, pandemi döneminde aşıya erişimdeki sıkıntı olarak karşımıza geldi. Uzun yıllardır dünyada bir ilaca erişim problemi vardı. Bununla ilgili Dünya Sağlık Örgütü çok fazla çalışma yapmıştır. Aşıya erişimde ileriki dönemde ilaca erişim kadar sorun yaşamayacağımızı düşünüyorum. Pandemi sonlandırılamazsa tüm dünya belli oranda aşılamaya ulaşamazsa pandemi sonlanamayacak ve belki de ve yeni suşlarla karşılaşacağız. Bu noktada sosyo ekonomik yönden başarılı ülkeler hala risk altında olacak.

mRNA aşısını üretebilecek dünyada kaç merkez var? Patentin kırılmasının akut dönemde çok önemli bir katkısı olacak mı bilmiyorum. Türkiye üretim açısından fena durumda sayılmaz! Özellikle eşdeğer üretim kapasitesi ve eşdeğer üretici firmaları ile ilaç üretip ihraç edebilen bir ülke. Aşı konusunda problem, aşıyı bulmakta değil! Şu anda Hıfzısıhha Enstitüsünün rolünü üniversiteler belli bir oranda karşıladılar. Birçok çalışmalarımız var. Bu noktada Türkiye için en kritik nokta faz 3’ü tamamladıktan sonra yeteri derecede üretmek yani fabrikasyon çok önemli olacak. İstediğimiz kadar aşı bulalım, fabrikasyon açısından bunu üretecek kapasitede değilsek bundan yeterince fayda sağlayamayacağız. Fabrikasyon üretimde devletin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Devlet sadece denetleyici olarak yer almalı. hem üretimi hem denetimi devletin kendisinin yapması çıkar çatışması yaratacaktır. . Özel sektör teşvik edilerek üretim kapasitesi arttırılmalı!”

DR. ŞEHNAZ HATİPOĞLU: “ÇOK UĞRAŞTIĞIM HALDE BEN DE KENDİ POPÜLASYONUMDA 65 YAŞ ÜSTÜ NÜFUSUN YÜZDE 50 – 60’INI AŞILAYABİLDİM Kİ 65 YAŞ ÜSTÜ NÜFUSUM 680’LERDE.. COVİD PANDEMİSİ BAŞLAR BAŞLAMAZ ISRARLA AŞI YAPMAK İSTEDİĞİM HALDE AŞIYI REDDEDEN KİŞİLER BİLE KOŞARAK GELDİ. BU BİR KAZANIM SAYILIR BENCE”

Covid-19 Salgını ile Aşıda Kazanımımız Oldu

Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Şehnaz Hatipoğlu şunları kaydetti:

“2016’ya kadar bağışıklama denildiğinde hep bebek aşılamaları ön plana çıkıyordu ama 2016’dan sonra Bakanlığın yayımladığı bir genelge ile erişkin bağışıklamaya da önem verilmeye başlandı. Fakat erişkinler kendilerinin aşılanmasını lüzumsuz olarak gören bir algıya sahip oldu; çok uğraştığım halde ben de kendi popülasyonumda 65 yaş üstü nüfusun yüzde 50 – 60’ını aşılayabildim ki 65 yaş üstü nüfusum 680’lerde.. Covid pandemisi başlar başlamaz ısrarla aşı yapmak istediğim halde aşıyı reddeden kişiler bile koşarak geldi. Bu bir kazanım sayılır bence.”