Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın: “Yerli üretim kutu bazında yüzde 88 civarında ve bütçe bazında ise yüzde 50’yi geçti. Karamsarlığa gerek yok”
32. TÜSAP Toplantısı “İlaç ve Eczacılıkta Gelecek Vizyonu” temasıyla düzenlendi. TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan, “Sağlıkta Fikirden Ürüne Dönüşüm Sürecinde TÜSEB – (İlaç)” başlıklı sunumu ile toplantıda yer aldı. Küresel sağlık mimarisi, dijital dönüşüm ve tek sağlık kavramlarına dikkat çeken Profesör Akdoğan, 2050’ye doğru medikal teknolojilerin geleceğine ilişkin senaryolardan bahsetti.
32. TÜSAP Vizyon Toplantısı; 23 Haziran 2023 Cuma günü, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Kampüsünde “İlaç ve Eczacılıkta Gelecek Vizyonu” ana başlığı ile İstanbul Üniversitesi -Cerrahpaşa ev sahipliğinde yapıldı. Toplantı, başta TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci, Cumhurbaşkanlığı Bilim Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu Üyesi Dr. Osman Coşkun, TİTCK Başkanı Dr. Asım Hocaoğlu, TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan ve İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu olmak üzere 70’in üzerinde davetlinin katılımı ile gerçekleşti.
TÜSEB (Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı) Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan’ın ana konuşmacı ve İEİS Genel Sekreteri Savaş Malkoç’un moderatör olarak yer aldığıTÜSAP İlaç ve Eczacılık Vizyon Toplantısı, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği (TİSD) ile Abbott, Janssen, Roche ve Takeda firmalarının katkıları ile düzenlendi.
32. TÜSAP Vizyon Toplantısı’nın açılış konuşmasında TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, yüksek maliyet gerektiren yenilikçi ilaçların devreye girmesinin önemine dikkat çekti. Yerli üretimin kutu bazında yüzde 88 civarında olduğunu ve bütçe bazında ise yüzde 50’yi geçtiğini belirten Aydın, karamsarlığa gerek olmadığını ifade etti. Toplantıya ev sahipliği yapan İstanbul Üniversitesi -Cerrahpaşa Rektörü Prof. Dr. Nuri Aydın ise toplantının çıktıları ile sağlık camiasına değer katması temennisini dile getirdi.
TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan: “Sağlıklı insanlar, sağlıklı hayvanlar ve sağlıklı çevre olarak tanımlanan ‘Tek Sağlık’ kavramında sağlıklı dijital altyapı dördüncü unsur yer alıyor”
Tek Sağlık Kavramı
Sağlıklı bireyler, sağlıklı hayvanlar ve sağlıklı çevre olarak tanımlanan “Tek Sağlık” kavramında sağlıklı dijital altyapının dördüncü unsur olarak önemli bir yer teşkil ettiğini ifade eden TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan, 2050’ye doğru medikal teknolojilerin geleceğine ilişkin senaryolardan bahsetti. Yapay zeka ve veri bilimi, kişiselleştirilmiş tıp, biyoteknoloji, nanoteknoloji, giyilebilir teknolojiler, iklim değişikliği, robotik ve otomasyon, teletıp, AR ve VR ile klinik araştırmalar, salgın hastalıklar, besin kaynakları, su kaynakları, nüfus artışı, göçler ve enerji arzı gibi faktörlerin sağlık alanlarını etkileyeceğine işaret eden Akdoğan, başarılı dijital sağlık ekosistemi oluşturmanın bir tasarım problemi olduğunu söyledi. Bu problemin fonksiyonel gereksinimler (FG) ve tasarım parametreleri (TP) olmak üzere iki ayağı olduğunu vurgulayan Akdoğan, “Tek sağlık kavramı anlatılırken insan, hayvan, çevre görselleri ile oluşturuluyor. Dijital çağdan bahsederken ve yapay zekanın bugün iliklerimize kadar işlediğini görürken tek sağlık kavramını bu üç unsurla kısıtlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. 2050’ye doğru medikal teknolojilerin geleceği nereye doğru evrilecek sorusunun cevabını doğru verebilirsek o zaman ilaçta, aşıda, dijitalleşmede ve klinik araştırmalarda ne yapacağımız ve hangi iş birliklerini geliştireceğimiz ön plana çıkacaktır” diye konuştu.
“Performansa dayalı ücretlendirme; genelde kapitalizmin ekonomi politikalarının, özelde onun yapılandırdığı sağlık reformlarının en önemli rıza araçlarından birisidir. Hizmet başı ödemeye dayanan bu mekanizma, 17 yıl boyunca adım adım, sağlık emekçilerinin ek ödeme alma pahasına gereksiz ve fazla sağlık girişim yapmasına, sağlık harcamalarının artmasına ve etik dışı uygulamalara yol açmıştır”
TTB’nin yayımladığı Toplum ve Hekim dergisinin Mayıs-Haziran 2023 sayısında yer alan ve Doç. Dr. Özlem Özkan tarafından hazırlanan “Sağlık Emekçilerinin AKP ile Geçen 20 Yılı” başlıklı dosyada öne çıkan hususları, klinikiletişim okurları için derledik.
Makale; Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) 20 yıllık iktidarı süresince 28 belge üzerinden Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ve esnek üretimin sağlık emekçileri üzerine etkilerini insan kaynakları perspektifini dışlayarak, emek eksenli ve kapitalizm- esnek üretim- sağlık reformları-sağlık emekçileri ilişki bütünselliği içinde ele almayı amaçlamaktadır.
28 belge üzerinden, AKP hükümetlerinin 20 yılda sağlık emekçileriyle ilgili en fazla ele aldığı konular şunlardır:
Sağlık emekçilerinin sayısının az, istihdamının dengesiz dağılımı
Daha çok ara emek gücü eğitimini merkeze almakla beraber, diğer sağlık emekçilerinin de eğitimi
Çalışma mekanlarının değişmesi: Aile sağlığı birimleri, evde sağlık hizmetleri, şehir hastaneleri ve özel sağlık kurumları
Esnek ücretlendirme: Performansa dayalı ücretlendirme
Esnek İstihdam: Sözleşmeli, tele/uzaktan ve taşeron çalışma
İnsan kaynakları yönetimi (İKY): Kalite, verimlilik, rekabet, motivasyon
Hareket-zaman etüdü çalışma örneği: Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS)
Fonksiyonel esneklik
Ele alınan bu sekiz konunun ortak noktası; kapitalizmin neoliberal ekonomi politikalarını savunanların iddialarının tersine, sağlık emekçilerinin Sağlıkta Dönüşüm Programı ve esnek üretim mekanizmalarıyla bedenlerinin ve zihinlerinin tüm potansiyelleri kullanılarak, doğrudan ya da devlet eliyle sermaye sınıfının kârını maksimize etmeyi amaçlamasıdır. Böyle olunca, AKP ve taraftarlarının da 20 yılda sağlık emekçilerine bıraktığı miras özetle; sömürü oranı yüksek, sağlıksız, güvensiz, güvencesiz çalışma koşulları, düşük maaşlar, belirsiz, yetersiz, emekliliğe yansımayan ek ücretler, emek sürecindeki planlamanın, denetimin ve kontrolün kaybedilmiş olmasıdır.
Sağlık Emekçilerinin Sayısının Az, İstihdamının Dengesiz Dağılımı
Toplam 28 belgenin dördünde bu konuyla ilgili hiçbir bilgi bulunmamakla birlikte diğer alanlara göre sorun alanı, sorunun çözümüne yönelik öneriler ve hedefler bakımından en fazla yer alan bir konudur. Bu aynı zamanda, AKP hükümetinin ve Sağlık Bakanlığının (SB) en fazla öncelediği bir konu olup, halen de güncelliğini korumaktadır. Bu belgelerde sağlık emekçilerinin nitelik ya da yapısıyla ilgili sorunlardan bahsedilse de bundan ne kastedildiği ve buna nasıl ulaşılacağı açıklanmamıştır. Sağlık emekçilerinin sayısal olarak azlığı ve dengesiz dağılım sorunları ortaya koyulurken, iki belge dışında daha çok hekim, hemşire ve ebelere odaklanılmış, diğer sağlık emekçilerinden ise neredeyse hiç bahsedilmemiştir. Yine bir belge dışında, sağlık emekçilerinin sayı olarak azlığı son 20 yıl boyunca, sadece nüfus başına düşen sağlık emekçi sayısı, hekim ve hemşire, az sayıda pratisyen ve uzman hekim oranlarıyla, özellikle 2019 yılından sonraki belgelerde ise ek olarak, sağlık emekçilerinin coğrafik bölgelere, illere ve denge dağılımı verileriyle ortaya koyulmuştur. Bir belgede sağlık emekçilerinin planlamasında farklı yaklaşımların kullanılması gerektiğini hedeflemiş, daha sonra, 2023 yılı hedefleri için ebe yardımcısı, hemşire yardımcısı, odyolog ve odyometri teknikeri gibi bazı mesleklerin sayılarını iş yükleri üzerinden hesaplamıştır. Bu olumlu bir durumdur; ancak, bu hesaplara ve bazı sağlık emekçilerinin sayısal artışına gerek olmadığı saptamasına karşın, daha sonraki yıllarda bu hedeflere uyulmadığı görülmektedir.
Personel Dağılım Cetveli Çalışması
Nitekim, sağlık emekçilerinin planlamasında SB, taşra teşkilatında çalışanların dağılımını belirlemek için Personel Dağılım Cetveli çalışmasını başlattı, 2006 yılından itibaren sağlık emekçilerinin planlamasında insan kaynakları perspektifine hız verip, altı yıl sonra Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı “Sağlık İnsan Gücü Planlama Dairesi”ni kurdu. Ancak, bu planlama yapılırken, sağlık ihtiyaçları, iş yükü analizi vb. kapsayıcı teknikler yerine, bölgelere göre sağlık gereksinimini göz ardı eden, tüm emekçileri benzer verimlilikte ve iş yükünde çalıştığını varsayan nüfus basına düşen sağlık emekçilerinin durumunu ortaya koyan yaklaşımın dışına çıkılamamıştır. Durum saptaması böyle olunca, sağlık alanındaki başarı ve hedefler içinde çok önemli sınırlılıklar barındıran bu göstergelerin yanında, sağlık hizmeti alanların memnuniyeti ve hekime ulaşan nüfus üzerinden değerlendirilmiştir. Hatta daha da ileriye gidilerek, bir belgede, sağlık hizmetleri ekip hizmeti olduğu halde, hemşirelerin halk sağlığı ve klinik hizmetlerde görev aldığından, sayısının artırılmasının uzun vadede sağlık hizmetlerinde kaliteyi artırıcı ve maliyetleri düşürücü etkisi olacağı şeklinde eksik bir değerlendirme bile yapılmıştır. Ayrıca, birisi dışında tüm belgelerde üniversite mezunu ya da meslek yüksekokullarının hemşirelik programlarından mezun olmuş hemşirelerin hiçbirisi hemşire ve ebe olarak mezun olmadıkları gibi, bu iki meslek grubunun meslek tanımları ve görevleri tümüyle farklı olduğu halde, tüm belgelerde “ebe ve hemşire, ebe hemşire” olarak ifade edilerek, ikisinin toplam sayıları üzerinden değerlendirilmeler yapılmıştır. Üstelik, ülkemizde çok uzun yıllardır hemşireler farklı eğitim düzeylerinden mezun olduğu halde, hemşire kadrosunda istihdam edilmiştir. Ayrıca, ne yazık ki halen hemşire olduğu halde meslek dışı kadrolarda, ebeler ya da başka meslekler de hemşire kadrosunda istihdam edilebilmektedir. Bu durum, hemşire ya da ebe sayılarının gerçeği yansıtmasını engellemektedir. Hiçbir belgede, sağlık emekçilerinin sayısal olarak azlığı ve dengesiz dağılımı sorunu ortadan kalktığında, sağlık emekçilerinin iş yüklerinin azalması, iş doyumlarının sağlanması, işçi sağlığı ve güvenliği açısından kazanımları olması gibi değerlendirmeler ise hiç yapılmamıştır.
İŞKUR Başvuruları
AKP’nin iddia ettiği gibi, sağlık emekçilerinin sayısında bir azlık olsaydı ya da bu konuda iyileşmeler sağlanmış olsaydı, İŞKUR’a iş aramak için başvuran ve iş bulamayan sağlık emekçisinin varlığından söz edilmezdi. Fakat, 2021 yılında, 15.938 hemşire, 3.462 diyetisyen, 6.684 klinik destek elemanı ve çoğunluğu diğer ara sağlık emek gücü olan toplam 72.638 sağlık emekçisi İŞKUR’a böyle bir beyanda bulunmuştur. Bunun dışında, SB’nin sayısız belgesinde sağlık emekçilerinin sayısının az olduğunu ve artırılması gerektiğini ifade ederken, TBMM’deki 2019-2023 yılları arasında sağlık bakanının yanıtlaması için verilen yazılı soru önergeleri incelendiğinde, günümüzde yaklaşık olarak toplam 600bin sağlık emekçisinin, 100bin hemşirenin, 70bine yakın tıbbi labaratuvar, 75bini aşkın anestezi, 30bin diyaliz tekniker ve teknisyeninin, 30bine yakın ağız diş sağlığı bölümü mezununun kamu sağlık kurumlarına atanmak için beklediği belirtilmiştir. 2019 yılında toplam 194.922 ön lisans mezununun sadece %2.96’sı, toplam 109.906 lisans mezununun %10.43’ü kamuda istihdam edilebilmiştir. Sağlık emekçilerinin sayısal azlığından bahsedilirken, bu kadar fazla sayıda sağlık emekçisinin kamuya atanamaması ise bir başka bir çelişkiye işaret etmektedir. Sonuç olarak, devletin ve kamunun raporlarında, AKP’li siyasetçilerinin söylemlerindeki sağlık emekçilerinin sayısının azlığına bağlı artışları ve halen devam eden talepleri, özünde bir yandan, emekçilerinin maliyetinin düşürülmesinin, ücretlerinin baskılanmasının aracı olurken, öte yandan kamu sağlık kurumları için değil, sayıları hızla artan özel sağlık işletmelerinin sağlık emekçisi ihtiyacını karşılamak vardır.
