Psikiyatri Hekimi Her Koşulda İşkenceye Karşıdır

young male patient sitting on sofa explaining and consulting his

“Psikiyatri hekimi her koşulda işkenceye karşıdır. İşkence görmüş ve buna bağlı bozukluğu olan kişilerin tedavileri ile ilgilenir ya da tedavilerini sağlayacak kişi veya kurumlara yönlendirir. İşkence ve benzeri uygulamalara hiçbir koşulda katılmaz, yardımcı olmaz, gerçeğe aykırı rapor düzenlemez”

26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü dolayısıyla Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu yayımladığı açıklamada şunları kaydetti:
“İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiş, ülkemiz tarafından da 1988 yılında kabul edilmiştir. 26 Haziran günü Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından alınan kararla 1997 yılından bu yana “Birleşmiş Milletler İşkence Mağdurlarına Destek Günü” olarak anılmaktadır. Bu günü, işkencenin zararlarını ve mağdurların yaşadığı travmaları daha fazla görünür kılacak şekilde insanlık onuruna yakışmayan eylemlere karşı ses çıkarmak, işkence mağdurlarının anılması, desteklenmeleri ve süregiden sorunlarla ilgili önerilerde bulunmak amacıyla gündemde tutmak önem taşımaktadır. Günümüzde kullanılan ismiyle İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nü sadece işkence mağdurları ile dayanışmak için değil, işkenceyi önleme,  işkenceyi koşulsuz ortadan kaldırma ve işkencesi, şiddetsiz, savaşsız,  sömürüsüz,  adil,  eşitlikçi bir dünya kurmak için uluslararası bir dayanışma gününe çevirme ve bunu öncelikli çağrı yapmak da akılda tutulmalıdır.

İşkence suçuna zamanaşımı işlemez

Sözleşmeye taraf 173 ülkeden biri olan Türkiye’de işkence yasağı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. Maddesinde yer alan “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” ifadesiyle garanti altına alınmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesinde işkence suçu, insanlığa karşı suç olarak nitelendirilmektedir. 2013 yılında yapılan bir düzenleme ile bu maddeye “bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.” ifadesi eklenmiştir.

İşkence karşı olmak insani sorumluluktur

Ne yazık ki yasalarla güvence altına alınmaya çalışılmasına rağmen dünyanın pek çok yerinde, işkence ve kötü muameleye uğrayan, hayatını kaybeden, fiziksel ve ruhsal sağlıkları kalıcı olarak bozulup ömürlerinin sonuna dek yaşadıklarının izini taşıyan binlerce insan bulunmaktadır. Ayrıca işkence uygulayanlara ve azmettirenlere gösterilen hoşgörü, yargılanmalarını önleme ve cezasızlık, onarması gereken adaleti mağduru daha da örseleyen bir araca dönüştürmektedir. İşkencenin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin son derece yıkıcı olduğunu, maruz kalanların neredeyse tamamında anksiyete, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi rahatsızlıklar ortaya çıktığını biliyoruz. İşkence ve kötü muamele, sadece maruz kalan bireyi değil aileleri, yakınlarını ve tüm toplumu etkileyebilmektedir. Bireylerin sosyal yaşamları, aile ilişkileri ve iş hayatlarında geri dönülemez hasarlar bırakmaktadır. İşkence ve kötü muamelenin karşısında olmak sadece mesleki değil, insani sorumluluklarımızın başında gelmektedir.

Psikiyatri hekimi her koşulda işkenceye karşıdır

Devletler, işkenceyi yasaklayan uluslararası sözleşmelere taraf olmalı ve bu yasaları iç hukuklarına etkin bir şekilde entegre etmelidir.  Devlet politikalarının şekillenmesinde sahip olduğumuz etki gücünü göz ardı etmeden, her zaman bu sorumluluğu yerine getirmek için çalışmaya devam edeceğimizi bildirir, Türkiye Psikiyatri Derneği Psikiyatri Meslek Etiği İlke ve Kuralları’nın 28. Maddesi’ni tüm meslektaşlarımıza ve kamuoyuna hatırlatırız.

Psikiyatri hekimi her koşulda işkenceye karşıdır. İşkence görmüş ve buna bağlı bozukluğu olan kişilerin tedavileri ile ilgilenir ya da tedavilerini sağlayacak kişi veya kurumlara yönlendirir. İşkence ve benzeri uygulamalara hiçbir koşulda katılmaz, yardımcı olmaz, gerçeğe aykırı rapor düzenlemez. Mesleki bilgi ve becerilerini işkence ve kötü muamelelerin belgelenmesi ve gerçeğin ortaya çıkarılması için kullanır. Hiçbir koşulda insanlık dışı cezalandırma eylemlerinde değerlendirici ve uygulayıcı olmaz.”

ABD’de Trans Bireylerin Sağlığı Tehdit Altında

77

“ABD’de cinsiyetle ilgili araştırmalara yönelik finansman son zamanlarda aniden kesilmiştir. Ayrıca, ABD Başkanı’nın trans gençlere yönelik sağlık hizmetini yasaklayan yürütme emri, yargı itirazları başarısız olursa, klinisyenler ve araştırmacılar tarafından on yıllardır sürdürülen çalışmaları yok edecek ve trans gençleri ve ailelerini bu kaynaklardan mahrum bırakacaktır”

Türkiye Psikiyatri Derneği, trans ve cinsiyet çeşitliliği gösteren bireylere yönelik ayrımcı politikaların devlet düzeyinde benimsenmesi üzerine Avrupa Transgender Sağlığı Profesyonelleri Birliğinin (ETSPB) yayımladığı bildiriyi paylaştı:

Dünya genelinde mevcut sosyal iklim, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği azınlık gruplarına, özellikle de her yaştan trans ve cinsiyet çeşitliliği içindeki topluluğa karşı hızla ve endişe verici bir şekilde düşmanca bir hal almaktadır. Bu tırmanan eğilim, haklar ve sağlık hizmetleri alanında on yıllardır elde edilen kazanımları baltalamakta ve özellikle trans genç ve yetişkinlere yönelik sağlık hizmetlerine erişim üzerindeki etkisi nedeniyle temel insan haklarına acil ve ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. ATSPB bu durumdan ciddi endişe duymakta, trans bireylerin sağlığını destekleme, yaşam kalitesini artırma ve sağlıklı gelişim ve refahları için haklarını güvence altına alma hedeflerinin her zamankinden daha fazla tehdit altında olduğunu görmektedir.

Kurumlar hem fiziksel hem de finansal olarak giderek daha güvencesiz hale geliyor

Şu anda, Avrupa’da sağlık hizmeti sağlayıcılarının kişisel olarak tehdit edildiği ülkeler bulunmaktadır ve bu durum sağlık hizmetlerinin sunulmasını son derece zorlaştırmaktadır. Cinsiyetle ilgili sağlık hizmetlerinde çalışan klinisyenler ve araştırmacılar hedef alınmakta ve bazen ciddi tehditler ve şiddet de dâhil olmak üzere saldırıya uğramaktadır. Bu süreğen zorluklara rağmen araştırma ve klinik etkinliklerini sürdüren kurumlar hem fiziksel hem de finansal olarak giderek daha güvencesiz hale gelmektedir. Bazı ülkeler, özellikle gençler için klinik kılavuzlarını uyarlayarak klinik bakım uygulamalarına erişimi kısıtlamıştır. Bu gelişmeler, özellikle trans ve cinsiyet çeşitliliği içindeki topluluğun maruz kaldığı egemen halde olan ve artış gösteren damgalamanın ve ayrımcılığın, sağlık hizmetlerine erişim engellerinin giderek arttığı düşünüldüğünde, son derece endişe vericidir.

Cinsiyetle ilgili sağlık hizmetlerina kanıt incelemesi!

ABD’deki son gelişmeler, bu alandaki küresel ilerlemeye önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Diğer tıp alanları gibi, cinsiyetle ilgili sağlık hizmetleri de uygulamalarının kanıt temelini giderek güçlendirmeye çalışmaktadır. Ancak, ABD’de cinsiyetle ilgili araştırmalara yönelik finansman son zamanlarda aniden kesilmiştir (Heidt, 2025; Wadman & Jacobs, 2025). Ayrıca, ABD Başkanı’nın trans gençlere yönelik sağlık hizmetini yasaklayan yürütme emri, yargı itirazları başarısız olursa, Batı dünyasının en büyük ülkesinde bu tür bakımın ortadan kalkmasına yol açacak, klinisyenler ve araştırmacılar tarafından on yıllardır sürdürülen çalışmaları yok edecek ve trans gençleri ve ailelerini bu kaynaklardan mahrum bırakacaktır (Beyaz Saray, 2025). ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı (SİH) tarafından yakın zamanda yayınlanan “Kanıt İncelemesi” adlı rapor, bu gelişmenin yakında sona ereceğine dair güven vermemektedir.