Esnek Ücretlendirme: Performansa Dayalı Ücretlendirme
AKP’nin ilk parti programında (2002) sağlık emekçilerinin ücret politikalarının yeniden ele alınması gerektiğinden, bir yıl sonra SDP’de (2003) sağlık emekçilerinin devlet memuru statüsünde bölge ve şehir farkı olmaksızın hepsinin aynı ücreti almasının sakıncasından bahsedilmektedir. Eş zamanlı olarak, SB’ye bağlı sağlık kurumlarında istihdam edilen sağlık emekçilerine döner sermaye gelirlerinden performanslarına dayalı ek olarak ücretlendirilmelerinin pilot uygulaması 2003 yılında yapıldı ve 2004 yılında uygulama başladı. Böyle olunca, daha sonraki belgelerde açık olarak sağlık emekçilerinin performansa göre ücretlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Özellikle SB’nin “Sağlıkta İnsan Kaynakları” belgesinde (2011), en fazla yer alan ilk üç konu içindedir. Belgelerde, bu ücretlendirme mekanizmasının sağlık emekçilerinin motivasyonunu, verimliliğini, kamuda tam zamanlı çalışan hekim sayısını artırdığı sağlık hizmetlerinin niteliğini geliştirdiği, istihdam dağılımındaki dengesizliği giderdiği, sağlık emekçileri arasında ve kamu ya da özel sektörlerdeki ücret farklılıklarını azaltacağı iddia edilmiştir. Bunların yanında, emeklilik ödeneğini azaltması gibi, olumsuz sonuçların giderilmesi için gerekli çalışmaların başlatılacağı taahhüt edilmiştir (SB, 2011). Son beş belgede ise aile hekimliğinde 2010 yılından itibaren uygulanmasına rağmen, 2018’den bugüne ise aile hekimliğiyle diğer kurumlar arasındaki performans sisteminin nasıl entegre edileceği, hasta memnuniyeti gibi yeni kriterlerin eklenmesine yönelik tartışmalar ele alınmıştır Bunların sonucunda, 2004-2022 yılları arasında performansa dayalı ücretlendirmeye yönelik çok sayıda mevzuat ve uluslararası anlaşmalarla emekçiler aleyhine düzenlenmeler yapılmıştır. Kısa süre içinde, özellikle hekimlerde performansa dayalı ek ödeme, maaşı geçmiş diğer sağlık emekçilerinde ise önemli bir paya sahip olmuştur. Örneğin, uzman hekimler, maaşlarının %102’sini ek ödeme olarak alırken, 2010’da bu %181’e yükselmiştir. Bu durum hemşirelerde ise %52 iken, %62’de kalmıştır.
“Uzman hekim ile hemşirenin 2000 yılında ek ödeme açığı 3.76 iken, on yıl sonra 4.82’ye yükselmiştir. Performansa dayalı ücretlendirme, sağlık emekçilerinin işsizlik, iş sözleşmesinin feshedilmesinin, görevde yükselmelerinin ya da yükselememelerinin zeminini oluşturmaktadır”
Performans: Sağlık Reformlarının En Önemli Rıza Araçlarından Biri
SDP’nin ve esnek üretimin mekanizmalarından birisi olan performansa dayalı ücretlendirme; genelde kapitalizmin ekonomi politikalarının, özelde onun yapılandırdığı sağlık reformlarının en önemli rıza araçlarından birisidir. Güvencesiz, düzensiz, belirsiz ve emekliliğe yansımayan bir ödeme biçimidir. Hekimi merkeze alıp, hekimin baktığı hasta ve yaptığı işlemlerin sayısına dayalıdır. Hizmet başı ödemeye dayanan bu mekanizma, 17 yıl boyunca adım adım, sağlık emekçilerinin ek ödeme alma pahasına gereksiz ve fazla sağlık girişim yapmasına, sağlık harcamalarının artmasına ve etik dışı uygulamalara yol açmıştır. Performans değeri olan hizmetler, sağlık emekçileri tarafından daha tercih edilir olmuştur. Aynı zamanda rekabete dayalı bir mekanizma olduğu için, hem sağlık emekçileri arasındaki dayanışmayı zedelemiş hem de hizmet verdikleri kişilerle ilişkileri bozmuş ve sağlıkta şiddete zemin hazırlamıştır. Gerek sağlık emekçileri, gerekse hekimler arasında eşitsizlikleri derinleştirmiştir. Örneğin, uzman hekim ile hemşirenin 2000 yılında ek ödeme açığı 3.76 iken, on yıl sonra 4.82’ye yükselmiştir. Sağlık emekçilerinin işsizlik, iş sözleşmesinin feshedilmesinin, görevde yükselmelerinin ya da yükselememelerinin zeminini oluşturmaktadır. Hekimlerin klinik eğitime ayırdıkları zaman giderek azalmaya başlamıştır. Gerekli performansı sağlayabilmek için tatilsiz, izinsiz, sınırsız çalışma sürelerine ve hızlı çalışmaya yol açmıştır. Özellikle COVID-19 pandemi süresince Türkiye dâhil çok sayıda ülkedeki sağlık emekçileri çok ağır ve süresiz çalıştığı halde en büyük gelir kayıpları bu ödeme biçiminde olmuştur. Bu nedenle Türkiye gibi çok sayıda ülke, COVID-19 pandemisi başlar başlamaz belirli bir süre performansa dayalı ek ücretlendirmeyi askıya almış; ancak; düzensiz, değişen miktarlarda ek ödemeler de sorunu çözmek yerine derinleştirmiştir. Bugünlerde bu ücretlendirme mekanizması eskisi gibi ne yazık ki devam etmektedir.
Esnek İstihdam Modelleri
Sözleşmeli, taşeron çalışma gibi esnek istihdamın 2003 yılında 4857 Sayılı Kanun ile yasal çerçevesi oluşturulmuş, 2002-2008 yılları arasında emek piyasası tümüyle sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiştir
SB (2003), ülke düzeyinde sağlık emekçilerinin istihdamında dengeli dağılımının sağlanması amacıyla hekimlerin zorunlu (mecburi) hizmetinin kaldırılacağı, kamu kurumlarında istekli ve verimli çalışmanın koşullarının sağlanacağı ve devlet memuru statüsünde çalışmalarının mahzurları olduğu saptamaları yapılmıştır. Bu saptamaların çözümlerinden birisinin de “çakılı sözleşmeli” çalışma olduğu ifade edilmiştir. Eş zamanlı olarak, sağlık alanındaki istihdamda ilki 2003 yılında olmak üzere, 2005 yılına kadar mevzuat düzeyinde değişiklikler yapılarak, devlet memuru statüsünde devlet güvencesi altında 4/a kadrosunda çalışan sağlık emekçilerinin yanında, kamuda sözleşmeli çalışma başlamıştır. Kamudaki istihdamda başlıca sözleşme biçimleri sırasıyla; a) 2003 yılında 4924 sayılı yasaya göre sözleşmeli istihdam- çakılı kadroyla çalışma b) 2004 yılında aile hekimliği sözleşmesine bağlı aile sağlığı birimlerinde çalışanlarınım bireysel sözleşmeye dayalı istihdamı c) 2005 yılında 657 Sayılı Kanunu’nun 4/b maddesine göre maaşları sağlık kurumunun döner sermayesinden ya da devletin genel bütçesinden ödenen 4/b’ye dayalı istihdam d) 2005 yılında köy sağlık evleri ve sağlık ocaklarında vekil hemşire ve ebe statüsündeki çalışmadır.
2003’lü yıllarda hekimlerin mecburi hizmeti kaldırılıp, sözleşmeli çalışmayla dengesiz dağılım sorunu çözüleceği ileri sürülse de iki yıl sonra aynı Hükümet tarafından hekimlerin mecburi hizmet uygulamaları tekrar geri getirilmiştir. e) 2011 yılında 663 sayılı KHK ile SB hastanelerindeki, aynı mevzuata bağlı değişiklikle 2017 yılında SB taşra teşkilatındaki tüm yöneticilerin sözleşmeli çalışması. Dolayısıyla, ülkemizde de sağlık alanında dünyadaki eğilime benzer olarak, kamuda sözleşmeli istihdam, esnek istihdam içinde en yaygın hale gelmiştir. Örneğin, 2004 yılında hemşirelerin %4.7’si, ebelerin %9.1’i, sağlık memurlarının %12.5’i 4B statüsünde çalışırken, bu, 2010 yılının Nisan ayında sırasıyla %28.8, %24.1 ve %60.2’ye yükselmiştir.
Ne Memur ne de İşçi Statüsünde
Ne memur ne de işçi statüsünde olan kamuda sözleşmeli istihdam, özetle, devletteki 4/a istihdam biçimine göre güvencesiz, işsizlik kaygısı yüksek, ücreti düşük ve özellikle döner sermaye yoluyla istihdam edilenlerde değişkendir. Aynı meslek grubunda oldukları halde, sözleşmeli çalışmaya bağlı olarak bölünme, ayrılma ve çatışma ortaya çıkar. Vekil hemşirelerde ve ebelerde olduğu gibi, ilk çalışma yıllarında yıllık izin hakları olmamakta, diğer izinleri ya azdır ya da olsa bile kullanamamaktadır. Ayrıca, yıllık izin dışında diğer devlet memurlarına tanınan özlük ve nakil hakları da bulunmamaktadır.
“Taşeron sağlık emekçisi olmak; meslektaşlarıyla aynı işi yaptığı halde, geçici, örgütsüz, asgari ücret alan, ağır çalışma koşulları altında çalışan, kıdem tazminatı gibi çok sayıda özlük ve sosyal haktan mahrum bırakılan, denetimi ve kontrolüne bir de şirket yöneticilerinin eklendiği, meslek ve görev dışı işlerde de çalıştırılan en güvencesiz istihdam biçimidir”
Taşeron Çalışma
Diğer bir esnek istihdam biçimi ise kamu kurumlarında, hizmet satın alma yoluyla ihaleleri kazanmış özel şirketler tarafından yine sözleşmeyle istihdam edilen geçici işçi statüsündeki “taşeron” çalışmadır. Sağlık alanında taşeron statüde çalışmayla ilgili ilk mevzuat 2003 yılında çıkmış, bir yıl sonra da bu hizmet alımıyla istihdam başlamıştır. Bu işçiler içinde hemşireler, ebeler ve sağlık bakım teknisyenleri gibi çok farklı sağlık emekçileri de bulunmaktadır. SB kurumlarında 2002 yılında 11.000 taşeron işçi sayısı, 2021 yılında 252.626’ya yükselmiştir Taşeron sağlık emekçisi olmak; meslektaşlarıyla aynı işi yaptığı halde, geçici, örgütsüz, asgari ücret alan, ağır çalışma koşulları altında çalışan, kıdem tazminatı gibi çok sayıda özlük ve sosyal haktan mahrum bırakılan, denetimi ve kontrolüne bir de şirket yöneticilerinin eklendiği, meslek ve görev dışı işlerde de çalıştırılan en güvencesiz istihdam biçimidir. Türkiye’de bu konuda sınırlı sayıda yürütülmüş araştırmaların sonuçları da bunu desteklemektedir.
“Bir diğer esnek istihdam biçimi tele/uzaktan çalışmadır. SB bünyesinde 2003 yılında başlayan e-sağlık çalışmaları 2004 yılında tamamlanıp, 2008 yılında da tele tıp projesine başlanmış, 2009 yılında ise bu proje yaygınlaştırılmıştır”
Tele/Uzaktan Çalışma
Bir diğer esnek istihdam biçimi tele/uzaktan çalışmadır. SB bünyesinde 2003 yılında başlayan e-sağlık çalışmaları 2004 yılında tamamlanıp, 2008 yılında da tele tıp projesine başlanmış, 2009 yılında ise bu proje yaygınlaştırılmıştır. Kamuda tele/uzaktan çalışan sağlık emekçileri de artmaya başlamıştır. O günden bugüne, e-sağlık kapsamında; E-Nabız, Sağlık-Net, SABİM, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi, MHRS, Çekirdek Kaynak Yönetim Sistemi, Temel Sağlık İstatistikleri Modülü, Sağlık Kodlama Referans Sunucusu, Ulusal Sağlık Veri Sözlüğü, Hastane Bilgi Sistemleri, Hasta Hakları Bilgi Sistemi, Elektronik Belge Yönetim Sistemi ve tele tıp uygulamaları bulunmaktadır. Tele tıp kapsamında ise uzaktan radyoloji, patoloji EKG vb. görüntüleme hizmetleri yapılmaktadır. SABİM’in 184 numaralı telefon operatörlerinde çalışan sağlık emekçileri 7/24 saat danışmanlık ve şikayetleri almak gibi hizmetler vermektedir. Ayrıca, SB bünyesinde, tele sağlık kapsamında çağrı merkezindeki iletişim görevlilerinin yanında, sağlık emekçileri tarafından 7/24 seyir halindeki hava, deniz araçlarında meydana gelebilecek her türlü sağlık/hastalık sorunlarına uzaktan sağlık danışmanlığı ve denizden tıbbi tahliye hizmeti sunulmaktadır. Dünyada özellikle COVID-19 pandemisiyle gerek etkili kamusal önlemlerin alınamamasına, gerekse sağlık hizmetlerinin yetersizliğine de bir çözüm olarak tele sağlık hizmetleri daha önemli hale gelmiştir. Çok sayıda ülkede e-sağlık hizmetleri tümüyle yüz yüze sağlık hizmetlerinin yerine geçmiş, bu hizmeti veren sağlık emekçileri, hükümetler tarafından finansal olarak hatırı sayılır biçimde desteklenmiş, sağlık emekçilerini teşvik etmek için sundukları tele sağlık hizmetleri yüz yüze hizmetlerle eşit ölçüde ücretlendirilmiştir. Bu ve benzeri nedenlere dayalı olarak, ülkemizde de sağlık alanında yakın gelecekte tele/uzaktan çalışmanın yaygınlaşması büyük bir olasılıktır.
“Çok sayıda ülkede e-sağlık hizmetleri tümüyle yüz yüze sağlık hizmetlerinin yerine geçmiş, bu hizmeti veren sağlık emekçileri, hükümetler tarafından finansal olarak hatırı sayılır biçimde desteklenmiş, sağlık emekçilerini teşvik etmek için sundukları tele sağlık hizmetleri yüz yüze hizmetlerle eşit ölçüde ücretlendirilmiştir”
SB’nin sağlık reformları kapsamında e-sağlık, tele sağlık hizmetleri çok uzun bir süredir gündeminde olduğu halde, istediği şekilde yaşama geçirememiştir. Ancak COVID-19 pandemisi tıpkı sağlık emekçilerinin eğitiminde olduğu gibi, e-sağlık, tele sağlık hizmetlerine adete ön uygulama fırsatı yaratmıştır. Nitekim pandemi sırasında 20 Şubat 2022 tarihinde “uzaktan sağlık hizmetlerinin sunumu” ile ilgili bir yönetmelik çıkarılmıştır. Bu yönetmelikle uzaktan sağlık hizmetleri için SB tarafından yetkilendirilmiş kamu/ özel sağlık kurumlarının sahip olması gereken kriterler belirlenmiş, kurumların faaliyet izni prosedürleri tanımlanmıştır. Bu hizmet verilmeden önce hastanın bilgilendirilmesi, kimliğinin doğrulanması süreci tanımlanmış, kişisel verilerin korunması kapsamı ifade edilmiştir. Ayrıca, uzaktan sağlık hizmetlerinin içeriği de belirtilmiştir.
“Sağlık Bakanlığının sağlık reformları kapsamında e-sağlık, tele sağlık hizmetleri çok uzun bir süredir gündeminde olduğu halde, istediği şekilde yaşama geçirememiştir”
Sağlık Hizmetleri Sunumu Yüz Yüze Olmayı Gerektirir
E-sağlık, her ne kadar modern tıbbın argümanlarından birisi olduğu, sağlık hizmetinde etkinliği, eşitliği, niteliği artıracağı iddia etse de hem bu uygulamaya daha önceden geçmiş ülkelerin deneyimlerinden hem de sağlık reformlarının önemli yapı taşlarından birisi olmasından dolayı, hizmeti alanlar ve hizmeti sunan sağlık emekçileri açısından sayısız olumsuzluğa sahiptir. Sağlık hizmetleri sunumu yüz yüze olmayı, hizmet sunulan kişiye dokunmayı gerektirir. E-sağlık hizmetleri ise bu hizmetin yerine geçmeyi değil, onu tamamlayan hizmetlerden birisi olmalıdır. Ancak bu, bir yandan sağlık reformlarının kamusal alanda boş bıraktığı alanları doldurmak öte yandan, yine kamunun olanaklarıyla özel sektörü desteklemek, başta sağlık emekçileri olmak üzere, çok sayıda alanda sermaye sınıfının ya da işletmeye dönüşmüş sağlık kurumlarının kârı için maliyeti düşürmektir.
Kalite, Verimlilik, Rekabet, Motivasyon
İnsan Kaynakları Yönetimi (İKY), işletmenin kârını ve piyasada rekabet gücünü artırmak için, üretim girdisi olarak gördüğü emekçileri doğru, etkin ve verimli bir şekilde kullanmak olmak üzere, tüm çalışma yaşamının yönetimini ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle, emekçilerin emek verimliliğinin sürekliliğini sağlayarak, tüm kapasitelerini/potansiyellerini kullanarak, ortaya çıkan yüksek iş gücü devir hızının işletmeye/şirkete en üst düzeyde aktarılmasını sağlamaktır. Çünkü işletmeler için öncelik, var olan sermayelerini kaybetmeme onu koruma ve beraberinde artırma gayesindedir. Dolayısıyla, İKY’de minimize edilmesi hedeflenen maliyet, maksimize edilmesi için hedeflenen kâr temel amaçtır. Böyle olunca, İKY’nin merkezi konumdaki temaları ve kavramları; insan kaynağı, motivasyon, eğitim, rekabet, verimlilik, liderlik kalite, örgütsel bağlılık, misyon ve vizyondur. Emekçilerin işe alınmasından başlayarak, onların eğitimlerin geliştirilmesi, performans değerlendirmeleri, ekonomik ve sosyal hakları, sağlıkları ve güvenliği gibi faaliyet alanları bulunmaktadır. İKY ve Toplam Kalite Yönetimi (TKY) kapitalizmin neoliberal ekonomi politikalarının ‘yeni’ yönetim biçimlerinden olup, aynı amaca sahip olup, temel kavram setleri ve yaklaşımları da birbirine benzerdir, İKY’nin merkezinde emekçiler, TKY’nin merkezinde ise emekçilerin yanında, hizmet alanlar gibi geniş kapsamlı başka unsurlar da bulunmaktadır. TKY’nin yaşama geçirilebilmesi için işletmenin İKY’yi uygulaması gerekir.
Sağlıkta Şiddet Göz Ardı Edilmekte
Genelde kapitalist ülkelerdeki sağlık reformlarının, özelde ülkemizdeki SDP’nin sekiz bileşeninden birisinin bilgi ve beceriyle donanmış, yüksek motivasyonla çalışan sağlık emekçilerinin olması gerektiği, diğeri sağlık hizmetleri için kalite ve akreditasyondur. Ayrıca, sağlık alanındaki insan kaynağının (SAİK) planlanması, istihdam edilmesi, yönetimi, planlayan kurumlar arası koordinasyonunun sağlanması, bunun için sağlık yöneticilerinin ve kalite uzmanlarının yetiştirilmesi ve sağlık alanında istihdam edilmesi de ifade edilmiştir. Dolayısıyla, SDP’de gerek İKY’nin, gerekse TKY’nin yaşama geçirileceğinin hedeflendiği açık olarak görülmektedir. Bunların ardından, konuyla ilgili mevzuat değişiklikleri yapılmıştır. Örneğin, sadece 2005-2011 yılları arasında TKY ile ilgili doğrudan 22 mevzuat çıkarılmıştır. Özel sağlık kurumlarında hep olagelen İKY ve TKY birimleri işletmeye dönüşmüş başta hastaneler olmak üzere, kamu sağlık kurumlarında da kurulmaya başlamış, bugün ise yaygınlaşmıştır.
İKY’ye göre, sağlık emekçileri, işletmeler/işletmeye dönüşmüş kamu kurumları için bir yatırım kaynağı olarak kabul edilir ve bu nedenle, onlardan azami ölçüde yarar sağlamayı ya da üretken kılmayı amaç edinir. Emekçilerin motivasyonlarının yüksek tutulması, ertesi günü işe gelebilecek kadar sağlık hizmetleri sunulması, işletmelerin kârlılığını etkilemeyecek kadar özlük haklarının verilmesi bunlardan bazılarıdır. Gerek incelenen belgelerde, gerekse AKP’nin 20 yılında genelde sağlık emekçilerin sağlığı, güvenliği, özelde sağlıkta şiddet göz ardı ettikleri çok önemli bir alandır. Nitekim COVID-19 pandemisinde de bu açık olarak görülmüştür.
Hareket-Zaman Etüdü Çalışma Örneği: MHRS
F.W. Taylor tarafından 20. yy’ın başlarında tüm kapitalist işletmelerde kârın maksimizasyonu amacıyla, işin daha hızlı yapılabilmesi ya da işçinin işyerindeki tüm zamanını sadece işle geçirmesi (‘tembelliğinin ve aylaklığının önlenmesi’) için başvurduğu araçlardan birisi de zaman ve hareket etüdü çalışmaları olmuştur. Buradan hareketle, analoji yapılarak MHRS incelenmiştir. Kamu sağlık kurumlarında e-sağlık uygulamalarından birisi olan MHSR, kişilerin SB’ne bağlı hastaneler, ağız ve diş sağlığı merkezleri ve aile hekimlerine daha hızlı ulaşmak için Alo182 aranarak, canlı operatörlerden, web üzerinden ya da MHRS mobil uygulamasından kişilerin istedikleri hastane ve hekimden randevu alabilmesini sağlayan bir sistemdir. SDP’nin en önemli işlevlerinden birisi olup, temeli 2003 yılında atılmış, 2009 yılında Türk Telekom ile protokol imzalanmış, 2010-2011 yılları arasında 11 ilde pilot uygulaması yapılmış, 26 Mart 2012 tarihinde de ülke düzeyinde MHRS hizmet vermeye başlamıştır. MHRS’ye 2013 yılında aile sağlığı birimleri, iki yıl sonra da yine SB’ye bağlı yan dal poliklinikleri hizmet kapsamına alınmıştır. COVID-19 pandemisi süresince, MHRS’nin alt yapısı üzerinden uzaktan muayene ve aşı programı hizmet vermiştir.
“Nitelikli sağlık hizmeti için hekim muayenesinin 20 dakika olması gerekirken, Sağlık Bakanlığı MHRS üzerinden beş dakikada bir hastane muayenesini hekimlere dayatmaktadır. TTB’nin hukuki, mesleki ve nitelikli sağlık hizmeti için verdiği mücadelelere rağmen, bu süre ne yazık ki SB tarafından 10 dakika olabilmiştir”
Beş Dakikada Bir Hastane Muayenesi
Hekimler de MHRS ile başta SB olmak üzere, yöneticilerin denetimi altında, onların belirlediği sayıda ve hızda hastayı muayene etmekte ve diğer sağlık hizmetlerini sunmaktadır. Nitelikli sağlık hizmeti için hekim muayenesinin 20 dakika olması gerekirken, SB MHRS üzerinden beş dakikada bir hastane muayenesini hekimlere dayatmaktadır. TTB’nin hukuki, mesleki ve nitelikli sağlık hizmeti için verdiği mücadelelere rağmen, bu süre ne yazık ki SB tarafından 10 dakika olabilmiştir. Bu da SB’nin MHRS ile sağlık hizmetlerinde nitelik amacında olmadığını açık olarak gösteren başka bir kanıttır. Ayrıca, hekimlik mesleği açısından da özerkliğin kaybedilmesi, sağlıkta şiddete zemin oluşturması, oldukça sınırlı zaman nedeniyle hatalı mesleki uygulamaların kapısını aralanması, kişilerin hak ettiği hizmeti alamaması ve sanki bunun bir parçası gibi gösterilmesi vb. sayısız olumsuz sonuca yol açmaktadır
Sonuç Yerine
Bu çalışma kapsamında incelenen 28 belge üzerinden sağlık emekçileri; kapitalizmin neoliberal ekonomi politikalarını yaşamın her alanında yaşama geçirmeye kendini adamış AKP ve yandaşları tarafından 20 yıldır metalaştırılmış, doğrudan piyasada değişim için üretilen, yararlılık ve işlevsellik fonksiyonunu kaybetmek üzere olan sağlık hizmetlerini sunan öznelere dönüştürülmeye zorlanmıştır. Neoliberal kapitalizmin ekonomi politikalarının belirleyiciliğinde esnek üretim ve SDP ile şekillenen emek süreci ise sermaye sınıfının/ işverenin kârını artırırken, sağlık emekçilerinin emek sürecinde özgür, bağımsız karar vermesini, harekete geçmesini, kendi kendini yönetmesini, kontrolü elinde bulundurmasını ya da inisiyatif kullanmasını engelleme hedefindedir. Bunun en önemli aktörlerinde birisi olan AKP, bu hedefleri yaşama geçirmek için mevzuatlar çıkaran, rıza araçlarından performansa dayalı ücretlendirmeyi uygulayan, kendisinin ekonomi politikalarının karşısında olan ya da desteklemeyen sağlık emekçileri ve örgütlerini cezalandıran, baskı altına alan, insan onuruna yakışmayan çalışma koşullarına mahkum eden bir yerde konumlanmıştır.
Çalışmanın amacına ulaşmak için analiz edilen veri kaynakları (belgeler);
1. “Sağlık Emek Gücünün AKP ile Geçen 15 Yılı” başlıklı makalede kullanılan 20 veri kaynağı; AKP Programı, SDP, Sağlık Bakanlığı (SB)’nın Sağlıkta İnsan Kaynakları 2023 Vizyonu, AKP’nin toplam sekiz hükümet programından ulaşılan yedisi (58- 62, 64,65), yine toplam sekiz hükümetin eylem planlarından ulaşılan üçü (58,60,64), AKP’nin dört genel seçim beyannamesi (2002, 2007, 2011, 2015), iki kalkınma planı (9 ve 10) ve AKP 2023 Vizyonudur (Özkan, 2017).
2. Bu yazıda 20 kaynağa ek olarak, kullanılan yeni sekiz veri kaynağı; SB’nin 2023 Yılı Sağlık İş Yükü Hedefleri ve Sağlık Eğitimi, 11. Kalkınma Planı, 9 Temmuz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine Geçilmesiyle Cumhurbaşkanlığı II. 100 Günlük İcraat Programı, Cumhurbaşkanlığı’nın 2019-2023 yılları arasında yıllık programlarıdır.
“Özel hastanelerde müracaat başına ortalama maliyet devlet hastanelerine göre, 2019 yılında %243, 2020’de %253 ve 2021 yılda da %255 daha fazladır”
TTB’nin yayımladığı Toplum ve Hekim dergisinin Mayıs-Haziran 2023 sayısında yer alan ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu tarafından hazırlanan “AKP’li Yıllarda Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı: Neoliberal Kamu Sağlık Sigortası Modeli” başlıklı dosyada öne çıkan hususları, klinikiletişim okurları için derledik.
Makale; altı başlık altında neoliberal kapitalizm, sağlıkta reform programı, sağlık hizmetlerinin finansman modelleri, toplam ve cari sağlık harcamaları ile genel sağlık sigortası fon gelir ve giderleri ile AKP hükümetlerinin özel hastanelerle Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden kurduğu ilişki biçimi sayısal verilere dayalı olarak değerlendirilmektedir. Sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerin payı yıllar içinde düzenli olarak artarken, devletin payı azalmaktadır.
Sağlık Sistemlerinin Dört Temel Bileşeni
Sağlık sistemleri genel olarak emek gücü, örgütlenme, hizmet sunumu ve finansman başta olmak üzere, dört temel başlık altında incelenmektedir. Diğer bir ifadeyle, sağlık sistemleri dört temel bileşenden oluşmaktadır. Bu dört bileşenin her biri ayrıca yapısal özelliklerine göre kendi içinde de alt gruplara ayrılmaktadır. Örneğin sağlık hizmetlerinin finansmanında, gerçekleştirilen sağlık harcamalarının kaynağı dikkate alındığında, üç farklı modelin varlığı görülmektedir.