Yapısal damgalama, azınlık stresi

Toplumsal normlar ve tutumların yanı sıra düzenlemeler ve yasaları da kapsayan yapısal transfobinin ruhsal ve bedensel sağlıkla ilgili olumsuz etkileri vardır (Bränström & Pachankis, 2021; Hatzenbuehler ve ark., 2024; Lattaner ve ark., 2024; Price ve ark., 2024). Yapısal damgalama, kişilerarası ve bireysel düzeylerde yaşanan damgalamaya ek olarak azınlık stresine katkıda bulunur (Frost & Meyer, 2023). Azınlık stresinin sağlık eşitsizlikleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Nitekim, yapısal damgalama üzerine yapılan araştırmalar, kişilerin günlük yaşamlarında doğrudan ayrımcılık veya şiddet yaşamamış olsalar bile olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kaldıklarını göstermektedir. Bu nedenle, bu toplumsal iklim değişikliği halk sağlığına yönelik acil ele alınması gereken bir tehdittir.

Sağlık hizmeti engelleniyor

Kendini trans ve cinsiyet çeşitliliği içinde tanımlayan kişilere (Trans and Gender Diverse-TGD) sağlanan tıbbi bakımla ilgili kamuoyunda sürdürülen tartışmalar artan şekilde siyasi argümanlarla yönlendirilmekte ve bilimsel kanıtlara ve klinik deneyimlere aykırı olarak çok sayıda yanlış bilgi sunulmaktadır. Kendini trans ve cinsiyet çeşitliliği içinde tanımlayan kişilere yönelik sağlık hizmetlerinin gerçeklerini sıklıkla çarpıtan ve zararlı kalıp yargıları sürdüren bu yanlış bilgiler, en üstün standartlarda sağlık hizmetinin sağlanmasının önünde önemli bir engel oluşturmaktadır.

Neler Yapılabilir?

ATSPB bu gelişmelerden büyük endişe duymaktadır. Bu gidişin aciliyeti derhal ve ortak bir eylem gerektirmektedir. Bu bildiriyi yayınlayarak ATSPB:

  • o – Yukarıda belirtilen tehditlere karşı, olumsuz etkileri tersine çevirmek için adımlar atılmasını ve TGD toplulukla ilgili araştırmaların yapılabilmesini ve bakıma erişimin sağlanmasını talep etmektedir.
  • o – Tüm sağlık çalışanlarının, politikacıların ve toplumun bu tehditkâr gelişmeleri durdurmak için farkındalık ve ilgilerini arttırmalarını talep etmektedir.
  • o – Bu endişe verici eğilimleri etkili bir şekilde ele almak için paydaşlar arasında dayanışma ve iş birliği ihtiyacını vurgulamaktadır. Bu alanda çalışanların bir araya gelmesi, deneyimlerini paylaşması ve bu eğilime karşı dayanışma göstermesi çok önemlidir.
  • o – Sağlıkla ilgili ulusal ve uluslararası meslek örgütlerini, kılavuzlarda mesleklerine özelinde değinilen kanıta dayalı uygulamaları yaygınlaştırmaya teşvik etmektedir.
  • o – Tüm bireyleri ve kuruluşları, cinsiyetle ilgili kanıta dayalı bakımın kendi ülkelerinde tehlikeye girmesi durumunda proaktif bir tutum sergilemeye davet etmektedir.
  • o – Sağlıkla ilgili eylem planları ve mevzuatlar oluşturulurken, tüm ilgili tarafları sağlık çalışanları ve bu konuda deneyimi olan öznelerle istişareye öncelik vermeye çağırmaktadır.

EPATH, araştırmacılar ve klinisyenlerin iletişim kurmaları ve işbirliği yapmaları için gerekli araçları sağlamaya yönelik çabalarını sürdürmeye kararlıdır. EPATH, cinsiyetle ilgili kanıta dayalı sağlık uygulamalarını desteklemeye ve teşvik etmeye devam etmelidir ve devam edecektir. Zira TGD topluluğun sağlığının korunması, geliştirilmesi, bu alanda ilerleme sağlanması için bu uygulamalar anahtar önem taşımaktadır.

Kaynaklar

Bränström, R., & Pachankis, J. E. (2021). Country-level structural stigma, identity concealment, and day-to-day discrimination as determinants of transgender people’s life satisfaction. Social psychiatry and psychiatric epidemiology, 56(9), 1537–1545. https://doi.org/10.1007/s00127-021-02036-6

Frost, D. M., & Meyer, I. H. (2023). Minority stress theory: Application, critique, and continued relevance. Current opinion in psychology, 51, 101579. https://doi.org/10.1016/j.copsyc.2023.101579

Hatzenbuehler, M. L., Lattanner, M. R., McKetta, S., & Pachankis, J. E. (2024). Structural stigma and LGBTQ+ health: a narrative review of quantitative studies. The Lancet. Public health, 9(2), e109– e127. https://doi.org/10.1016/S2468-2667(23)00312-2

Heidt A (2025) Mind-boggling: US CDC orders gender-related terms cut from scientific papers. Nature 04.02.2025. Accessed on 26.03.2025 at https://www.nature.com/articles/d41586-025-00367-x

Adli Tıp Anabilim Dalları Çalışamaz Vaziyette

forensic medicine specialist

“Birçok Çocuk İzlem Merkezinde (ÇİM), Kadın Destek Biriminde ve Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Adli Tıp uzmanı bulunmamaktadır veya yeterli sayıda değildir. Ayrıca ülkemizde ne yazık ki, nüfusu üç milyonun üzerindeki şehirler haricinde, gözaltı giriş ve çıkış muayeneleri adli tıp uzmanı olmayan hekimlerce yapılmaktadır”

Adli Tıp Uzmanları Derneği, adli tıp anabilim dallarında açılan araştırma görevlisi kadrolarının azaltılması ve adil dağıtılmamasına ilişkin yayımladığı bildirgede şunları kaydetti:

“Üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dalları, ilgili yasalar gereği gerek bilimsel çalışma gerek eğitim faaliyetleri yanı sıra resmi bilirkişi olarak da bulunduğu ilde önemli hizmetler sunmaktadır. Kişilerin ve dava dosyalarının Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gitmeden raporları mahalinde düzenlemekte, böylelikle adli makamlara sunulan hizmetlerin yanı sıra raporların mahalinde düzenlenmesi ile ülke ekonomisine de katkı sağlamaktadır.
Adli Tıp uzmanlık öğrencisi kadroları hakkında; Açıklanan TUS kadrolarının azaltılması, üniversite hastanelerindeki Adli Tıp Anabilim Dallarını çalışamaz hale getirmektedir. Adli Tıp uzmanlık öğrencisi kadrosu 2023 ilkbahar TUS’ unda 63, 2023 sonbahar TUS’ unda 59 iken, bu sayılar 2024 sonbahar TUS’ unda 21’e, 2025 ilkbahar TUS’ unda ise 24’e düşürülmüştür. Sağlık Bakanlığı yapılan planlamada Adli Tıp uzmanı ihtiyaçlarının kalmadığını, o nedenle uzun yıllar bu şekilde düşük sayıda uzmanlık öğrencisi kadrosu açacaklarını belirtmişlerdir.
Ancak bizim bilgilerimiz bu yönde değildir. Hala birçok Çocuk İzlem Merkezinde (ÇİM), Kadın Destek Biriminde ve Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Adli Tıp uzmanı bulunmamaktadır veya yeterli sayıda değildir. Ayrıca ülkemizde ne yazık ki, nüfusu üç milyonun üzerindeki şehirler haricinde, gözaltı giriş ve çıkış muayeneleri adli tıp uzmanı olmayan hekimlerce yapılmaktadır.

Kadroların yarısı Adli Tıp Kurumuna

İlan edilen az sayıdaki uzmanlık öğrencisi kadrolarının dağılımı da adaletli olmamıştır; hiçbir kritere uymayan şekilde dağıtım yapıldığı görülmektedir. TUS’ da açılan uzmanlık öğrencisi kadrolarının yarısının, bünyesinde yeterli sayıda Adli Tıp öğretim üyesi bulunmayan ve kuruluş amacı hizmet vermek olarak kurgulanan Adli Tıp Kurumuna (ATK) verilmesinin de mantıklı bir açıklaması yoktur. Bu durum uzmanlık öğrencisi hekimlerin eğitim yerine ATK içerisindeki hizmet yükünü azaltmada kullanıldığını akla getirmektedir. Bir hizmet kurumu olan ATK’ nın hizmetlerini, kuruluş amacına uygun olarak uzmanlar üzerinden sürdürmesi mantıklı olanıdır. Ayrıca Öğretim Üyesi başına düşen uzmanlık öğrencisi hekim sayısı yönünden de bir düzenleme olmadığı ortadadır. Uzmanlık öğrencisi sayısının dağılımları şu şekildedir; örneğin tek öğretim üyesi olan bir Anabilim Dalında 11 uzmanlık öğrencisi, bazı Anabilim Dallarına 6 Uzmanlık öğrencisi
kadrosu verilirken, bazı Anabilim Dallarında bir öğretim üyesi başına bir uzmanlık öğrencisi bile olmayabilmektedir.