Sağlık hizmetlerinin finansmanı için herhangi bir biçimde kaynak ayrılmayıp, kişilerin kendileri tarafından karşılanması “Kaynak Yok” olarak adlandırılmaktadır. Bu finansman modelinde yurttaşların, kullandıkları her bir hizmet karşılığında ceplerinden harcama yapması zorunludur. Ve ancak, satın alabildikleri kadar sağlık hizmetine ulaşabilmektedirler.
İkincisi, “Genel Bütçe”dir. Beveridge modeli olarak da adlandırılmaktadır. Sağlık risklerinin kolektif riskler olarak kabulünün de bir sonucu olarak, sağlık hizmetlerinin finansmanı hükümet ve/veya yerel yönetimler aracılığı ile genel bütçeden, doğrudan devlet tarafından karşılanır.
Üçüncüsü ise “Sağlık Sigortası”dır. Sağlık sigortası, gelecekteki sağlık risklerine karşı bir ön ödeme planıdır. Kamu ve özel sağlık sigortası olmak üzere, birbirinden farklı iki tipi vardır.
“Kamu sosyal güvenlik kurumları, tedavi harcama giderlerinin 2004 yılında %12.6’sı ile özel hastanelerden sağlık hizmeti satın alırken, 2009 yılında %30.9’u, 2015 yılında %23.9’u, 2021’de %19,6’sı ve 2022 yılında da %17,9’u ile tedavi edici sağlık hizmeti satın almıştır”
Kamu Sağlık Sigortası
Birincisi, ilk kez 19. yüzyılda uygulanmaya başlayan, tedavi edici sağlık hizmetlerinin ve finansmanının kısmen de olsa kamusallaşmasını sağlayan “kamu sağlık sigortası”dır. Bismarck Modeli olarak da bilinen bu modelde sigortalılık, genellikle toplumun belirli bir gelir düzeyinin altında olanları için zorunludur. Düzenli aylık geliri olanları (çalışanları) ve onların ailelerini (bakmakla yükümlü oldukları kişileri) kapsar. Gelire orantılı (düşük maaşı/ücreti olan az, yüksek maaşı/ücreti olan fazla) prim ödenir ve prim miktarı sağlık riskleriyle ilişkisizdir. Başka bir ifadeyle, sigortalıların ücretlerinden/maaşlarından kesilen primin miktarına bakılmaksızın, kamu sigorta kapsamındaki herkes ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler sunulmakta/sigortanın kapsamında olan bütün hizmetlerden yararlanabilir. Sağlık hizmeti kamu sigorta kurumunun kendisi tarafından sunulabilir (direkt sistem), kurum sağlık hizmetini satın alabilir (indirekt sistem) ya da hem sağlık hizmeti üretip hem de sağlık hizmetini üreten kamu ya/ya da özel sağlık kuruluşlarından satın alabilir (karma sistem). Kişi çalıştığı-primi kesildiği (ödediği) sürece sağlık hizmeti kapsamındadır. Örneğin, Türkiye’de Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), kamu sigortası kapsamındaki hak sahiplerine, 2005 yılında hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredilene kadar, hem kendi hastanelerinde (direkt sistem) sağlık hizmetini kendisi üreterek (direkt sistem) hem de Sağlık Bakanlığı, devlet üniversitesi ya da özel hastanelerden ve görüntüleme merkezlerinden hizmet satın alarak (indirekt sistem) her iki biçimde hizmet sunmuştur. Kamu sağlık sigortası modelinde çalışma dönemi sonunda emeklilik hakkı kazananlar, genellikle bu dönemde prim ödemeden kapsamda kalır ve hizmetten yararlanır. Bu modelde, çoğu zaman devlet de sağlık için oluşturulan bu fona genel bütçeden düzenli katılımda bulunmaktadır.
Özel Sağlık Sigortası
Özel sağlık sigortasında ise yalnızca sigortalanan prim öder. Özel sağlık sigortasında, kamu sağlık sigortasında olduğu gibi, sigortalının bakmakla yükümlü olduğu kişilerin herhangi bir hakkı bulunmaz. Her birinin ayrı ayrı sigortalanması gerekir. Ayrıca, özel sağlık sigorta modelinde prim miktarı sağlık risklerine göre belirlenir ki bu uygulama aktüeryal sistem olarak adlandırılmaktadır. Sigorta kapsamına alınacak sağlık risklerinin kapsamı arttıkça, sigortalının ödeyeceği prim miktarı da artar. Prim miktarı, sigorta yaptıracak kişinin demografik ve sağlık özelliklerine (yaş, hastalık durumu vb.) göre farklılık gösterir. Hastalanma riski yüksek olanlar (hizmetten daha fazla-daha sık yararlanma potansiyeli taşıdıkları gerekçesiyle) diğerlerinden yüksek prim öder. Fon yönetimi, diğer bir ifadeyle, sağlık sigorta şirketleri özeldir ve sigortalıları için özel ya da kamu sağlık kuruluşlarından hizmet satın alır. Sigortalı ile fon yönetimi (sağlık sigorta şirketi) arasındaki sözleşme genellikle bir yıl ile sınırlıdır. Sözleşmenin süresi bittiğinde, tarafların kararı ile yenilenmesi gerekir. Sigorta şirketi de sözleşmeyi yenilememe hakkına sahiptir. Özellikle hastalanma riski (hizmet kullanma olasılığı) artan sigortalılar bu tür sorunları yaygın olarak yaşamaktadır. Sigorta şirketleri, sigortalılar arasında, sigortalılık döneminde, yeni kronik bir hastalık tanısı alanlardan poliçeyi yenileme döneminde, aynı teminat paketi için daha yüksek prim talep etmekte ya da kanser vb. maliyeti yüksek hastalığı tespit edilmiş kişilerin sigortalılığını yenilemeyebilmektedir
Günümüzde sağlık hizmetlerinin finansmanında tek bir modelin uygulandığı ülke bulunmamaktadır.
SSK, ES ve Bağ-Kur Birleştirildi
Türkiye’de 20 Mayıs 2006 tarihinde, 5502 sayılı “Sosyal Güvenlik Kurumu Yasası” ile üç kamu sosyal güvenlik kurumu (SSK, ES ve Bağ-Kur) birleştirilerek, tek bir kurum haline getirilmiştir. Yeşil kart kapsamındaki kişiler için de yapılan gelir testi sonrasında hanede yaşayanların kişi başı gelir ortalaması net asgari ücretin üçte birinin altında olması halinde herhangi bir prim ödemeksizin 60/C-1 yeni adıyla sağlık sigortası kapsamına alınmıştır. SGK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı bir kurum olup, diğer kamu sigorta kollarının (emeklilik, analık, malullük vb.) primleriyle birlikte, sağlık sigorta primlerini de toplamakta ve sigorta kapsamındakiler için Sağlık Bakanlığı, özel (vakıf üniversite hastaneleri de dâhil) ve devlet üniversitesi hastanelerinden tedavi edici sağlık hizmeti, eczanelerden ilaç, gözlükçülerden gözlük, medikal firmalarından da sigortalılar için ortez, protez ve tıbbi malzeme satın almaktadır. Diğer bir ifadeyle, daha önce üç ayrı kurum tarafından gerçekleştirilen sağlık harcaması, Mayıs 2006’da SGK’nin kurulmasının ardından ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa’nın (SSGSS) uygulamaya girdiği tarihten itibaren tek elden yapılmaktadır.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası
SSGSS Yasası, 31 Mayıs 2006 tarihinde kabul edilip, 1 Ocak 2007 tarihi itibariyle uygulamaya girmesi öngörülmesine karşın, Anayasa Mahkemesi tarafından bazı maddelerinin iptal edilmesi nedeniyle, önemli bir bölümü ancak, 1 Ekim 2008 tarihinde, tamamı ise 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla uygulamaya girmiştir. Ekim 2008 tarihten itibaren, 5510 sayılı SSGSS Yasası’nın uygulamaya giren hükümleri ile birlikte, Türkiye’de sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için bazı istisnalar dışında, yurttaşlara sağlık primi ödemesi koşulu getirilmiştir. Yine bu Yasa ile Türkiye’de sağlık hizmeti sunumu ile sağlık hizmetlerinin finansmanı birbirinden ayrılmıştır. Tedavi edici sağlık hizmetleri Sağlık Bakanlığı, üniversite ve özel (vakıf üniversite hastaneleri dâhil) hastaneler tarafından sunulurken, bu kurumlardan en büyük hizmet alıcısı da SGK olmuştur. SGK, prim topladığı sigortalılarının tedavi hizmet giderlerini belirli koşullar kapsamında bu kuruluşlara ödemektedir. Bunun dışında ilaç giderleri de yine bu kurum tarafından belirli koşullar altında ödenmektedir. Devlet memurlarının sağlık giderleri ilgili bakanlıkların bütçelerinden karşılanmaktadır. Emekli olduktan sonra ise aktif çalışırken ödemiş oldukları prim karşılığında SGK (ES) tarafından karşılanmaktadır.
“Sağlık harcamalarının sağlık hizmetlerini kullananlar tarafından dolaylı ya da doğrudan yapılmasının sağlanması ve sağlık hizmet sunumunun toplumsal bölüşümün yeniden düzenlendiği alan olmaktan çıkartılıp, birikim alanına dönüştürülebilmesi için Türkiye’de de onlarca ülkede olduğu gibi Dünya Bankası ve (AKP) Hükümetler(i) eliyle planlanıp uygulamaya konan sağlık hizmetlerinin finansman modeli Neoliberal Kamu Sağlık Sigortası Modeli olarak adlandırılabilir”
Neoliberal Kamu Sağlık Sigortası Modeli
Sağlık harcamalarının sağlık hizmetlerini kullananlar tarafından dolaylı ya da doğrudan yapılmasının sağlanması ve sağlık hizmet sunumunun toplumsal bölüşümün yeniden düzenlendiği alan olmaktan çıkartılıp, birikim alanına dönüştürülebilmesi için Türkiye’de de onlarca ülkede olduğu gibi Dünya Bankası ve (AKP) Hükümetler(i) eliyle planlanıp uygulamaya konan sağlık hizmetlerinin finansman modeli “neoliberal kamu sağlık sigortası modeli” olarak adlandırılabilir. AKP eliyle uygulamaya konan finansman modelinin, kamu sağlık sigortacılığı olduğu zannedilebilir. Oysa, uygulamaya konan ve adına genel sağlık sigortası (GSS) sistemi dedikleri model, literatürde ve uygulamadaki bilinen haliyle kamu sağlık sigortası modelinin oldukça dışındadır. Öncelikle, düzenli sağlık primi ödüyor olmak ya da sağlık sigortası prim borcu olmaması sağlık hizmetini kullanabilmek için yeterli değildir. Hizmeti kullanabilmek için “reçete katılım payı”, “muayene katılım payı”, “ilaç katılım payı” ve “ilaç fiyat farkı” gibi sayısı 10’u geçen başlıkta ek ödeme yapmak zorunluluğu bulunmaktadır. Ayrıca, kamu sağlık sigorta sisteminin temel özelliklerinden birisi olmasına karşın, AKP’nin Dünya Bankası (DB) iş birliği ile kurduğu GSS modelinde, sigorta prim miktarı gelire orantılı değildir (Ayrıca, SGK, 5510 sayılı SSGSS Yasası’nın 68. maddesinde yer alan, kendisine tanınan düzenleme yetkisine dayanarak çıkartılan tebliğler aracılığıyla, her istediği zaman ve miktarda katılım payı miktarlarını değiştirilebilmektedir. Ve bugüne kadar gerçekleştirilen bütün uygulamalar sigortalıların (çalışanın, emekçinin, işçinin) aleyhinde olmuştur.
“Düzenli sağlık primi ödüyor olmak ya da sağlık sigortası prim borcu olmaması sağlık hizmetini kullanabilmek için yeterli değildir. Hizmeti kullanabilmek için reçete katılım payı, muayene katılım payı, ilaç katılım payı ve ilaç fiyat farkı gibi sayısı 10’u geçen başlıkta ek ödeme yapmak zorunluluğu bulunmaktadır”
Sağlık Harcamalarının GSYG İçindeki Payı
Türkiye’de toplam sağlık harcamasının gayri safi yurt içi gelir (GSYG) içindeki payı (orantısı) 1999 yılında %4,8 ve 2002 yılında %5,4, iken AKP’li ilk yıl olan 2003’de %5,3 olarak gerçekleşmiştir. Daha sonra, 2008 ve 2009 yıllarında %6,1 ile tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bununla birlikte, yalnızca AKP’li yılların değil, son 20-25 yılın da en düşük payı 2018’de %4,4 ile gerçekleşmiştir.
AKP’li yıllarda ülke genelinde geçekleşen toplam sağlık harcamalarının GSYG içindeki payı beş dönemde incelenebilir. Hükümet olduklarının ilk yıllarında başlayan ve düzenli olarak artışın yaşandığı 2003-2009 dönemi, hızlı düşüşün yaşandığı 2010-2012 dönemi ve 2013-2015 yılları da yeniden yükseliş dönemi ki bu dönemde ancak birinci dönem olarak adlandırdığımız sekiz yıllık dönemin ilk yarısındaki (2003-2005) seviyesindeki paya ulaşılabilmiştir. Ardından, 2016-2019 yılları arasında yeniden azalma gerçekleşmiştir. Söz konusu pay, beşinci dönem olarak adlandıracağımız ve sağlık harcamalarının tüm dünyada zorunlu olarak artırıldığı COVID-19 pandemisinin başladığı ve dünya ile birlikte Türkiye’yi de alevleri içine aldığı yıl olan 2020’de %5,0, 2021’de ise ancak %4,9 olabilmiştir. AKP’li bütün yıllarda, Türkiye’de toplam sağlık harcamalarının GSYG’deki payı OECD ve AB ülke ortalamalarının her zaman gerisinde kalmıştır
TÜİK İstatistik Hesaplama Yöntemi 2012’de Değişti
Türkiye’de ilgili kamu kurumlarının sağlık harcamaları ile ilgili düzenli olarak veri-bilgi paylaşımı, 2010 yılından itibaren, başlangıçta geriye dönük olarak-önceki yıllar için, TÜİK tarafından “Sağlık Harcama İstatistikleri” başlığını taşıyan haber bültenleri aracılığıyla, hemen her yıl gerçekleştirilmektedir. TÜİK, 2010 yılında 1999-2007 yılları için, 2011 yılında 2008 yılı için, 2013 yılında 2009-2012 yılları için benzer hesaplama yöntemini kullandığı verileri paylaşırken, Kasım 2014’te yayımladığı 2012 ve 2013 yıllarına ait sağlık harcama verilerinin hesaplanmasında, önceki yıllardan farklı, yeni bir hesaplama yöntemi kullandığını belirtmiştir. Durum böyle olunca, 2012 yılı verilerinin her iki yöntemle hesaplanmış sonuçlarına ulaşması mümkün olmuştur. Söz konusu yıl için ilk hesaplamada, toplam sağlık harcaması 72 milyar 820 milyon TL olarak yer almakta ve bu harcamanın yalnızca %4.53’ünün sağlıkta yatırım için kullanıldığı bildirilmektedir. Daha sonra yapılan hesaplama sonuçlarına göre, 2012 yılında gerçekleşen toplam sağlık harcamasının 2 milyar 532milyon TL azaltılarak, 70milyar 288milyon TL olduğu açıklanmıştır. Bununla birlikte, yatırım harcamalarının payı, önceki hesaplamaya göre, %16.1’lik bir artışla, %5.26 olarak gerçekleştiği belirtilmiştir.