Afiliye üniversitelere daha fazla kadro
Kadroların dağılımında afiliye üniversitelere daha fazla kadro verildiği, aynı uygulamanın kamu üniversitelerine yapılmadığı görülmektedir. TUS kadrolarını belirleyen Sağlık Bakanlığı kamu üniversitelerine negatif ayrımcılık yapmaktadır. Adli Tıp Uzmanları Derneği olarak, ileriye yönelik adli tıp uzman ihtiyacının hangi kriterlere göre belirlendiğinin açıklanmasını, Adli Tıp uzmanlık öğrencisi kadrolarının arttırılmasını, bundan sonra açılacak kadroların Üniversiteler (afiliye üniversiteler dâhil) ve ATK arasında eşit olarak, adil kriterlere göre (TUKMOS ve ATUYEK çekirdek eğitim müfredatında belirtildiği üzere öğretim üyesi sayısı dikkate alınarak, bilimsel çalışmayı, hizmeti ve eğitimi aksatmayacak şekilde) dağıtılmasını talep ediyoruz.”

Türkiye Nüfusundaki Değişiklikten Endişe Duymalı mıyız?

“Türkiye’nin nüfusu 100 milyon dolayına erişecek. Asıl düşünülmesi gereken, bu nüfusun yol açacağı medikal ve sosyal sorunlar olmalıdır. Hedef, genç ve kalabalık değil, nitelikli ve sağlıklı nüfus olmalıdır”

6

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) ve Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı (SSYV) iş birliğinde “Nüfus Politikaları Kitapçığı” hazırlandı. “Türkiye nüfusundaki değişiklikten endişe duymalı mıyız?” başlığıyla yayımlanan raporda öne çıkan hususlar şunlardır:

“Tahminlere göre Türkiye’nin nüfusu günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar sonra 100 milyon dolayına erişecek; yaşlı nüfus artacak ve çocuk nüfus azalacak. Ancak, gelecekte çalışan nüfusun (15-64 yaş) toplam nüfus içindeki yüzdesi değişmeyecek. Geçmiş yıllarda ülkemizde nüfus sayımları ev ziyaretleriyle (kadastro yöntemiyle) yapılırken günümüzde adrese dayalı olarak kayıtlardan yapılmaktadır. Ülkemizin nüfusu ilk nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılında 13.648.270 idi. Nüfusumuz ilk sayımdan buyana 6 kattan daha fazla artarak 2024 yılında 85.664.994’e yükseldi. Nüfuzumuzun 2100 yılında 100 milyona erişebileceği tahmin edilmektedir.

Endişeler Neler?

Hükümetimiz başta olmak üzere bazı çevreler ülkemizdeki nüfus değişikliğinden endişe duymaktadır. Bu görüş şöyle ifade edilmektedir:

• Gelecekte çalışan nüfusun yetersiz kalacağı düşünülmektedir.
• Etnik gruplar arasındaki nüfus dengesinin bozulacağı endişesi vardır.
• Nüfusun azalmasının bir beka sorunu olduğu görüşündedirler.
• Güçlü Türkiye için genç bir nüfusa sahip olunması savunulmaktadır.

Nüfus Politikaları Kurulu Oluşturuldu

Dolayısıyla, genç bir nüfus için doğum hızının yükseltilmesi ve kadının toplumdaki geleneksel rolünün güçlenmesi arzulanmaktadır. Söz konusu endişelerden yola çıkarak 25 Aralık 2024 tarihinde 172 sayılı Nüfus Politikaları Kurulu Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı. Kararnamede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde kurulan “Nüfus Politikaları Kurulunun” temel görevi şöyle tanımlandı:

Demografik yapıda meydana gelen değişimler ile doğurganlık oranının azalmasına neden olan faktörleri ve bunların ortaya çıkardığı sonuçları kapsamlı olarak incelemek ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak.

Doğumları Teşvik Edici Önlemler

Yani, Kararnameyle kurulan kurul kararlarında bağımsız bırakılmamış, nüfusu arttırıcı, doğumları teşvik edici önlemler almakla görevlendirilmiştir. Nitekim, erken evlenmeyi ve doğumları teşvik edici kararlar alınmaya başlanmıştır. (Evleneceklere parasal destek; çocuk ödenekleri; doğum sonunda uzun süreli izinler vb.)

Kaygılar Neler?

Yukarıda açıklanan eylemlerin işaret ettiği doğumları arttırıcı politikaya geçiş girişimleri sağlık çevrelerindeki uzmanlar arasında bazı kaygılara neden olmuştur:

1. 1965 yılından bu yana “bir insan hakkı olarak” büyük emeklerle ve başarıyla yürütülen ve ülkemiz için son derece önemli olan antinatalist politika terkedilebilir;
2. Doğumları teşvik yaklaşımı sonucunda kadın ve çocukların sağlığı zarar görebilir;
3. Sağlıksız koşullarda yapılacak düşükler ve anne ölümleri artabilir;
4. Kadının cinsel yaşamıyla ilgili karar verme bağımsızlığı zarar görebilir;
5. Kadın haklarının ve kadının toplum içindeki statüsü zarar görebilir;
6. İşsizlik, eğitimsizlik, yoksulluk, eşitsizlik gibi sosyal sorunlar daha da artabilir. Kısaca, atılan bu adımda ülkemizde “pronatalist” politikaya geri dönüleceği izlenimi vardır. Bu politikanın daha sonraki aşamalarında doğum kontrolü uygulamalarının da kaldırılacağı ve Anayasamızın 41. maddesinde belirtilen devletin aile planlaması hizmetlerini sunma görevinden vazgeçileceğinden endişe edilmektedir. Oysa doğurganlığın düzenlenmesi/ aile planlaması hizmetleri, bireylerin özgürce karar verip kendi seçimlerine/tercihlerine bağlı uygulamalar olup sağlıklı olmanın da en önemli koruyucu yönüdür.

group of people standing in line for covid 19 vaccine injection, flat vector illustration. coronavirus vaccination queue

“Nüfusu arttırıcı politikanın temel gerekçesi olan gelecekte çalışan nüfusun azalacağı ve yabancı işgücüne gerek duyulacağı endişesi geçerli değildir. Çalışan nüfus oran olarak azalmayacağı gibi, sayısal olarak artacaktır”

Çalışan Nüfus Azalacak mı?

Nüfusu arttırıcı politikanın temel gerekçesi olan gelecekte çalışan nüfusun azalacağı ve yabancı işgücüne gerek duyulacağı endişesi geçerli değildir. Çalışan nüfus oran olarak azalmayacağı gibi, sayısal olarak artacaktır. Yapılan bilimsel tahminler ülkemizde doğum oranlarının azalmasına karşın çalışan nüfus yüzdesinin değişmeyeceğini göstermektedir. Bağımlı nüfus göreceli olarak sabit kalacaktır, ancak, bağımlı nüfus içindeki yaşlı oranı artacak, çocuk oranı azalacaktır.

“Çalışan nüfusun azalacağı konusundan endişe duymak yerine mevcut işsizlerin çalışır ve üretir duruma getirilmelerini ve yaşlı nüfusun üretime katılmalarını sağlayıcı önlemler alınmasının daha akılcı olacağı açıktır”

Çalışması Gereken Nüfus İşsiz

Gelecek yıllarda Türkiye’de çalışan nüfus oranının azalacağı endişesi bir yana, günümüzde ülkemizdeki çalışması gereken nüfusun (15-64 yaş) tümünün çalışmadığı ve bu grupta içinde işsizlik oranının özellikle kadınlar arasında hayli yüksek olduğu bir gerçektir. Çalışan nüfusun azalacağı konusundan endişe duymak yerine mevcut işsizlerin çalışır ve üretir duruma getirilmelerini ve yaşlı nüfusun üretime katılmalarını sağlayıcı önlemler alınmasının daha akılcı olacağı açıktır.

Sık ve Çok Sayıda Doğum Kadın Sağlığını Nasıl Etkiler?

• Sık ve çok sayıda doğum kadın vücudundaki mineral (demir, kalsiyum, çinko vb) depolarının boşalmasına neden olur.
• Sık ve çok sayıda doğum yapan kadınlarda anemi (demir eksikliği anemisi) ortaya çıkar.
• Sık gebe kalan kadınlarda kalsiyum yetersizliği nedeniyle kemiklerde deformasyon, diş kayıpları ve kemik erimesi – osteoporoz sıklığı yüksektir.
• Sık ve çok sayıda doğum yapan kadınlarda “annenin tükenmesi” tablosu gelişebilir.
• Sık ve çok doğum yapan kadınlarda rahim kasının yeterince kasılamamasına bağlı doğum sonu durdurulamayan kanamalar (atoni) görülebilir. Ölümcül olan bu durumun sonucu olarak rahmin cerrahi olarak çıkartılması bile gerekebilir.
• Çok doğum yapan kadınların sezaryen ameliyatıyla doğum yapma oranları yüksektir.
• Sık gebe kalan kadınların iç organlarında ve derilerinde hücresel yaşlanmalar görülür.
• Kadınlar gebeliği önleyici / doğum kontrolü hizmetlerine erişemez ve alamazlarsa, istemedikleri halde gebe kalıp gebeliklerini sonlandırmak için sağlıksız yöntemlere başvurabilir ve yaşamlarını kaybedebilirler.

Sık ve Çok Sayıda Doğum Çocukların Sağlığını Nasıl Etkiler?

• Sık ve çok sayıda doğum yapan kadınların “premature” (erken ve 2500 gr altında doğum) ve gebelik sürelerine göre“düşük ağırlıklı bebek” (2500 gr altında) doğurma riskleri yüksektir.
• Çok çocuklu ailelerdeki çocuklarda “malnütrisyon” (beslenme bozukluğu) diğer ailelere göre daha sıktır.
• Çok çocuklu ailelerde çocuklarda ishal, zatürre ve bulaşıcı hastalıklar daha sık görülür.
• İki yıldan daha kısa aralıklarla doğum yapılan ailelerde bebek ölüm hızı daha seyrek doğum yapılan ailelerden yüksektir.
• Çok çocuklu ailelerde geçim, eğitim, konut, beslenme gibi sağlığı bozan sosyal sorunlar daha sıktır; bu aileler arasında sokak çocukları, çalışan çocuklar, çocuk gelinler, uyuşturucu, kumar, tütün alışkanlıkları ve şiddet olayları daha yaygındır.

5

Çok Sayıda Doğum Sosyal Durumu Nasıl Etkiler?

Ülkelerin sosyal kalkınmışlığının üç göstergesi vardır:

• Toplumun eğitim durumu
• Toplumun sağlık düzeyi
• Kadının sosyal statüsü Çok sayıda ve sık aralıkla olan doğumlar (aşırı doğurganlık) sosyal durumu da olumsuz etkileyen faktörlerden biridir.

Doğumların Fazla Olduğu Ülkelerde,

• Toplumun genelinde eğitim düzeyi düşüktür.
• Özellikle kadınların eğitim düzeyi düşüktür.
• İç ve dış göç oranları yüksektir.
• Hızlı ve çarpık kentleşme görülür.
• Genel toplumda işsizlik oranı yüksektir.
• Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı vardır.
• Özellikle kadınlar arasında işsizlik oranı yüksektir.
• Kadınların üreme konusunda karar verme özgürlükleri sınırlıdır.
• Kadınların çalışma özgürlükleri sınırlandırılmıştır.
• Sağlık kuruluşlarının “sağlıklı gebelik ve güvenli doğum hizmetleri sunumu kapasitesi” aşırı doğurganlığa sahip kadınların çoğunlukta olduğu topluluklarda yetersiz kalır, kadının kadın sağlığı hizmetlerinden faydalanma durumu nicelik ve nitelik açıdan azalır.
• Özetle, çok sayıda ve sık aralıkla doğuran kadınlar insan haklarının çoğundan eşit şekilde yararlanamazlar.

Gebeliği Teşvik Doğumları Arttırır mı? Hayır! Türkiye’de ailelerin az çocuk sahibi olmaları uzun yıllardan beri bir davranış modeli olmuştur. Bu davranışı değiştirmek ve toplumu yıllar öncesine döndürmek mümkün değildir!

Gebeliği Teşvik Doğumları Arttırır mı? Hayır!

Türkiye’de ailelerin az çocuk sahibi olmaları uzun yıllardan beri bir davranış modeli (norm, kural, ölçü) olmuştur. Bu davranışı değiştirmek ve toplumu yıllar öncesine döndürmek mümkün değildir. Ülkemizde,

• Hem kadınlarda hem erkeklerde evlenme yaşı ortalaması yükselmiştir;
• Ergenlik dönemi evlilikleri çok azalmıştır (erken yaşta ve zorla evlendirmeler);
• İlk gebelik yaşı ortalaması yükselmiştir;
• Kentleşme oranı yükselmiştir ve kentli toplum az doğum yapmayı tercih etmektedir;
• Ekonomik zorluklar az çocuk sahibi olmayı zorlamaktadır;
• Kadınların eğitim durumlarının ve çalışmaya katılma oranlarının yükselmesi az çocuk sahibi olmayı teşvik etmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Nüfus Fonu (UNFPA) 2024 yılı raporunda nüfusla ilgili kaygıların yaygın olduğu ülkelerde nüfusu arttırıcı politikaların genellikle etkisiz olduğu, buna karşılık, kadın haklarının zarar gördüğü belirtilmektedir.

Aile Planlaması Hizmeti Verilmesi Gereken Gruplar

Bazı çiftlerin aile planlaması uygulamalarında tıbbi zorunluluklar vardır. Aile planlamasında öncelik verilmesi gerekenler (Risk altındakiler) şunlardır:

• Gebelik aralığı iki yıldan kısa olanlar
• Doğum sayısı 5 ve daha fazla olanlar
• Yaşı 35 ve üzerinde olanlar
• Yaşı 18 ve altında olanlar
• Boyu 150 cm altında olanlar
• Sistemik hastalığı olanlar (diyabet, kalp hastalığı, kansızlık vb.)
• Doğum kanalı (pelvik) darlığı, deformitesi olanlar
• Daha önce güç doğum, düşük, toksemi, eklampsi gibi öyküsü olanlar
• Ruhsal olarak gebeliğe ve anneliğe hazır olmayanlar
• Evli olmayan, ama aktif cinsel yaşamı olanlar
• Daha fazla çocuk istemeyenler
• Göçerler, göçebeler, sığınmacılar

Doğum Kontrolu Uygulayan Aileler

• 2018 yılında yapılan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasında (TNSA) ailelerin %70 kadarının herhangi bir doğum kontrolü uyguladığı anlaşıldı;
• Ancak, etkili yöntem kullananlar %50, geleneksel – etkisiz yöntem kullananlar %20 oranındadır;
• Yani ailelerin %20 kadarı doğum kontrolü uygulamaya karar vermiştir, fakat seçtikleri yöntem etkisizdir (geri çekme; takvim; lavaj vb);
• Bu nedenle, istemeden gebe kalma ve istemli düşükler fazladır; Ülkemizdeki temel strateji, etkisiz yöntem kullananları etkili yöntem kullanır duruma getirmektir.

Gebelikte Rahim Tahliyesi (Küretaj)

Gebelikte rahim tahliyesi (küretaj) bir aile planlaması yöntemi değildir. Ancak, tıbbi nedenlerle ya da istemeden gebe kalanların sağlıksız ve riskli yöntemlerle düşük yapmalarını önleme açısından yaşamsal önemi vardır. Ülkemizde rahim tahliyesinin bazı kurallar çerçevesinde serbest olması çağdaş bir uygulamadır.

Önemli Bazı Saptamalar

• Geçmişteki yüksek doğurganlık nedeniyle halen genç bir nüfus yapısına sahibiz.

• Ancak, 2040’lı yıllardan başlayarak yaşlı toplum olacağız.
• 2050 yılında nüfus artışı duracak.
• Çalışan nüfus 2050 yılında da yeterli olacak, hatta sayısal olarak artacak.
• Kaçınılmaz olarak yaşlı nüfus hem sayı hem de yüzde olarak artacak.
• Bağımlı nüfus yüzdesi aynı kalacak, fakat niteliği değişecek (0-14 yaş azalırken, 65+ yaş grubu artacak).
• Doğum sayısını arttırmaya çabalamak boşunadır, az sayıda çocuk sahibi olmak norm haline gelmiştir.
• Önemli olan kalabalık değil, nitelikli nüfustur.
• Kronik hastalık sorunları artmakla birlikte, kadın, anne ve çocuk sağlığı sorunları gündemde olmayı sürdürecektir. Endişe edilecek bir durum yoktur. Ama giderek yaşlanan toplumumuz için hazırlıklı olmak gerekir.

Neler Yapılmalı?

Türkiye’nin nüfusu kaçınılmaz olarak yaşlanacaktır, esasen bu bir ülke için “olumlu bir durumdur ve halk sağlığı uygulamalarının başarısını gösterir”. Nüfusu arttırmak için değil, yaşlanan toplumun sorunlarına hazırlanmak daha hakça ve daha akılcıdır.

✓ Yaşlıları üretime katacak politikalar geliştirilmelidir, örneğin aktif yaşlanma.
✓ “Kronik hasta yönetimi” modeli uygulanmalıdır (Hastanın kendi bakımını üstlenmesi).
✓ Çalışan nüfusun eğitimine önem verilmelidir.
 ✓ Sağlık çalışanlarının nicelik ve nitelik planlaması yapılmalıdır (geriatrist, onkolog, evde bakım elemanı eğitimi gibi)
✓ Parasal kaynak ve harcama planlaması yapılmalıdır.
✓ Kadının statüsünü iyileştirici planlamalar yapılmalı, toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla yalnızca sözde değil, eylemlerle de mücadele edilmelidir.
✓ Halkın sağlık eğitimine önem verilmelidir.
✓ Sağlıklı kentler projesi canlandırılmalıdır.

Araştırma Konuları

Demografik gelişmeler,
Aile planlaması uygulamaları,
Anne ölümleri ve nedenleri o İsteyerek, kendiliğinden ve de septik abortuslar (düşükler),
Toplumsal cinsiyet eşitliği ve ayırımcılığının duyarlı göstergelerle izlenmesi,
Hastalık yükü nedenleri,
Sağlık hizmetlerini kullanım oranları ve yerleri,
Sağlık harcamaları (koruyucu; tedavi edici, kamu cepten ödemeler vb)
Nüfus politikası isterse pronatalist olsun, aile planlaması (doğurganlığın kontrol edilmesi, aralıklı doğum vb.) engellenemez. Çünkü aile planlamasının da içinde olduğu cinsel ve üreme sağlığı;

• İnsan hakkıdır,
• Sağlık hakkıdır,
• Aile hakkıdır,
• Kadın hakkıdır,
• Bir tıbbi hizmettir.