Yıllara Göre Toplam Sağlık Harcamaları
İlk aşamada, 1999-2012 dönemi için değerlendirdiğimizde, 2000 yılındaki toplam sağlık harcamasının bir önceki yıla göre %40 artarak gerçekleşmesine karşın, bir önceki yıla göre artış; 2003 yılında %23, 2008 yılında %12, 2012 yılında ise %10 olmuştur. Bu durum, toplam sağlık harcamalarındaki artışın yıllar içinde giderek azalmakta olduğunu göstermektedir. Toplam sağlık harcamaları içinde yatırım harcamalarının payı 2008 yılına kadar düzenli olarak artış göstermesine rağmen, 2009 yılında gerçekleşen keskin bir düşüş ile birlikte, azalmaya başlamıştır. İkinci aşamada, 2012-2019 dönemi için toplam sağlık harcamalarında bir önceki yıla göre artışın ortalama %13’lere ulaştığı, yatırım harcamaları için ayrılan payın da %6’nın üzerine yükseldiği izlenmektedir. Dünya ve Türkiye için özel bir dönem olan COVID-19 pandemisinin ilk yılında toplam sağlık harcamalarındaki artış %20, ikinci yılında %29 olarak gerçekleşmiştir. Yıllar içindeki seyir izlendiğinde, son iki yıldaki olağan olmayan artış oranlarının hızla gerileyeceği öngörülebilir.
Cepten Harcamalar Yıllar İçerisinde Artmakta
Türkiye’de, 2003-2012 yılları arasında toplam kamu harcamaları içinde kamu sağlık harcamalarının payı, son olarak 2012 yılına ait verilere ulaşılabiliyor olmasına karşın, özellikle 2006 yılından itibaren düzenli olarak azalmaktadır. Dönemin Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nun, TBMM’deki “Sağlık Bakanlığı’nın 2014 Yılı Bütçesi” sunumunda gösterdiği 22 ve 23 numaralı grafiklerdeki veriler üzerinden yapılan hesaplamaya göre, kamu sağlık harcamalarının faiz dışı kamu harcamaları içindeki payı 2003 yılında %14,7, 2004 yılında %15,2 ve 2006 yılında da %16,4 iken, 2008 yılında %15,2’e, 2009 yılında %14,3’e, 2010 yılında %13,0’e ve 2012 yılında ise %11,7’ye gerilemiştir.
Aynı veri kaynakları kullanılarak, faiz dışı genel kamu harcamalarında 2012 yılında 2003 yılına göre artışın %104’e ulaştığı, kamu sağlık harcamalarında ise %62’de kaldığı hesaplanmıştır. Bu durum, söz konusu yıllar içinde, Türkiye’de sağlık harcamalarında gerçekleşen artışın kaynağının kamu değil, kişiler/cepten harcamalar olduğunun bir göstergesi olarak ele alınmalıdır.
Sağlık Harcama İstatistikleri
TÜİK’in haber bültenlerinde sunduğu Sağlık Harcama İstatistikleri başlıklı tablolarında harcamaların kaynağı, a) Genel Devlet ve b) Özel Sektör, harcama alanları ise a) Cari b) Yatırım harcamaları olarak gruplandırılmaktadır. “Genel Devlet” merkezi devlet, yerel devlet ve sosyal güvenlik, “Özel Sektör” ise hane halkları, sigorta şirketleri ve diğer başlıklarından oluşmaktadır. Sosyal güvenlik başlığı üzerinden sağlık harcaması yapan sadece SGK’dir. SGK, tarafından esas olarak sadece cari sağlık harcaması gerçekleştirilmekte, anlamlı büyüklükte sağlık yatırım harcaması yapılmamaktadır.
SGK tarafından gerçekleştirilen cari sağlık harcamasının, Genel Devlet cari sağlık harcaması içindeki payı yıllar içinde artmıştır. Türkiye’de sosyal güvenlik kurumlarının, 2006 yılından itibaren de SGK’nin yaptığı cari sağlık harcamasının, Genel Devlet cari sağlık harcaması içindeki payı 1999 yılında %54,6, 2002 yılında %53,4 iken, AKP hükümetleriyle birlikte, hızlı bir artış gerçekleşmiştir. Genel Devlet cari sağlık harcamaları içinde SGK’nin payı 2003 yılında %62,1’e, 2004 yılında ise %63,4’e yükselmiştir. Söz konusu artış, 2010 yılında %65,5’e ve 2011 yılında %65,8’e, 2013’de %73,9 ile zirvesine ulaşmıştır. Daha sonraki yıllarda da %70’in altına düşmemiştir. AKP hükümetleri, SGK’nin Genel Devlet cari sağlık harcaması içindeki payını %50’ler civarında almış, 2013 yılında %74’e ulaştırmıştır. COVID-19 pandemisinin ortaya çıktığı 2020 ve devamındaki 2021 yılında salgınla mücadelede aşı başta olmak üzere, merkezi devlet sağlık harcamaları zorunlu olarak arttığından, SGK’nin payında görece bir azalma yaşanmıştır. Bu nedenle son iki yılı dışarda tuttuğumuzda, yayımlanan veriler AKP hükümetlerinin sağlık hizmetleri için devlet tarafından gerçekleştirilen harcamaları SGK’nin üzerinden yürütmüş olduğunu göstermektedir
SGK ve Özel Hastaneler
AKP’li yıllardan önce, 1995 yılına kadar kamu sosyal güvenlik kurumlarının özel hastanelerden hizmet satın alması söz konusu olmamıştır. Ancak, 1996-2005 yıllarında bazı kamu sosyal güvenlik kurumlarının özel hastanelerden çeşit/kalem olarak az sayıda da olsa toplam cirosu yıllar içinde artan sağlık hizmetini satın almaya başlaması ile özel hastanelerin hem sayıları çoğalmış hem de ülke genelindeki dağılımları yaygınlaşmaya başlamıştır.
1995 Yılına Kadar “Butik Özel Hastaneler Dönemi”
Özel hastaneler açısından, 1995 yılına kadar olan dönem “Butik Özel Hastaneler Dönemi”, 1996-2005 yılları arasındaki dönem ise “Geçiş Dönemi” olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, 5510 sayılı SSGSS Yasası’nın kabulüyle kamu sosyal güvenlik kurumlarının özel hastanelerden tedavi hizmeti satın alması önündeki engel kaldırılıp, o zamana kadar çok büyük bölümü Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastaneleri eliyle sunulan yataklı tedavi hizmetleri, özel hastaneler eliyle de sunulmaya başlanmıştır. Çünkü AKP hükümetleri, kuruluşları için uyguladığı teşviklerin yanı sıra, “pazarda alan açmak, müşteri bulmak” için de özel hastane işletmelerine büyük destekler sunmuştur. SGK aracılığıyla, sağlık sigortası kapsamındakiler için hem hizmet satın almada özel hastaneleri tercih etmiş (kamu sağlık sigorta kurumunun özel sektörden hizmet satın alması) hem de fark ücreti vb. uygulamalarla özel hastaneleri diğerlerine göre önceleyen bir tutum takınmıştır.
“Mega Özel Hastaneler Dönemi”
“1975 yılında 79, 1996 yılında 159, 2004 yılında 253 olan özel hastane sayısı, 2008 yılında 400’e, 2011 yılında 503’e, 2018 yılında da 577’ye ulaşmıştır. COVID-19 pandemisinin başladığı 2020 yılında özel hastane sayısı 566’ya kadar gerilerken, 2021 yılında 571’e yükselmiştir”
Sistemli bir biçimde hayata geçirilen uygulamayla, ülkenin hemen hemen her yerinde ve öncekilere göre, daha büyük yatak kapasiteli özel hastaneler kurulmuştur. “Mega Özel Hastaneler Dönemi” olarak adlandırılan üçüncü ve son dönemde ise özel hastanelerden en büyük hizmet alıcısı doğrudan kişiler değil, SGK olmuştur. Olmaya da devam etmektedir. Kamu sosyal güvenlik kurumları, tedavi harcama giderlerinin 2004 yılında %12.6’sı ile özel hastanelerden sağlık hizmeti satın alırken, 2009 yılında %30.9’u, 2015 yılında %23.9’u, 2021’de %19,6’sı ve 2022 yılında da %17,9’u ile tedavi edici sağlık hizmeti satın almıştır. Başka bir ifadeyle, AKP hükümetleri topladığı primleri özel hastane patronlarına aktarmanın mekanizmasını kurmuştur. Böyle olunca, 1975 yılında 79, 1996 yılında 159, 2004 yılında 253 olan özel hastane sayısı, 2008 yılında 400’e, 2011 yılında 503’e, 2018 yılında da 577’ye ulaşmıştır. Bununla birlikte, COVID-19 pandemisinin başladığı 2020 yılında özel hastane sayısı 566’ya kadar gerilerken, 2021 yılında 571’e yükselmiştir.
“Hastane türüne göre müracaat başına SGK’ye ortalama hasta maliyeti, ikinci basamak devlet hastanelerinde 51,9 TL, özel hastanelerde ise 126,0 TL, 2020 yılında aynı sırayla 71,8 TL, 181,5 TL ve 2021 yılında da 79,4 ile 202,6 TL’dir”
SGK’nın Özel Hastanelerden Hizmet Satın Alımı
Kamu sağlık sigorta kurumu SGK, tedavi edici sağlık hizmetlerini, daha pahalı olmasına karşın, özel sektörden/hastanelerden satın almayı tercih etmektedir. Örneğin, 2019 yılı verilerine göre, hastane türüne göre müracaat başına SGK’ye ortalama hasta maliyeti ikinci basamak devlet hastanelerinde 51,9 TL, özel hastanelerde ise 126,0 TL, 2020 yılında aynı sırayla 71,8 TL, 181,5 TL ve 2021 yılında da 79,4 ile 202,6 TL’dir. Özel hastanelerde müracaat başına ortalama maliyet devlet hastanelerine göre, 2019 yılında %243, 2020’de %253 ve 2021 yılda da %255 daha fazladır. Söz konusu farka rağmen, AKP hükümetlerinin SGK eliyle özel hastaneleri tercih etmesinin, hamilik yapmasının anlamı sözcüsü oldukları sınıfın çıkarlarına ne pahasına olursa olsun hizmet etmek ödevinin benimsenmiş olmasından başka hiçbir şeyle açıklanabilir gibi değildir.
Haziran 2003: Sağlıkta Dönüşüm Programı
1980’li yılların başında, DB tarafından, tüm ülkelerde var olduğu tanımlanan “sağlık krizi”nin çözümü için önerilen sağlık hizmetleri finansman modeli, Haziran 2003 tarihinde AKP Hükümeti tarafından gündeme getirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın da temel belirleyeni olmuştur. Türkiye’de, AKP’den önce sağlık hizmetlerinin finansmanında birbirine paralel olarak kullanılmakta olan genel bütçe ve kamu sigortası modeli, 2008 yıllından itibaren yerini “neoliberal kamu sigortacılığı” modeline bırakmıştır.
GSS Primi Ödemek Yeterli Değil
“Katılım payları başta olmak üzere, birçok yeni ödeme kalemi ile sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerin payı yıllar içinde sürekli olarak artarken devletin payı azaltılmıştır”
Bu modelin uygulanması ile AKP’li 20 yılın sonunda, devlet, sağlık hizmetleri alanındaki finansal sorumluluklarının büyük bölümünü çalışanların üzerine yüklemiştir. Sağlık sigorta primi adı altında, yeni bir vergi toplamaya başlamıştır. Bununla birlikte, sağlık sigortası kapsamında olabilmek için düzenli olarak ödemek gereken genel sağlık sigortası primi sağlık hizmetlerine ulaşabilmek, hizmeti kullanabilmek için yeterli olmamaktadır. Yanı sıra, sigorta kapsamındaki sağlık hizmetlerini kullanabilmek için prim ödemesine ek olarak, katılım payları başta olmak üzere, birçok yeni ödeme kalemi ile sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerin payı yıllar içinde sürekli olarak artarken devletin payı azaltılmıştır. Türkiye’de AKP’li yıllarla birlikte, sağlık hizmetleri finansmanında “kişiden/cepten devlete, devletten patrona” mekanizması kurulmuş ve işletilmektedir. Öyle ki AKP hükümetleri tarafından yasal zorunluluk yaratılarak kişilerden toplanan primlerle oluşturulan GSS fonu, devlet eliyle özel hastaneleri teşvik etmek için kayırıcı bir biçimde kullanılmaktadır.
Türk Tabipleri Birliği, 15-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında “İyi Hal Belgesi” almak için yapılan başvuru sayısının 144’e yükseldiğini açıkladı. Yurtdışında görev yapmak isteyen hekimlerden, mesleki faaliyetlerinin yürütümüne ilişkin olarak haklarında herhangi bir olumsuz kayıt bulunup bulunmadığı yönünde ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından istenen bu sicil bilgisi son yılların en yüksek rakamına ulaşmış vaziyette. 2023 Mayıs itibariyle 881 kişinin talep ettiği söz konusu belge, 2022’de 781 ve 2021’de 329 kişi tarafından talep edilmişti.