Doğurganlık, kadın ve erkek bireylerin özgürce karar verecekleri bir konudur / insan haklarındandır ve bu haklarına / özgürlüklerine müdahale edilmemelidir. Türkiye’nin nüfusu 100 milyon dolayına erişecek. Asıl düşünülmesi gereken, bu nüfusun yol açacağı medikal ve sosyal sorunlar olmalıdır. Hedef, genç ve kalabalık değil, nitelikli ve sağlıklı nüfus olmalıdır.

TTB 77. Büyük Kongresi Yapıldı

ttb kongre

28 Haziran 2025 tarihinde gerçekleştirilen Türk Tabipleri Birliği 77. Büyük Kongresi sonuç bildirgesi şöyle kaydedildi:

“Sağlık sistemimiz, artık piyasalaştırmanın sınırlarını da aşmış, maliyet etkinlik hesaplarıyla kuşatılmış, nitelikli ve erişilebilir sağlık hizmeti sunma kapasitesini yitirmiştir. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uzantısı olarak uygulanan politikalar, koruyucu hekimlik yaklaşımı başta olmak üzere hasta-hekim ilişkisini zedelemiş, hizmetin odağını birey ve toplumdan sermaye ihtiyaçlarına doğru kaydırmıştır.

Türk Tabipleri Birliği olarak bir kez daha yineliyoruz: Sağlık alınıp satılamaz. Nitelikli, eşit, anadilinde ve parasız sağlık hizmeti; her bireyin doğuştan hakkıdır ve kamusal sorumlulukla sunulmalıdır. Sağlık sistemini hekimler, sağlık emekçileri ve toplum yararına, demokratik ve kamusal temelde yeniden inşa etmeye hazırız.

Mesleki Özerkliğimiz Vazgeçilmezdir!

Sağlık emekçileri, özellikle de hekimler, giderek ağırlaşan bir sömürü rejimi altında tükenmişlik, umutsuzluk ve mesleki yabancılaşma yaşamaktadır. Performans sistemi, sayısallaşmış emek kıskacında hekimliği değersizleştirmekte; güvencesizlik, yoğun iş yükü ve yönetim süreçlerinden dışlanma, mesleki özerkliği tehdit etmektedir. Özellikle genç hekimler ve kadın hekimler için bu koşullar çok yönlü eşitsizliklere yol açmaktadır.

Kongremiz, her hekimin bilimsel bilgiye, etik değerlere ve mesleki deneyime dayanarak karar verme hakkını; çalışma koşullarında güvenliğin, ücrette adaletin ve yönetsel süreçlere katılımın bir bütün olarak savunulması gerektiğini vurgulamaktadır. Hekimler, sadece sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bu hizmetin niteliği üzerinde söz sahibi olması gereken özneler olarak görülmelidir.

Birlikte Mücadele

Sağlık yalnızca hastanelerde sağlanan bir hizmet değil; beslenmeden barınmaya, eğitimden güvenli çevreye, toplumsal cinsiyet eşitliğinden barış içinde yaşama kadar uzanan çok boyutlu, yaşamsal bir haktır. Toplum sağlığı; savaşların, doğa talanının, kadın cinayetlerinin, iş cinayetlerinin, göçmen düşmanlığının, yoksulluğun ve şiddetin hedefi haline gelmiş durumdadır.

Türk Tabipleri Birliği olarak bu gerçekliği görüyor ve açıkça ifade ediyoruz: Sağlık mücadelesi aynı zamanda bir demokrasi, bir adalet ve hak mücadelesidir. Herkes için sağlıklı bir gelecek, ancak eşitlikçi, barışçıl toplumsal düzenle mümkündür. Bu nedenle, sağlık alanındaki mücadelenin ekoloji hareketinden kadın haklarına, barış savunusundan emek örgütlerine kadar her toplumsal hareketle kesiştiğini vurguluyoruz.

Hekimlik toplumsal sorumluluk demektir

Türk Tabipleri Birliği, 70 yılı aşkın tarihi boyunca olduğu gibi bugün de mesleğin bilimsel ve etik değerlerini, toplumun sağlık hakkını, hekimlerin emeğini savunmaya kararlıdır. Hekimlerin, her türlü baskıya, şiddete, değersizleştirmeye karşı ortak duruşunu büyütmeye, bu sesi tüm toplumla buluşturmaya devam edecektir.

Kongremiz, tüm hekimleri ve sağlık emekçilerini örgütlü mücadeleye; tüm toplumu ise bu mücadelenin doğal parçası olmaya çağırmaktadır. Sağlık herkes içindir. Hekimlik toplumsal sorumluluk demektir. TTB bu sorumluluğu onurla taşımaktadır.

Ayaktan Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelik’e Dava

1

Türk Tabipleri Birliği (TTB), 19 Nisan 2025 günlü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin kimi hükümlerinin iptali için dava açtı.

Dava dilekçesinde; tıp merkezlerinde acil hallerde sezaryene izin verilirken aynı koşullarda ve tıp biliminin gereklerine göre herhangi bir ölçüt belirlenmeksizin planlı sezaryenin yasaklanmasının, hekimlerin rapor düzenleme yetkisinin üst hukuk normuna aykırı olarak kısıtlanmasının, muayenehanelerde yapılamayacak işlemlere ilişkin “prensiplerin” sayıldığı Ek-13 listesinin hukuk devleti ilkesine aykırı belirsiz ifadeler içermesi nedeniyle kimi hükümlerinin, ölçütlerin açıklanmaması nedeniyle tıp merkezlerinde yapılabilecek işlemler listesinin iptali istendi.

Dilekçede ayrıca, hekimlerin meslek uygulamasının herhangi bir tıbbi ve hukuki ölçüt olmaksızın, dolaylı yoldan sınırlandırması nedeniyle tıp merkezlerinin 3.000 m2 kapalı alana sahip olma zorunluluğu getiren düzenlemelerin ve hasta haklarının korunması başlığı altında sayılan “kötü muamele” ibaresinin sağlık mevzuatı ile uyumsuz olması nedeniyle iptali istendi.

Plansız sağlık hizmeti sunumu

Yönetmelikle yürürlükten kaldırılan yönetmeliğin istisnaları düzenleyen hükümlerinin esas kural haline getirildiği, Sağlık Bakanlığı’nın “planlama” adı altında hekimlerin çalışma haklarını kısıtlarken özel hastanelerin uyması gereken kuralların yürürlüklerini öteleyerek yarattığı plansız sağlık hizmeti sunumunun halkın sağlığına ve hekimlerin haklarına zarar verdiği ifade edildi.

Yönetmelikte “kadro” tanımı yapılmaması fakat “kadro dışı geçici çalışma” olanağı sağlanmasının düzenleyici işlemin iç çelişkisi olduğu belirtilen dilekçede; Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Kapasite Değerlendirme Komisyonu’nda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Türkiye Sağlık Kurumları Meclisi’nden iki temsilci bulunmasına karşın, hekimlerin meslek örgütü olan TTB’nin temsil edilmemesinin hukuka aykırılığına dikkat çekilerek planlamaya ilişkin hükmün de iptali istendi.

“Kadro dışı geçici çalışma” izni

Dilekçede sağlık insan gücünün dengeli dağılımından hareketle bir planlama yaparak ve bu planlamaya göre kadro vererek gerçek ihtiyaca uygun ve daha çok kadro vermek yerine, verilmiş kadro sayılarını aşar hekim istihdamına olanak tanıyacak şekilde “kadro dışı geçici çalışma” izinleri verilmesinin her halükarda planlamayı ortadan kaldıracağı da belirtildi ve “kadro dışı geçici çalışma” hükümlerinin iptali talep edildi.

Yurtdışında belirli süre çalışan hekimler yönünden gerekçesi açıklanmaksızın yaratılan imtiyazın Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu vurgulanan dilekçede, yabancı uyruklu hekimlere muayenehanede serbest çalışma olanağı veren hükmün üst hukuk normlarına aykırılığı nedeniyle iptali istendi.

Dilekçede, Tıpta Uzmanlık Kurulu ve yargı kararlarına karşın, yan dal uzmanlığı bulunan hekimlerin ancak “bakanlıkça planlama amacıyla oluşturulan komisyonlardan uygun görüş alınarak” ana dalda çalışma izni verileceğine ilişkin hükmün de hekimlerin uzmanlıklarının verdiği yetkiyi kullanmalarının yasal dayanağı olmaksızın kısıtlanması nedeniyle iptali gerektirdiği belirtildi.

Muayenehanesi olan hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında hastalarını tedavi etmelerine ilişkin kuralları yürürlükten kaldıran yönetmeliğe atıf yapılan dilekçede, yargı kararıyla iptal edilmesine karşın aynı içerikle düzenleme yapılmasının “yargı kararlarının bağlayıcılığı” ilkesini ihlal ettiği hatırlatılarak iptal talep edildi. Dilekçede, hastaların bilgilerinin Muayene Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden toplanmasında ısrar eden hükümlerin de kişisel sağlık verilerinin sahibi hastalar, hastaların mahremiyetini korumakla yükümlü olanların ise hekimler olması nedeniyle iptali istendi.