Sağlık hizmetlerinin Ekonomik Politikası
Sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerin payı yıllar içinde düzenli olarak artarken, devletin payı azalıyor. Son 20 yıla bakıldığında, devletin sağlık hizmetleri alanındaki finansal sorumluluklarının büyük bölümünü çalışanların üzerine yüklediği görülüyor. Genel sağlık sigortası kapsamında alınan sağlık sigorta primi yanı sıra sağlık hizmeti sunumunda kişilere yönelik birçok yeni ödeme kalemi eklendi.
TTB’nin yayımladığı Toplum ve Hekim dergisinin Mayıs-Haziran 2023 sayısında yer alan ve klinikiletişim okurları için derlediğimiz makaleler, Türkiye’nin son 20 yıldaki sağlık politikalarına ilişkin dikkat çekici bilgiler sunuyor. Sağlıkta reform programları, sağlık hizmetlerinin finansman modelleri, toplam ve cari sağlık harcamaları ile genel sağlık sigortası fon gelir ve giderleri ile AKP hükümetlerinin özel hastanelerle Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden kurduğu ilişki biçimi günümüz sağlık politikalarının başlıca belirleyicileri arasında yer alıyor.
Özel Hastaneler ve SGK
1995 yılına kadar olan “Butik Özel Hastaneler Dönemi”, 1996-2005 yılları arasında, 5510 sayılı SSGSS Yasası’nın kabulüyle değişti ve Sosyal Güvenlik Kurumunun özel hastanelerden hizmet satın alımı önündeki engel kaldırıldı.
Günümüzde “Mega Özel Hastaneler Dönemi” olarak adlandırılan bugün ise özel hastanelerden en büyük hizmet alıcısı doğrudan kişiler değil, SGK’dır. SGK, tedavi harcama giderlerinin 2009 yılında %30.9’unu, 2015 yılında %23.9’unu, 2021’de %19,6’sını ve 2022 yılında da %17,9’unu satın almıştır.
Koruyucu Ağız Diş Sağlığı Politikalarına İhtiyacımız Var
Türkiye’de son 20 yılda ağız ve diş sağlığı alanında uygulanan politikaların eğitim, çalışma ve halk sağlığı alanına etkilerinin detaylıca değerlendirildiği bir başka makalede, ulusal bir koruyucu ağız diş sağlığı politikası oluşturulması gerektiği vurgulandı.
Performans yönetmeliğindeki haksız uygulamalar ile uzman diş hekimleri ile diş hekimlerinin arasındaki iş barışının bozulduğu belirtilerek, “Performans sistemi hekimlerin tedavi planlarını şekillendirmekte, hatta hasta seçmeye yönlendirmektedir. Bir grup hekim, daha basit, az zaman gerektiren, puanı yüksek işlemleri tercih etmekte; zor, komplikasyon riski yüksek, hastaya rahatsızlık verebilecek ve buna bağlı olarak da şikâyet edilmesine yol açabilecek veya puanı düşük tedavileri yapmaktan kaçınmaktadır. İngiltere’de benzer finansal teşviklerin hizmet sunumuna etkisi değerlendirildiğinde diş çekimi gibi daha az zaman gerektiren işlemlerin arttığı, kanal tedavisi gibi daha uzun zaman gerektiren işlemlerin ise önemli bir azalma gösterdiği saptanmıştır” denildi.
Prof. Dr. Çiğdem Aktuğlu Zeybek: “Türkiye gibi akraba evliliklerinin çok olduğu ülkelerde çekinik genden geçen hastalıklar oldukça sık görülüyor. Her geçen gün yeni bir hastalık ortaya çıkıyor. Genel olarak bakıldığında oldukça sık görülen hastalıklar olmasına rağmen maalesef ilaçları çok pahalı. İlaca ulaşım sıkıntısı çeken hastalar için alternatifleri kullanmaya başlıyoruz fakat etkilerini uzun dönemde göreceğiz”
Türkiye’deki en eski ve en köklü pediatri derneği olan Türk Pediatri Kurumu Derneği, 58. Ulusal Kongresini fiziki olarak 9 – 13 Mayıs tarihlerinde KKTC’de düzenledi. Limak Deluxe Hotel’de gerçekleşen ve 5 gün süren kongreye Türkiye genelinde 1.788 çocuk doktoru katıldı.
Türk Pediatri Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Çokuğraş, son dönemlerde uzmanlık alanı olarak pediatri dalının daha az tercih edilmesi sebebiyle ülkemizin pediatri konusunda kritik bir dönemden geçtiğini söyledi. Bu nedenle 58’incisi hayata geçirilen kongrenin çok önemli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Çokuğraş; Cumhuriyetin 100. Yılında gerçekleştirdikleri kongrenin ana konusunun cumhuriyetin kazanımları ve cumhuriyetin sağlık alanındaki getirileri olduğunun altını çizdi ve şunları söyledi:
Prof. Dr. Haluk Çokuğraş: “Yeni mezun hekimlerin pediatri, yoğun bakım, cerrahi gibi riskli alanları tercih etmediğini görüyoruz. Branşlara azalan bu talep beraberinde farklı problemleri de getiriyor. Tıp fakültelerinde yetkin eğitici kadro sorunları doğuyor. Hedefimiz bunları dile getirerek çözümler bulunmasına destek olmak”
“Görevimiz bu kongrelerde pediatri konusundaki güncel gelişmeleri tartışarak fikir alışverişinde bulunmak ve kongre çıktılarının geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak. Biz pediatristlerin en büyük amacı, çocuklarla ilgili her türlü sorunda bir taraf olarak onların haklarını desteklemek ve onların sağlık sorunlarını gidermeye katkıda bulunmak, kısacası çocukların avukatlığını yapmak. Hocalar olarak aynı zamanda bu alandaki uzmanların, asistanların sıkıntılarını dinliyor ve nasıl çözüme ulaşabileceğini konuşuyoruz. Maalesef ülkemizde sağlık çalışanlarının ciddi can güvenliği sorunu bulunuyor. Bazen sözlü, çoğunlukla ise fiziksel saldırılarla karşı karşıya kalıyoruz. Oysaki biz hekimler zor şartlarda insanlara daha sağlıklı bir yaşam sağlayabilmek çalışıyoruz. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda yeni mezun hekimlerin pediatri, yoğun bakım, cerrahi gibi riskli alanları tercih etmediğini görüyoruz. Branşlara azalan bu talep beraberinde farklı problemleri de getiriyor. Tıp fakültelerinde yetkin eğitici kadro sorunları doğuyor. Hedefimiz bunları dile getirerek çözümler bulunmasına destek olmak.”
Depremde 800’den Fazla Çocuk Uzuvlarını Kaybetti
Deprem bölgesindeki çocukların sağlık sorunlarıyla ilgili ellerinden gelen katkıyı sağlayarak bu bölgede yaşanan acıları gidermeye çalıştıklarını belirten Haluk Çokuğraş sözlerine şöyle devam etti:
“Ülkemizde herkesin yaptığı gibi biz de çeşitli tıbbi malzemeleri tırlar ile ilgili yerlere gönderdik. Deprem bölgesinde olan şubelerimize destek olduk. Depremden etkilenen pediatristler için 5 konteynerı bölgeye götürerek onlara bir yaşam alanı sağlamaya çalıştık. Bunların yanında farklı kuruluşlar ve derneklerle el ele vererek depremde ampute olan çocuklarla ilgili bir proje hayata geçirdik. Deprem sebebiyle değişik uzuvlarını kaybetmiş 800’den fazla çocuk olduğunu biliyoruz. Bu çocukların proteze ve fizik tedavi olanaklarına erişmesini, bir taraftan da psikolojik destek almasını çok önemsiyoruz. Sürdürülebilir niteliği olan projemiz kapsamında 140 başvuru aldık. 18 çocuk değerlendirme sürecinde, 3 çocuğun ise protezi takıldı. Bu proje bizim için çok kıymetli, Amacımız çocukları fiziki ve mental açıdan sağlıklarına kavuşturmak. Şimdilik sadece depremzedelere hizmet veren bir proje olsa da zaman içerisinde başka nedenlerle ampute olmuş çocuklara da hizmet vermeyi planlıyoruz. Amacımız bir Ar-Ge bölümü kurarak, protez üretimi, uygulamaları gibi bir takım ek birimler oluşturmak.”
Prof. Dr. Fügen Çollu Çokuğraş: “Bir taraftan çocukların sağlığını korumaya çabalarken bir taraftan da tedavilerini gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tabii bunun en önemli noktalarından bir tanesi de ilaçlara erişim. Son dönemdeki ekonomik durum nedeniyle ilaçlara erişimde de ciddi sıkıntılar yaşamaya başladık”
Ekonomik Durum İlaca Erişimi Güçleştiriyor
Çocukların beslenme alışkanlıklarının hayatlarını etkilendiklerine parmak basan Türk Pediatri Kurumu YK Üyesi Prof. Dr. Fügen Çollu Çokuğraş; “Çocuklarda ilk 5 yaş beslenme açısından son derece önemli. Çocukların ileriki yaşlarda karşılarına çıkacak hastalıkları da etkilemesi açısından çok kritik. Pediatri alanının diğer branşlarda olmayan bir niteliği var. Bizim bölümümüzün ismi çocuk sağlığı ve hastalıkları. Adında sağlık geçen tek branşız. Bir taraftan çocukların sağlığını korumaya çabalarken bir taraftan da tedavilerini gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tabii bunun en önemli noktalarından bir tanesi de ilaçlara erişim. Son dönemdeki ekonomik durum nedeniyle ilaçlara erişimde de ciddi sıkıntılar yaşamaya başladık” dedi.
İlaçlar Çok Pahalı
İlaca erişimin tedavi seyrini etkilediğini söyleyen Türk Pediatri Kurumu YK Üyesi Prof. Dr. Çiğdem Aktuğlu Zeybek ise; “Ülkemizde ilaçlara ulaşamadığımız bir dönem oldu. Akabinde her türlü ilacı sağlayabildiğimiz hiçbir sıkıntı yaşamadığımız bir zamana geçtik. Şimdi ise yine bu konuda çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Türkiye gibi akraba evliliklerinin çok olduğu ülkelerde çekinik genden geçen hastalıklar oldukça sık görülüyor. Her geçen gün yeni bir hastalık ortaya çıkıyor. Genel olarak bakıldığında oldukça sık görülen hastalıklar olmasına rağmen maalesef ilaçları çok pahalı. İlaca ulaşım sıkıntısı çeken hastalar için alternatifleri kullanmaya başlıyoruz fakat etkilerini uzun dönemde göreceğiz” dedi.
“100. Yılında Cumhuriyet” Temalı Fotoğraf Yarışması
5 gün süren kongre boyunca 6 farklı salonda gerçekleşen bilimsel panellerin yansı sıra katılımcıların, beslenme, yeni doğan, interaktif pediatrik acil, çocuk yoğun bakım, çocuk alerji/dermatoloji kurslarına katılma imkânı da oldu.
Pediatri dünyası için oldukça önemli ve bilgilendirici olan, bilimsel programlar ve çeşitli kurslar ile zenginleşen kongrede Cumhuriyetin 100. yılını kutlama vesilesiyle “100. Yılında Cumhuriyet” Temalı Fotoğraf Yarışması düzenlendi. Gerçekleşen yarışmada 55 fotoğraf jüri tarafından değerlendirildi ve dereceye giren fotoğraflar ödüllendirildi.
“Türkiye’de yapılması gereken, ulusal bir koruyucu ağız diş sağlığı politikasının Türk Diş hekimleri Birliği ve Sağlık Bakanlığı önderliğinde, Sosyal Güvenlik Kurumunun finansmanı ile üniversitelerin bilimsel katılımları da sağlanarak oluşturulmasıdır. Kamu, koruyucu hizmetlerin üretilmesi, koordinasyonu ve finansmanı görevlerini tanımlamalı ve uygulamalıdır”
TTB’nin yayımladığı Toplum ve Hekim dergisinin Mayıs-Haziran 2023 sayısında yer alan ve Dt. Ali Rıza İlker Cebeci ve Dt. Neslihan Sevim tarafından hazırlanan “AKP’li 20 Yılda Ağız Diş Sağlığı Alanındaki Dönüşüm ve Sonuçları” başlıklı dosyada öne çıkan hususları, klinikiletişim okurları için derledik.
Günümüzde diş çürükleri ve periodontal hastalıklar, en önemli ağız sağlığı sorunları arasında sayılmaktadır. Diş çürükleri ve dişeti hastalıkları toplumun %90’ını etkilemektedir. Ağız kanseri en sık görülen sekizinci kanser tipidir ve dünya genelinde yılda yaklaşık olarak 400.000 ile 700.000 ölümün sorumlusudur. Dünya çapında yaklaşık 3,5 milyar insan 2019‘da ağız hastalıklarından etkilenmiştir ve bu veri ağız hastalıklarını 300‘den fazla hastalık arasında en yaygın grup haline getirmektedir. 1990‘dan itibaren toplanan Küresel Hastalık Yükü verilerine göre, ağız hastalıkları küresel olarak en baskın sağlık problemi olarak bugüne kadar devam etmiştir. Başlıca ağız hastalıkları arasında tedavi edilememiş diş çürükleri, 2 milyar vaka ile en yaygın olanıyken yaklaşık 1 milyar vaka ile şiddetli periodontal hastalıklar ikinci sıradadır. Sonrasında yaklaşık 510 milyon tedavi edilmemiş süt dişi çürüğü ve 350 milyon tam dişsizlik vakası gelmektedir. Dünya genelinde ağız hastalıklarının birleşik olarak tahmini sayısı 5 ana bulaşıcı olmayan hastalık vakalarının yani zihinsel bozukluklar, kardiyovasküler hastalıklar, diabetes mellitus, kronik solunum yolu hastalıkları ve kanserlerin toplamından yaklaşık 1 milyar kişi daha fazladır. 1990 ile 2019 arasında, tahmini ağız hastalıkları vaka sayısı 1 milyardan fazla artmıştır, bu artış yaklaşık %50 oranındadır. Aynı dönemde ağız hastalıklarının, yaklaşık %45 olan nüfus artışından daha yüksek bir oranda arttığı görülmektedir.