Son olarak tıbbi endikasyon denetiminin Sağlık Bakanlığı eliyle belirlenmesi olanağı olmadığına ve bunun tıbben de olanaklı olmadığına dikkat çekilen dilekçede, bu denetimin bizzat hasta dosyası üzerinden yapılmasına izin veren yetkinin yasal dayanağı bulunmadığı kaydedildi ve ilgili hükmün iptali gerektirdiği belirtildi.

Sanovel’de Atama

1751533089 kemal ceylanoglu
Kemal Ceylanoğlu

İlaç sektöründe, yurt içi ve yurt dışı pazarlarda iş geliştirme, ihracat satışları ve stratejik büyüme alanlarında 20 yılı aşkın deneyime sahip olan Kemal Ceylanoğlu, Haziran 2025 itibarıyla Sanovel’de İş Geliştirme Direktörü olarak göreve başladı. Büyük ölçekli firmalarda uluslararası pazarlar süreçlerini yöneten; Avrupa, Amerika, Orta Doğu, Uzak Doğu ve Latin Amerika dahil 30’dan fazla ülkede pazara giriş planlamalarının oluşturulması ve uygulanmasına liderlik eden Ceylanoğlu, Sanovel’in stratejik önceliklerinden globalleşme kapsamında iş geliştirme ve uluslararası pazarlar stratejilerinin yönetimine liderlik edecek.

Sanovel Hakkında

Türk ilaç sektörünün lider şirketlerinden Sanovel, 1983 yılında Eczacı Erol Toksöz tarafından kuruldu. Güçlü portföyü ve kilit terapötik alanlardaki ürün çeşitliliği ile Sanovel, yılda 227 milyon kutu üretim kapasitesine ve European cGMP (İyi Üretim Uygulamaları) sertifikasına sahiptir. Dünyanın en büyük sağlık otoritesi kabul edilen Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) tarafından denetlenerek majör ve kritik bulgu olmadan onay alan ilk ve tek Türk ilaç şirketi olan Sanovel, güçlü Ar-Ge’si ve patent/fikri haklar alanlarındaki yetkinlikleri ve başarılarıyla da sektöründe öne çıkmaktadır. Birçok tedavi alanında pazara ilk eşdeğer ürün sunan şirket olan Sanovel, Türk ilaç endüstrisine ve ülke ekonomisine katkı sağlamaya ve 1.700 çalışanı ile toplumların bir ömür sağlığı için var gücüyle çalışmaya devam ediyor.

Yerli İlaç Endüstrisi Her Yıl Küçülüyor

1751349762 sava malko
Savaş Malkoç

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) Genel Sekreteri Savaş Malkoç Türkiye’nin ilaçta yerli üretim gücünün tehdit altında olduğu ve acil çözüm adımları atılmazsa kalıcı hasarların kaçınılmaz olacağı uyarısında bulundu.

Türkiye ilaç pazarı geçen yıl kutu bazında %3,9 oranında küçülürken, bu daralma 2025’in ilk çeyreğinde de devam etti ve pazar yüzde 3,1 oranında geriledi. En çarpıcı veri ise üretim tarafında yaşandı. 2024 yılında ilaç sanayi üretimi %7,3 oranında düşerken, Nisan 2025 itibarıyla bu gerileme yıllık ortalamada %10,8 seviyesine ulaştı. 

İEİS; yüzyılı aşkın bir tecrübeye sahip Türk ilaç sektörünün üretim gücüne, istihdamına ve ihracat potansiyeline yönelik son dönemde geri dönülemeyecek biçimde artan ciddi tehditler karşısında en son 24 Ekim’de güncellenen ilaç kurunun ivedilikle yeniden belirlenmesi, fiyatlandırma mevzuatının ise günün koşullarına uygun şekilde reforme edilmesi yönünde çağrıda bulundu.

Kur güncellemesi ve fiyatlandırma

İlaç fiyatları, mevcut durumda, bir önceki yılın ortalama Avro kurunun %60’ı alınarak ve yılda sadece bir defa belirlenen ilaç kuruna göre hesaplanmaktadır. Referans fiyatlandırma sistemi devreye alındığında piyasa kurunun %100’üne tekabül eden ilaç kuru geldiğimiz noktada güncel kurun sadece %46’sına denk gelmektedir. SGK’ya verilen ortalama %27’lik iskontoları da dikkate aldığımızda bu oran %32’lere kadar düşmektedir. 

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası’nın kamu otoritelerine sunduğu politika önerilerinde, ilaç kurunun belirlenmesinde temel alınan %60 katsayısının 2019 yılı öncesinde olduğu gibi yeniden %70’e çıkartılması ve bu oran doğrultusunda temmuz ayı içerisinde ilaç kurunun kurdaki gelişmeler ve maliyet artışlarına uygun şekilde güncellenmesi gerektiği ifade ediliyor. 

İlaç kurunun yıl içerisinde 4 defa güncellenmesi ve ilaç kurundaki günümüz koşullarına uygun değişikliklerin gecikmeden sisteme yansıtılması gerektiğine dikkat çeken, İEİS Genel Sekreteri Savaş Malkoç, ilaçta bu tablonun devamında ısrarcı olunması halinde ilaç arz güvenliğinde ciddi sıkıntıların oluşacağına dikkati çekti ve sözlerini şöyle sürdürdü; “İlaç sanayimizin yıllardır maruz kaldığı ekonomik baskı artık katlanılamaz bir noktadadır. İlaç kuru ile piyasa kuru arasındaki makasın sürekli açılması, artan maliyetler ve yüksek kredi faizi firmaları iflas noktasına sürüklüyor. Bugün birçok firma konkordato ilan etmeyi değerlendiriyor, bazıları ise satış sürecinde. Bu şartlar altında Türkiye uzun yıllardır yaptığı yatırımların sonucu olarak başardığı kullanılan her 100 kutu ilacın 92’sini üretme kabiliyetini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Mevcut fiyatlandırma sistemi ve maliyet baskısı nedeniyle yeni yatırımlar yapmak bir yana mevcut ilaç üretiminin bile sürdürülmesi imkânsız hale gelmiştir. Bu yalnızca sanayimizin değil, halk sağlığının da doğrudan tehdit altına girmesi anlamına geliyor. Eğer acil önlem alınmazsa, yakın gelecekte ilaç yoklukları kaçınılmaz olacaktır.”

Ya ithalat cenneti olacağız ya da üretim ve ihracat üssü olacağız

Sektörün bir diğer kritik konusu ise biyoteknolojik ilaçlardaki atıl kapasite. 2024 yılı itibarıyla biyoteknolojik ve biyobenzer ilaçların SGK bütçesi içindeki payı %25’e çıkmışken, Türkiye’deki 13 biyoteknolojik üretim tesisi tam kapasite faaliyet gösterememektedir. Bu durumun sürdürülebilir olmadığını belirten Savaş Malkoç, kamu alım garantileri, pozitif ayrımcılık ve üretim teşvikleriyle bu tesislerin hızla devreye alınmasının zorunlu olduğunu vurguladı. 

Malkoç sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’nin biyoteknolojik ilaçları üretmek için gerekli tesisleri mevcut. Ancak bu potansiyeli hayata geçirecek destek mekanizmaları ne yazık ki devreye alınmadı. Bu nedenle de bu milli tesisler maalesef atıl durumda ve bu alana yatırım yapan firmalar zarar ediyor. İthalatın sürekli arttığı, üretimin gerilediği bir sistemin sonu kendi kendine yetememektir. Bu alanda verilecek kamu desteği, yalnızca sektörü değil, ülke ekonomisini ve halk sağlığını da doğrudan koruyacaktır. Ya Türkiye ilaçta bir ithalat cenneti haline gelecek ya da Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu vizyon doğrultusunda bölgesel ve küresel bir üretim ve ihracat üssüne dönüşecektir. Tercih bizim değil, politikaların olacaktır. Bu açıdan bakıldığında fiyatı ve süresi önceden belirlenmiş kamu alım garantileri, klinik araştırmalar dahil olmak üzere ürün geliştirme için verilecek uygun maliyetli ve uzun vadeli krediler hayati rol oynayacaktır.”

Memorial Bodrum Hastanesi Açılıyor

Memorial Sağlık Grubu’nun 12. Hastanesi Bodrum’da Açılıyor. Ortakent’te konumlanan Memorial Bodrum Hastanesi, grubun 12. hastanesi olarak hizmet vermeye başlıyor.

17.000 m²’lik alanda kurulan 50 poliklinik, 7 ameliyathane ve 148 yatak kapasitesiyle faaliyet gösteren hastanede, cerrahi branşlardan dahili tıbbın tüm alanlarına, kadın ve çocuk sağlığından kalp hastalıklarına kadar geniş bir uzmanlık yelpazesi sunulacak. Hastanenin ileri teknolojiye sahip cihazları ve uzman kadrosu, Bodrum’un yanı sıra Milas, Datça, Fethiye, Marmaris, Göcek gibi ilçelerle birlikte Muğla merkez ve çevre bölgelerin sağlık ihtiyaçlarına da yanıt verecek kapasiteye sahip.

Modern altyapısı ve merkezi konumuyla bölge halkının sağlık sorunlarının çözümü için farklı şehirlere gitme arayışını ortadan kaldıran hastane, yaz aylarında nüfusu katlanan Bodrum’da sağlık turizmi açısından da referans merkezi olma yolunda ilerliyor. Hastanenin tüm özel sağlık sigortaları, banka ve sandıklar, özel şirketler ve kurumlar ile gerçekleştirdiği anlaşmalarla geniş bir hasta kitlesine erişim sağlanıyor.