“Diş çürükleri ve dişeti hastalıkları toplumun %90’ını etkilemektedir. Ağız kanseri en sık görülen sekizinci kanser tipidir ve dünya genelinde yılda yaklaşık olarak 400.000 ile 700.000 ölümün sorumlusudur. Dünya çapında yaklaşık 3,5 milyar insan 2019‘da ağız hastalıklarından etkilenmiştir ve bu veri ağız hastalıklarını 300‘den fazla hastalık arasında en yaygın grup haline getirmektedir”
Ölümlerin %86’sı Gelişmekte Olan Ülkelerde
Her yıl 36 milyon insan bulaşıcı olmayan hastalıklar olarak bilinen hastalıklarla yaşamını yitirmektedir ve ölümlerin %86’sı gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar ve ağız hastalıkları aynı risk faktörlerini (sağlıksız beslenme, tütün ve alkolün zararlı kullanımı, yoksulluk, sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizlik, zamanında gerekli koruyucu ya da tedavi edici hizmetlere ulaşamamak vb.) paylaşmaktadır. Tüm bu veriler ağız diş sağlığı problemlerinin önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu göstermektedir.
Koruyucu Ağız Diş Sağlığı Alanı Boş Bırakıldı
Türkiye’de 2002 yılında bir ADSH ve 14 ADSM bulunurken 2017’de 22 ADSH ve 132 ADSM’ye ulaşmıştır. Ayrıca, 510 hastanede diş hekimliği hizmetleri sunulan birim bulunmaktadır. SB Fahrettin Koca, 24 Kasım 2022 tarihindeki TBMM’deki 2023 yılı SB Bütçe konuşmasında ADSH sayısını 36, ADSM sayısını da 133 olduğunu belirtmiştir. 2002 yılından itibaren bir yandan da kamuda istihdam edilen diş hekimi sayısı arttırılmaya başlanmıştır.
Kamuda ağız diş sağlığı hizmeti veren kuruluşların ve dişhekimi istihdamının artması toplum sağlığını olumlu yönde değiştirecek bir gelişme gibi gösterilse de yoğun ve plansız şekilde açılan ADSM’ler zamanla sadece tedavi hizmetleri üreten ve hekimlerin performansa dayalı ödeme sistemi motivasyonu ile çalıştırıldıkları sağlıksız alanlar olmuştur. Sağlıksızlık, hem hastalar için hem de hekimler için artarak devam etmiştir. Bu süreçte, koruyucu ağız diş sağlığı hizmetleri üretme ve yürütme görevinin temelde kamunun görevi olarak ifade edildiği Türk Dişhekimleri Birliği (TDB) çalışmalarına önem verilmeyip, koruyucu ağız diş sağlığı alanı boş bırakılmıştır. Koruyucu ağız diş sağlığı uygulamaları devreye sokulmadığı için, başarı olarak bireylerin ve sonuçta toplumun ağız diş sağlığı göstergeleri değil, dişhekimleri tarafından yapılan tedavi uygulama sayıları başarı algısı için lanse edilmiştir.
“Performans sistemi hekimlerin tedavi planlarını şekillendirmekte, hatta hasta seçmeye yönlendirmektedir. Bir grup hekim, daha basit, az zaman gerektiren, puanı yüksek işlemleri tercih etmekte; zor, komplikasyon riski yüksek, hastaya rahatsızlık verebilecek ve buna bağlı olarak da şikâyet edilmesine yol açabilecek veya puanı düşük tedavileri yapmaktan kaçınmaktadır”
Performans Sistemi 2004’te Başladı
Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri Yıllığı-2019 verilerinde; 2002 yılında ünit başına düşen kişi sayısı 61.632 iken 2019 yılında 8.357’ye düştüğü, 2010 yılında 22.825.000 olan poliklinik işlem sayısının 2019’da 55.356.549’a yükseldiği görülmektedir.
Performansa göre döner sermaye katkı payı ödemesi, 2004 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Sistem, sağlık personelinin düzenli maaşına ek olarak; maaşın SB bütçesinden, performansa dayalı ek ödemenin ise genel sağlık sigortası sisteminden finanse edilerek kurum döner sermayelerinden ödendiği bir yöntemdir. SB’nin uyguladığı bu yöntemde, hasta muayene, teşhis ve tedavi faaliyetlerindeki katkı oranına göre ek ödeme miktarı değişmekte ve bu nedenle de sağlık çalışanları günün sonunda birbirleriyle yarışır hale getirilmektedir. Performans puanlarının; gerçekleştirilen işlemlerin gerektirdiği süre, komplikasyon riski gibi özellikleri ile uyumlu olmaması ve puanlar arası dengesizlik, kurum giderlerinin performans ödemelerinden karşılanması hekimler arasında gelir eşitsizliklerinin doğmasına yol açmaktadır. Gelir eşitsizlikleri farklı şehir ve kurumlarda, hatta aynı kurumdaki hekimler arasında bile gerçekleşebilmektedir. ADSM’de çalışan tüm diş hekimleri emeklerinin karşılığını almadıkları gibi aynı gelir düzeyini elde edebilmek için her geçen yıl daha fazla çalışmak zorunda kalmaktan yakınmaktadır.
“Performans yönetmeliğindeki haksız uygulamalar ile uzman diş hekimleri ile diş hekimlerinin arasındaki iş barışı bozulmuştur. İngiltere’de benzer finansal teşviklerin hizmet sunumuna etkisi değerlendirildiğinde diş çekimi gibi daha az zaman gerektiren işlemlerin arttığı, kanal tedavisi gibi daha uzun zaman gerektiren işlemlerin ise önemli bir azalma gösterdiği saptanmıştır”
Hekim Puanı Yüksek İşlemleri Tercih Ediyor
ADSM’lerde mevcut olan çalışma koşulları ve performansa dayalı ödeme sistemi diş hekimlerinin hastanın yararını kendi çıkarlarının önünde tutma, mesleki bağımsızlık, sürekli gelişim ve mükemmellik gibi profesyonelliğin temel koşullarını gerçekleştirmesinin önüne geçmektedir. Sistem, hekimlerin tedavi planlarını şekillendirmekte, hatta hasta seçmeye yönlendirmektedir. Bir grup hekim, daha basit, az zaman gerektiren, puanı yüksek işlemleri tercih etmekte; zor, komplikasyon riski yüksek, hastaya rahatsızlık verebilecek ve buna bağlı olarak da şikâyet edilmesine yol açabilecek veya puanı düşük tedavileri yapmaktan kaçınmaktadır. Hekimler vicdanları ile davranma konusunda büyük gayret gösterseler de kendilerine dayatılan puan baskısı, hastaların talepleri ve hasta sayısından kaynaklı iş yükü, hastanın yararını önceleme sorumluluğunu yeterince gerçekleştirmelerini önlemektedir. Aynı zamanda uzmanlık kadrolarının kamuda verilmeye başlanmasından sonra performans yönetmeliğindeki haksız uygulamalar ile uzman diş hekimleri ile diş hekimlerinin arasındaki iş barışı da bozulmuştur. İngiltere’de benzer finansal teşviklerin hizmet sunumuna etkisi değerlendirildiğinde diş çekimi gibi daha az zaman gerektiren işlemlerin arttığı, kanal tedavisi gibi daha uzun zaman gerektiren işlemlerin ise önemli bir azalma gösterdiği saptanmıştır.
Performans Sistemi Dürüst Çalışmayı Olumsuz Etkiliyor
TDB’nin 2015 yılında yaptığı çalışmayla performansa dayalı ödeme sisteminin diş hekimliği alanındaki yansımaları somut olarak ortaya konmuştur. Çalışma verileri; SB tarafından yürütülen SDP kapsamında uygulanmakta olan performans sisteminin dürüst çalışmayı olumsuz etkilediğini (%88,0), bilimsel araştırmaya ilgiyi (%86,7) ve topluma daha iyi hizmet sunma olanağını azalttığını (%84,0), mesleki doyumu olumsuz etkilediğini (%83,6) ortaya koymaktadır. Araştırma grubunun %25,6’sının performans sistemini; tatmin ve kaliteyi engelleyen, %24,4’ünün ise hekimleri kaliteden kantiteye iten bir sistem olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca performans sistemiyle “mesleki dayanışmanın, yayın okumaya ve tedaviye yönelik işlem başına ayrılan sürenin, verilen sağlık hizmetinin niteliğinin” ciddi oranda azaldığı düşünülmektedir. Komplikasyon sayısı, etik dışı uygulamalar, endikasyonsuz işlem yapma, hasta şikayeti ve şiddet ise artan eylemlerdir. Performansa dayalı çalışma düzeni, diş hekimliği eğitimini olumsuz etkilemesi, hekim-hekim ve hekim-hasta ilişkisinde etik sorunlara neden olmasının yanında düşen hizmet kalitesiyle toplumun ağız diş sağlığının iyileşmesine de engel olmuştur.
Bakanlık Serbest Çalışan Diş Hekimleri ile Rekabet Halinde
SB, kamu yararını gözeten, sağlık çalışanlarının emeğini ve sağlığını koruyan bir üst yapı olmalıdır. Oysa son yirmi yılda piyasanın tüm dinamiklerine uyum gösteren ve serbest çalışan diş hekimleri ile rekabet eden bir bakanlık profili görülmektedir. İşletmeciliğini SB’nin yürüttüğü ADSM zincirinde çalışan diş hekimleri, bu süreçte iş ve gelir güvencesi olmayan, mesleki değerlerini korumak için kendi sağlıklarından ve emeklerinin karşılığından ödün veren işçiler haline gelmiştir.
SDP ile beraber artan iş temposu, sorunlu ilişkiler, değersizlik hissi, nitelikli hizmet sunumuyla para kazanma arasında ikilemde kalma, ağırlaşan çalışma koşulları ve benzer baskılar ADSM diş hekimlerinin iş doyumunu engellemektedir. Mesleğine ve hastalarına yabancılaşan, fabrikasyon bir üretimin parçası olduğunu hisseden ADSM diş hekimleri, bu koşullarda çalışarak sağlıklarını kaybedeceklerinden endişelenerek ve tükenmişlik duygusuyla çıkış yolu aramaktadırlar. Sistemin kendilerini hasta ettiğini düşünen ve ruh sağlığı sorunlarından, kas-iskelet rahatsızlıkları ve kalp-damar hastalıklarından yakınan diş hekimleri, mevcut sistemin içinde kalarak; fiziksel, kimyasal, psikososyal, ergonomik risklerin, enfeksiyon riskinin yüksek olduğu çalışma ortamlarında sağlıklarının sürekli bir tehdit altında olduğunu hissetmektedirler.
Özel Laboratuvarlardan Hizmet
SDP’nin kamuda hizmet sunumunda yarattığı kışkırtılmış talebin karşılanmasında diş hekimlerinin dışındaki ağız diş sağlığı çalışanları da etkilenmişlerdir. Artan protez taleplerine cevap verecek protez laboratuvarları ADSM’lerde kapsamlı olarak kurulmadığı/kurulamadığı için ya da yeterli olamadığı için ihale usulü ile özel laboratuvarlardan hizmet alarak bu açık kapatılmaya çalışılmıştır. En düşük fiyat hedefiyle ihaleye gidilerek sağlık hizmetinin bir parçası olan protez hizmetlerini satın almanın sakıncaları en başında ilgili meslek grubu tarafından dile getirilmiştir. Diş Teknisyenleri Oda, Dernek ve Özel Diş Protez Laboratuarları temsilcileri her fırsatta; insan sağlığını direkt olarak etkileyen diş protez işleminin, ihale yoluyla teklif edilen fiyatlarla sağlıklı standartlarda yapılamayacağını, verilen hizmetin de sağlıklı olamayacağını ifade etmişler ancak temsilcilerin bu tepkileri SB’nda karşılık bulamamış ve süreç sonunda laboratuarlar, sağlıklı üretim yapamayacakları fiyatlarla çalışmaya zorlanmıştır. Böylece laboratuarlarda esnek çalışma saatleri, çocuk işçilik, güvencesiz çalışma, sağlıksız çalışma koşulları, bunlara bağlı aşırı parçacık maruziyeti ve silikozis olgularında artış gibi birçok problemin ortaya çıkması, sağlıkta dönüşümün ağız diş sağlığı alanında sağlık getirmediği gibi dişhekimi, diş protez teknikeri/teknisyeni ve diğer ağız diş sağlığı çalışanlarında da sağlık kaybına yol açabilme potansiyeli yarattığını göstermektedir.
Ağız ve Diş Sağlığı Teknikerleri İstihdamı
SDP ile hızla sayıları artarak büyüyen ADSM’lerde ortaya çıkan iş gücü eksiği, ağız diş sağlığı çalışanları olarak diş hekimi ve diş protez teknisyenlerinin yanı sıra ağız diş sağlığı teknikerlerini de rahatsız eden haksız uygulamalarla tamamlanmaya çalışılmıştır. AKP hükümetlerinin, yardımcı sağlık personeli üretme yolunda sorun yaratmaktan öteye gitmeyen yöntemleri, önce 26 Nisan 2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazetede yüksekokul mezunu ağız diş sağlığı teknikerliği mesleğini tanımlamış, aynı Resmi Gazetede 6225 sayılı kanuna dayalı olarak lise mezunu olup son bir yıldır diş hekimi yanında çalışmış olanlara bir sınavla sertifika vermiş, daha sonra da işsiz bırakmıştır. Kamuda istihdam edilme beklentisiyle mezun olan teknikerlerin yerine SB tarafından klinik destek personeli tanımıyla taşeronlar, hemşireler, ebeler istihdam edilmiştir. Ağız ve diş sağlığı teknikerliği bölümünden mezun olanların sayısı 2020 itibarıyla 25 bine ulaşırken 2021’de bu alana sadece 23 kişilik kadro açılmış olmasına tepki gösteren ve işsizlik sorunlarının giderilmesi için örgütlü mücadele başlatan teknikerlerin çözüm arayışları başarılı olamamış, işsizlik sorunları devam etmiş veya farklı alanlarda çalışmak zorunda kalmışlardır.