1751624799 g rsel 6

Çocuk Hastalar İçin 7/24 Pediatrik Acil Servis

Pediatrik acil servis, çocuk hastalar için gece 00.00’a kadar hizmet sunacak. Ayrıca kadın hastalıkları–doğum, çocuk sağlığı, jinekoloji ve yüksek riskli gebelik takibinde de güçlü bir yapı oluşturuldu. El ve pediatrik cerrahi gibi uzman alanlarda da hizmet sunulacak. Memorial Bodrum Hastanesi bu sayede Bodrum ve çevresindeki aileler için güvenilir, kapsamlı ve ulaşılabilir bir sağlık merkezi konumuna erişiyor.

Memorial’dan Bölgeye Yepyeni Sağlık Teknolojileri

Memorial Bodrum, sağlıkta ileri teknolojiyi hasta odaklı hizmet anlayışla bir araya getiriyor. Meme kanseri tanısında aynı anda biyopsi imkanı sunan 3D Tomosentez Mamografi ve prostat büyümesi tedavisinde Cyber Ho Magneto Holep cihazı Bodrum’da ilk kez hastaların hizmetine açılıyor. Bölgeye kazandırılan yeni teknolojiler arasında düşük radyasyonla kısa sürede çekim imkanı sunan 512 kesitli Bilgisayarlı Tomografi (CT) ile sanal kalp anjiyosunun yanı sıra tek seansta tüm omurgayı görüntüleyebilen omurga grafi cihazı da öne çıkıyor.

1751624788 g rsel 1

Aynı şekilde Yeni Nesil 3 Tesla MR (Manyetik Rezonans görüntüleme) sayesinde hızlı ve net çözümler sunulurken, son teknoloji cihazlarla cerrahi uygulamalarda başarı artırılıyor. Gebelik takibi, üroloji ve beyin cerrahisinde kullanılan yenilikçi görüntüleme, ultrasonografi ve laboratuvar sistemleri, Memorial Bodrum’un hasta sağlığına verdiği önemin bir göstergesi niteliği taşıyor.

“Bodrum’da sağlık turizmine güç katıyoruz”

1751626371 bora ulud z 2
Bora Uludüz

Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, açılışta şu açıklamayı yaptı: “Memorial olarak yalnızca yeni bir hastane açmıyor; bulunduğumuz her bölgede sağlıkta kalite ve güveni yaygınlaştırıyoruz. Memorial Bodrum, yalnızca bölge halkının değil, çevre illerden ve yurt dışından gelen hastaların da ihtiyaçlarına yanıt verebilecek nitelikte planlandı. Sağlık turizmi açısından da önemli bir merkez olacağına inanıyoruz. Türkiye’nin sağlık vizyonuna katkı sunmak ve bu hizmeti daha geniş kitlelere ulaştırmak için yatırımlarımız sürecek.”

Yatırımlar Sürüyor: Sırada İstanbul Göztepe Var

Memorial Sağlık Grubu, 2025 vizyonu doğrultusunda İstanbul Göztepe’de açılacak yeni hastanesiyle hizmet ağını genişletmeye devam edecek.

Memorial Sağlık Grubu Hakkında:

2000 yılında kurulan Memorial Sağlık Grubu, Türkiye’de sağlık alanında birçok ilki hayata geçiren öncü kuruluşlardan biri olarak, bu yıl 25. yaşını kutlamaktadır. Türkiye’yi dünya standartlarında kaliteli sağlık hizmetiyle tanıştıran Memorial, JCI Akreditasyon Kalite Belgesi’ni alan (Joint Commission International) Türkiye’nin ilk, dünyanın 21. hastanesi olarak dikkati çekmektedir. İstanbul, Ankara, Antalya, Kayseri, Diyarbakır, Romanya ve Bodrum’da toplam 12 hastanesi ile hizmet veren Memorial Sağlık Grubu; hasta memnuniyetini merkezine alan anlayışı, uzman hekim kadrosu ve ileri tıbbi teknolojilere yaptığı yatırımlarla sağlıkta mükemmellik vizyonunu sürdürmektedir.

Medicana Saraybosna Hastanesi Açıldı

basın toplantısı

Medicana, İngiltere’den sonra 19. sağlık yatırımını Saraybosna’da hizmete açtı.

Medicana Saraybosna Hastanesinde düzenlenen basın toplantısına Medicana Grup Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Bozkurt, Medicana Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Üyesi Berk Bozkurt, Medicana Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Üyesi ve CEO’su Reha Özkaya, Medicana Saraybosna Hastanesi Genel Müdürü Prof. Dr. Sedat Ziyade, Prof. Dr. Zuvdija Kandić, Op. Dr. Adis Kandić, medya temsilcileri ve davetliler katıldı.

Medicana Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Bozkurt, düzenlenen basın toplantısında Medicana Saraybosna Hastanesi ile ilgili şunları söyledi: “Medicana, sağlık alanında Türkiye’de ve uluslararası düzeyde hizmet sunan köklü ve güçlü bir sağlık grubudur. Bugün, yıllara dayanan sağlık deneyimimizi ülke sınırlarının ötesine taşımanın gururunu yaşıyoruz. Medicana Winchester, İngiltere’de açılan ilk Türk hastanesi olarak sağlık tarihinde önemli bir yer edindi ve genel hastane yapısıyla faaliyetlerine devam ediyor. Bunun yanı sıra, farklı ülkelerde faaliyette olan sağlık ofislerimizle de uluslararası hizmet ağımızı genişletiyoruz. Diğer büyük yurt dışı yatırımımızı ise Bosna Hersek’te gerçekleştirdik. Medicana Saraybosna Hastanesi, yalnızca grubumuz için değil; bölge halkı, sağlık sektörü ve Türkiye ile Bosna-Hersek ilişkileri açısından da son derece stratejik ve anlamlı bir adımdır. Amacımız; hasta odaklı yaklaşımımız, ileri tıp teknolojilerimiz ve multidisipliner hizmet anlayışımızla Bosna Hersek’te modern ve erişilebilir sağlık hizmetlerine yeni bir soluk getirmektir.”

“Türkiye ve Bosna-Hersek arasında sağlık köprüleri kuruyoruz”

Sağlık hizmetlerinin, Medicana’nın her zaman en değerli yatırımlarından biri olduğunu ifade eden Dr. Hüseyin Bozkurt, “Bugün de Türkiye ile Bosna- Hersek arasında bir köprü kurarak; Balkanlara Medicana’nın geleneğini sunmak için burada bulunuyoruz. Medicana olarak, yalnızca Türkiye’deki değil, global ölçekte de sağlık sektörüne katkı sağlamaktan büyük bir onur duyuyoruz. Medicana Saraybosna Hastanesi, Bosna Hersek’te bir zincir hastane olarak hizmet veren ilk sağlık kuruluş olma özelliğini taşıyor. Güçlü akademik kadromuz ve son teknoloji tıbbi altyapımızla, sadece bugünün değil, bölgenin sağlık alanındaki geleceğini şekillendirmeyi hedefliyoruz. Biz, Medicana geleneğini, Türkiye’de sağlık alanında ulaştığımız başarılarımızı ve tecrübemizi, ülke sınırlarımızın ötesine taşımayı bir görev biliyoruz” şeklinde konuştu.

Yılda 5 milyondan fazla hastaya tedavi hizmeti sunan ve her yıl 500 bin uluslararası hastayı ağırlayan; yaklaşık 15 bin çalışanıyla Türkiye’nin önde gelen sağlık markalarından biri olan Medicana, Saraybosna Nedžarići’de konumlanan yeni yatırımıyla bölge halkını güçlü bir hastaneler zincirinin güvencesiyle buluşturdu. Medicana Sağlık Grubu bünyesindeki 1200’ü aşkın hekim ve alanında uzman sağlık profesyonelleri, bilimsel birikimlerini ve akademik çalışmalarını Medicana Saraybosna Hastanesi’nin gelişimine entegre ederek bölgedeki sağlık hizmetlerine nitelikli katkı sağlayacak.

Tıbbın birçok branşında hizmet veriliyor

Medicana Saraybosna Hastanesi, beyin cerrahisi, göz hastalıkları, kulak burun boğaz hastalıkları, plastik ve rekonstrüktif cerrahi, dermatoloji, ağız ve diş sağlığı, göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi, kardiyovasküler cerrahi, genel cerrahi, çocuk cerrahisi, üroloji, kadın hastalıkları ve doğum, pediatri, dahiliye, gastroenteroloji ve hepatoloji, endokrinoloji, nefroloji, kardiyoloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi ve travmatoloji, nöroloji başta olmak üzere ve yeni açılacak bölümlerle birlikte birçok farklı branşta hizmet verecek. Hastane, her türlü cerrahi müdahaleye uygun ameliyathaneleri, genel, koroner ve yenidoğan yoğun bakım üniteleri, hasta ve hasta yakınları düşünülerek tasarlanan onkoloji servisiyle başkent Saraybosna’da sağlık hizmetini sürdürecek. Yüksek standartlarda sağlık hizmeti sunan Medicana Saraybosna’da, girişimsel radyoloji ve onkoloji bölümlerinin de çok yakında Bosna-Hersek halkının hizmetinde olacağı belirtildi.

ZEISS Customer Center Ankara’da açıldı

ers 6790

ZEISS tarafından Medikal Teknoloji, Endüstriyel Kalite & Araştırma Teknolojileri, Araştırma Mikroskobu ve Tüketici Ürünleri gibi farklı iş birimlerine ait çözümlerin deneyimlenebileceği, son teknolojiyle donatılmış bir buluşma noktası olarak tasarlanan ZEISS Customer Center Ankara’da açıldı.

ZEISS, optik ve optoelektronik alanlarında, yaklaşık 50 ülkede faaliyet göstermekte; 46.000’den fazla çalışanı, 60’tan fazla satış ve servis noktası, 40 araştırma ve geliştirme merkezi ve 35 üretim tesisiyle dünya çapında hizmet sunmaktadır.

Türkiye’de ZEISS ürünleri 100 yılı aşkın süredir bulunmakta, ancak yerel yasal yapılanmasını 2014 yılında tamamladıktan sonra ZEISS Türkiye olarak doğrudan faaliyet göstermeye başladı. Bugün, 100’ün üzerinde çalışanı -ve medikal teknolojiler, araştırma mikroskopisi, endüstriyel kalite çözümleri ve tüketici ürünleri alanlarında satış, servis ve uygulama desteği sağlıyor.

1

Ankara’da ZEISS Customer Center; 1.300 metrekarelik alana yayılıyor. Canlı ürün tanıtımları, hassas ölçüm hizmetleri, uygulamalı eğitim oturumları ve teknik destek sayesinde ZEISS Customer Center, Türkiye’deki çeşitli sektörlerdeki profesyonellere yüksek katma değer sağlamayı hedefliyor.

ZEISS Türkiye, Yönetim Kurulu Başkanı Christian Martin tarafından yapılan açıklamada, “Ankara’da ZEISS Customer Center; yalnızca bir deneyim alanı değil; teknoloji, uzmanlık ve çözüm odaklı iş birliğinin buluşma noktasıdır. Medikal teknoloji, araştırma mikroskopisi, endüstriyel kalite güvence ve tüketici optiği gibi alanlardaki son teknoloji çözümlerimizi müşterilerimize daha da yakınlaştırmamıza imkân tanımaktadır. Son teknoloji altyapımızı derin uzmanlığımızla birleştirerek; sağlık, üretim, optik, bilim ve araştırma gibi kritik alanlarda çalışan profesyonellere tek çatı altında kapsamlı çözümler sunuyoruz. İşletmeleri güçlendirmek ve müşterilerimizin büyümesini desteklemek en büyük önceliğimizdir. Eğitim programlarımız ve yenilikçi çözümlerimizle, iş ortaklarımızın başarısına katkı sağlamaya ve onları desteklemeye devam edeceğiz” dedi.

Sayı: 32

klinikiletişim dergisinin 32. sayısı yayımlandı. Bu sayıda Türkiye’nin sağlık politikalarına yön veren kişi ve kurumlarından önemli haberleri okuyabilirsiniz. Özel hastaneler mevzuatında seneler içinde yapılan düzinelerce yasal değişiklikler, yenidoğan yoğun bakım yönetimi, hekim ve tıbbi cihazlara ilişkin istatistiksel veriler, ulusal ve uluslararası alanda kanserle mücadele alanında yapılan çalışmalar, immünoloji bilimindeki güncel gelişmeler, tıp eğitimi, branşlara özel sertifikalandırmaların riskleri, ilaç fiyatlandırma politikalarının piyasaya yansımaları, ilaç endüstrisindeki yapısal değişiklikler ve Sağlık Bakanlığı ve sağlık otoritelerinin güncel haberleri klinikiletişim’in yeni sayısında yer almaktadır.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Hukuk Bürosundan Av. Özgür Erbaş’ın hazırladığı “Özel Hastaneler Yönetmeliğinde Yapılan Değişikliklerin Kronolojisi: Yıllara Yayılmış Bir Cinayetin Anatomisi” raporu çok çarpıcı tarihi bilgiler veriyor. Raporda Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte Mart 2002’de yayımlanan Özel Hastaneler Yönetmeliği’nde bugüne dek yapılan ve her biri çok sayıda madde değişikliğini içeren 45 düzenleme incelendi. Raporun öne çıkan hususları bu sayıda okunabilir.

TTB’nin 2 Önemli Önerisi

Araştırma ve raporlarıyla geçmişten günümüze Türkiye sağlık sisteminin profilini mercek altına alan ve çözüm politikaları üreten TTB, başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğuna ilişkin yaptığı değerlendirmelerde; bütün sağlık emekçilerine insanca çalışma ve yaşam koşulları sağlamanın ve bütün topluma yaşadığı, çalıştığı ve okuduğu yerde eşit, nitelikli ve parasız sağlık hizmeti sunmanın mümkün olduğunu ortaya koydu. TTB’nin 2 önemli önerisi şöyle:

“Sağlık sisteminin finansmanı genel bütçeden karşılanmalı, hizmet sunumu ile finansmanı birbirinden ayrılmamalıdır. Sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi yaşam, çalışma ve eğitim alanlarında kamu mülkiyetinde ve tek bir çatı altında bölgeye ve nüfusa dayalı ve merkez ve yerel dikkate alınarak basamaklı olarak gerçekleştirilmelidir.”

“Özel hastaneler, 1996 yılı öncesindeki gibi hizmet sunumu ve finansmanına tabi olmalıdır. Sağlık emekçilerinin her biri sağlık ekibinin asli üyeleri olarak kabul edilmeli, tek işte ve tam süreli çalışacak şekilde ve emekliliğe de yansıyan yeterli ücretle istihdam edilmelidir.”

Ege Tıp Neonatoloji Hemşireleri ile Röportajımız

Bu sayıda, Ege üniversitesi Tıp Fakültesi Neonatoloji Bilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesi Sorumlu Hemşireleri Tülin Özdemir ve Ayşegül Çelik ile dergimize özel yaptığımız röportajlarda yenidoğan hemşireliği ve cihaz yönetimine ilişkin bilgiler edindik.

31 yıldır yenidoğan yoğun bakımda görev yapan Tülin Özdemir, yenidoğan bebeklerin hassas bakımından bahsederek “Her işlemin 2 -3 kez düşünülmesi, irdelenmesi ve aynı zamanda çok hızlı başlatılması gerekiyor. Sürekli alert durumdayız. Minicik bir bebeği hayatta tutmaya çalışmanın duygusal ve psikolojik yıkıcı yükünü kelimelere dökmem çok zor inanın” diye konuştu. 17 yıldır yenidoğan yoğun bakım hemşiresi olarak görev yapan Ayşegül Çelik ise, “Biz yenidoğan hemşireleri bebeklerin adeta beş duyusu olup onlar adına görüp, duyup, onlar gibi hissetmeliyiz. Bir mücevheri işler gibi emekle, sabırla ve sevgiyle yaklaşmamız çok önemli” dedi.

12 Günlük Sertifika Programlarıyla Yetki Verilmesi

Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu uzmanlık eğitimi almamış kişilere yalnızca 12 günlük sertifika programlarıyla yetki verilmesine karşı bir basın açıklaması yaptı. Cerrahlar, “Sağlık alanında yapılan düzenlemeler, bu alanda uzmanlık eğitimi almamış kişilere yalnızca 12 günlük sertifika programlarıyla yetki verilmesine imkan tanımaktadır. Bu durum hem tıp etiğini hem de halk sağlığını ciddi biçimde tehdit etmektedir. “Ödeme karşılığında sertifika dağıtılması, sağlık sisteminin itibarını zedelediği gibi Türkiye’nin sağlık turizmi alanındaki güvenilirliğini de ciddi şekilde riske atmaktadır. Tıp eğitimi ve halk sağlığının korunması için, bu tür kısa süreli kurslarla, yetkisiz kişilere sertifika verilmesi uygulamalarını kabul etmiyor ve ilgili düzenlemelerin acilen gözden geçirilmesini istiyoruz” dedi.

Kanserle Savaşta Umut Vadeden Çalışmalar

Bu sayıda kanser araştırmaları, erken teşhisin önemi, tarama testleri ve korunma yöntemlerine ilişkin birçok habere yer verdik. Geçtiğimiz günlerde Türk İmmünoloji Derneği ve Acıbadem Üniversitesi iş birliğiyle 6. Uluslararası Moleküler İmmünoloji ve İmmünogenetik Kongresi düzenlendi. Kongre Başkanı ve Acıbadem Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Tolga Sütlü yaptığı açıklamada, “Bağışıklık sistemini kanserle savaşta daha etkin hale getirmek için çalışıyoruz. CAR-T ve NK hücreleriyle lösemi, lenfoma ve melanom gibi kanser türlerine yönelik umut vadeden sonuçlarımızı paylaştık. NK hücreleri, sağlıksız gördükleri hücreleri öldürme kapasitesine sahip, sağlıklı hücrelere ise dokunmuyorlar. Bu açıdan tedavide kullanılmasının da daha güvenli olacağı düşünülüyor. Daha hızlı, daha etkin ve daha az yan etkili tedaviler üzerinde çalışıyoruz” dedi.