“Ülkemize veya başka bir ülkeye sağlık turizmi amacıyla gitmeyi ve orada sağlık sorununu çözmeyi göze alan kişi, hekim ya da sağlık kurumu seçiminde sağlık kurumlarının yaptığı reklam veya turizm şirketlerinin tanıtımları dışında hangi gerçekçi verileri kullanacaklardır? Bununla beraber sağlık alanının herhangi bir yöntemle ticarileşmesinin hekimlerde ve sağlık çalışanlarında etik sorunları da arttırdığı görülmektedir”
Diş Hekimliği Alanındaki Sağlık Turizmi
Diş hekimliği alanındaki sağlık turizmi düzenlemesi «küreselleşme çağında hem tüm dünya insanları için hem de bizim gibi ağız diş sağlığı talebi ile diş hekimi arzı dengesiz ülkeler için yeni bir olanak sunduğu› gerekçesiyle 2017 yılında çıkan bir yönetmelikle uygulamaya konmuştur.
Sağlık turizmi adı altında ülkemize gelen insanların ülkelerinde sağlık hizmetini neden alamadıkları ile ilgili uluslararası sorgulamaları yapmakla ilgili öneriler yerine uluslararası sağlık meslek kurumlardan ülkemizdeki sağlık turizmini desteklemeleri adına ülkelerinde denetim görevi yapmalarını istemek gibi gerçekçi olmayan öneriler şaşırtıcıdır. Ülkemize veya başka bir ülkeye sağlık turizmi amacıyla gitmeyi ve orada sağlık sorununu çözmeyi göze alan kişi, hekim ya da sağlık kurumu seçiminde sağlık kurumlarının yaptığı reklam veya turizm şirketlerinin tanıtımları dışında hangi gerçekçi verileri kullanacaklardır? Bununla beraber sağlık alanının herhangi bir yöntemle ticarileşmesinin hekimlerde ve sağlık çalışanlarında etik sorunları da arttırdığı görülmektedir. Bu etik sorunların artması ülkenin sağlık sorunlarının çözümlenmesinde fayda sağlamayacaktır Sonuç olarak sağlık alanı hangi nedenle olursa olsun ticari faaliyet alanına dönüştükçe bu etik ihlaller sağlık turizmi ile de sınırlı kalmayacaktır.
Daha Fazla ADSM, Daha Çok Diş Hekimi
“2022 yılından itibaren yeni bir fakülte açılmadan ve yeni bir ek kontenjan artışı olmaması halinde 2028 yılında ülkemizdeki diş hekimi sayısı 101.094 olacaktır. Türkiye nüfusu öngörüsü ile diş hekimi başına düşen kişi sayısı tahminen 895 kişi olacaktır. Bu oran DSÖ’nün 1/1500 olarak diş hekimi başına düşen popülasyon ile ilgili önerisinin neredeyse 2 katı kadar fazladır”
AKP’li 20 yılda, SDP’nin neoliberal yapısı ile sağlık alanında eğitim politikaları da tüketime yönelik yapılandırılmıştır. Bu tüketime yönelik eğilim, tedavi hizmetlerini her zaman koruyucu hizmetlerin önüne çıkarmaktadır. Bu sistemin bilinçaltı ile hareket eden AKP hükümetinde sağlık sistemini kurgulayan akıllar da ağız diş sağlığı hizmet sunumunu “daha fazla ADSM, daha çok diş hekimi” yöntemi ile koruyuculuktan uzak salt bozulan sağlığın tedavisi odaklı olarak sağlamaya çalışmaktadır. Bu gidiş, sonuç olarak diş hekimliği eğitimi alanının da çarpık büyümesine neden olmuştur. Özellikle 2002 yılından itibaren çarpık büyüme rahatlıkla görülebilir.
2022 yılından itibaren yeni bir fakülte açılmadan ve yeni bir ek kontenjan artışı olmaması halinde bile yıllık ortalama diş hekimi sayısında %17,82 artış devam edeceğinden, 2028 yılında ülkemizdeki diş hekimi sayısı 101.094 olacaktır. O günkü tahmini Türkiye nüfusu TÜİK verilerine göre 90.542.372.000 civarında olacağı öngörüsü ile diş hekimi başına düşen kişi sayısı tahminen 895 kişi olacaktır. Bu oran ‘DSÖ’nün 1/1500 olarak diş hekimi başına düşen popülasyon ile ilgili önerisinin neredeyse 2 katı kadar fazladır.
“Gelişmiş ülkelerde diş hekimine başvuru sıklığı yıllık kişi başı 5, ülkemizde ise 0,9’dur. Kişinin sağlık hizmetlerini kullanmasında eğitim, sağlık bilinci, sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik gibi etmenlerin yanı sıra ülkelerin kişi başı gayrı safi milli hasılaları da belirleyicidir. Tek başına tesis ve diş hekimi sayısını gereğinin iki katı oranına çıkartmanın toplumun ağız sağlığına olumlu etkisi sınırlı kalacaktır”
Diş Hekimine Gitme Sıklığı Nasıl?
Diş hekimine gitme sıklığı da göz önüne alındığında ülkemizdeki diş hekimi sayısındaki artışın hiçbir veri ile açıklanamayacağı belirginleşmektedir. Gelişmiş ülkelerde diş hekimine başvuru sıklığı yıllık kişi başı 5, ülkemizde ise 0,9’dur. Kişinin sağlık hizmetlerini kullanmasında eğitim, sağlık bilinci, sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik gibi etmenlerin yanı sıra ülkelerin kişi başı gayrı safi milli hasılaları da belirleyicidir. Tek başına tesis ve diş hekimi sayısını gereğinin iki katı oranına çıkartmanın toplumun ağız sağlığına olumlu etkisi sınırlı kalacaktır.
AB ülkeleri ile Türkiye’nin gayrı safi milli hasıla ve dişhekimine gitme sıklığını karşılaştırdığımızda; insan gücü planlaması konusunda AKP hükümetlerinin son yirmi yılda kamu kaynaklarını israf ettikleri görülmektedir. Diş hekimliği fakülteleri ve fakülte kontenjanlarının artışı genç diş hekimlerinin işsiz kalmalarına mesleklerini yapamamalarına ya da mesleklerinin dışında başka işler yapmak zorunda kalmalarına neden olacaktır.
Ancak artan fakülte sayısı ve öğrenci kontenjanına cevap verebilecek düzeyde öğretim üyesi ve yardımcılarının sayısında artış görülmemektedir.
Tedavi Hizmetleri Ulaşılamaz Maliyetlerde
Serbest çalışan diş hekimlerinin AKP hükümetlerinin neoliberal politikaların gereği olarak her alanda sermayeyi desteklemesi nedeniyle yaptıkları çeşitli düzenlemelere ek olarak ülkenin ekonomi yönetimleri ile getirildiği nokta nedeniyle de sorunları vardır. Devletin ağız diş sağlığı politikalarında, bireylerin ağız diş sağlığı hizmetlerinin karşılanması konusunda serbest hekimlerden hizmet aldıklarında hiçbir uygulama için geri ödeme seçeneği olmadığı için tüm harcamaları hane halkı cepten yapmaktadır. Bu nedenle hane halkının alım gücü düştükçe serbest diş hekimlerine başvuru oranları da azalmaktadır. Ekonomi yönetimi sonucunda Türk lirasının değersizleşmesi ağız diş sağlığı ile ilgili birçok ürünün yurt dışından karşılanması nedeniyle tedavi hizmetlerinin de ulaşılamaz maliyetlere yükselmesine neden olmaktadır. Serbest diş hekimlerinin muayenehanelerinin büyük bir çoğunluğun ADSM’lerin rekabeti nedeni ile azalan geliri, teknolojinin hızlı değişimi ve SB’nın dayattığı zorunluluklar nedeniyle artan giderlerini karşılayamamaktadır.
Ayrıca son dönemde, “Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik” te yapılan düzenleme ile yasal engellerin de kaldırılmasıyla birlikte özel diş hekimliği hizmetlerinin kapısını, sağlığı tamamen kar amaçlı bir işletme alanı olarak gören büyük sermaye sahiplerine de açarak bu alanın emekçileri olan diş hekimlerini tamamen savunmasız, korunmasız bırakmıştır.
Kamu Serbest Diş Hekimlerinden Hizmet Almalı
Almanya modelini ele aldığımızda 1980’li yılların sonuna doğru başlayan koruyucu uygulamalar sonuçlarını günümüzde vermiştir. Almanya’da 12 yaş ve altı çocukların %70 inde çürük yok ve 12 yaş civarı çocukların ortalama DMFT değeri 0,7 olarak bulunmuş. Bu veri bize 12 yaş civarı çocukların tümünde çürük, dolgu, diş kaybı ortalamasının 1 dahi olmadığını 0,7 olduğunu gösteriyor. Bu hedefe varmak için, 1989’da hastalık fonları kapsamında bireysel proflaksi ve toplu proflaksi başlatılmış. 1991’den itibaren ülke genelinde tuzların florlanması sağlanmış. Çıkarılan kararlarla diş macunlarının flor konsantrasyonları arttırılmış. Ağız diş sağlığı açısından bilinçli hastalar yaratılması için yetişkinlerde de proflaksi artışı sağlanmış. Sadece bu bile çürük istatistiklerinde ilk 6 yılda ciddi azalmalara neden olmuş. Türkiye’de de yapılması gereken ulusal bir koruyucu ağız diş sağlığı politikasının TDB ve SB’nın önderliğinde Sosyal Güvenlik Kurumunun finansmanı ile üniversitelerin bilimsel katılımları da sağlanarak oluşturulmasıdır. Kamu koruyucu hizmetlerin üretilmesi, koordinasyonu ve finansmanı görevlerini tanımlamalı ve uygulamalıdır. Ayrıca TDB, ülkede ağız–diş sağlığı hizmetlerinin gelecek nesillere sürdürülebilir olarak devam edebilmesi için serbest diş hekimlerinin potansiyelinden faydalanılmasını ve gerekli koruyucu uygulamalar için kamunun özelden hizmet alarak uygulamaların yaygınlaştırılmasını sağlaması gerektiğini savunmaktadır. En iyi eğitim modeli olarak kabul edilen birebir eğitim modelinin serbest hekimlerin katılımı ile ağız diş sağlığı koruyucu ve engelleyici eğitimlerinin yaygınlaşacağı kabul edilmelidir.
Tüm Almanya’da koruyucu program ile ağız diş sağlığı verilerinin mükemmelleşmesi için 2011 yılında toplam 500 milyon Euro gibi bir kaynak ayrılmıştır. Türkiye’de de prim sistemlerinin adaletli kullanılabilmesi için önlenebilir hastalıkların koruyucu uygulamalarla önüne geçilmesi sağlanmalıdır.
GYİAD İstihdam Çalışma Grubu : “Kadınların iş gücüne katılmasındaki en önemli engellerden biri, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü! Araştırmamız, bu engelin üniversite mezunu kadınlar arasında da mevcudiyetini koruduğunu gösteriyor”
GYİAD İstihdam Çalışma Grubu ve İstanbul Ekonomi Araştırma iş birliğinde hazırlanan “Genç Kadın İstihdamı ve Yeni Ekonomi Raporu yayımlandı. Raporda, “kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımı olmadan, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek mümkün değildir” denildi. Raporun kamuoyuna sunumu ile birlikte GYİAD Genç Kadın İstihdamı ve Yeni Ekonomi Zirvesi de gerçekleştirildi.
Türkiye’de gençliğin ihtiyaç ve sorunlarına çözümler üretmek ve onları temsil etmek vizyonuyla hareket eden GYiAD, ülkemizde kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımını ortaya koyan “Genç Kadın İstihdamı ve Yeni Ekonomi Raporu”nu hazırladı. Rapor, 11 Mayıs 2023’te gerçekleştirilen GYİAD Genç Kadın İstihdamı ve Yeni Ekonomi Zirvesi’nde kamuoyuna açıklandı.
Zirvede, rapor sunumunun hemen ardından gerçekleştirilen panelde, GYİAD Yönetim Kurulu Başkanı İrem Pehlivanoğlu Gürkaş, Türkiye Raporu Direktörü Can Selçuki, Cisco Türkiye Genel Müdürü Didem Duru, Coca-Cola Türkiye Genel Müdürü Başak Karaca, Medianova CDN Kurucusu CEO’su Serkan Sevim, PwC Türkiye Kıdemli Ortak Cenk Ulu konuşmacı; GYİAD Yönetim Kurulu Üyesi ve Kariyer.net CEO’su Fatih Uysal ise moderatör olarak yer aldı.
“Genç Kadın İstihdamı ve Yeni Ekonomi Raporu” hazırlanırken gerçekleştirilen araştırma kapsamında 18-35 yaş arası 1506 üniversite mezunu kadınla İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) kapsamında Türkiye’deki temsili 12 ilde CATI (Bilgisayar destekli telefon anketi) yöntemiyle görüşüldü. Aralık 2022’de gerçekleşen araştırma doğrultusunda katılımcılara beş ana modülde çeşitli sorular yöneltildi.
GYİAD İstihdam Çalışma Grubu öncülüğü ve İstanbul Ekonomi Araştırma iş birliğinde hazırlanan raporun verilerine bakıldığında, 2005’ten bu yana Türkiye’de daha fazla kadının aktif olarak iş hayatında rol almaya başladığı görülüyor. Ancak, kadınların işgücüne katılımı ve istihdam oranları, erkeklere kıyasla hala daha düşük seviyelerde kalıyor.
Kadınların İstihdamı Artıyor Ama Hala Az
GYİAD İstihdam Çalışma Grubu öncülüğü ve İstanbul Ekonomi Araştırma iş birliğinde hazırlanan raporun verilerine bakıldığında, 2005’ten bu yana Türkiye’de daha fazla kadının aktif olarak iş hayatında rol almaya başladığı görülüyor. Ancak, kadınların işgücüne katılımı ve istihdam oranları, erkeklere kıyasla hala daha düşük seviyelerde kalıyor. Son yıllarda teknolojik gelişmelerin çalışma hayatındaki yansıması, iş ortamında dijitalleşmenin ve otomasyonun arttığını gösteriyor. Bu süreç, var olan mesleklerin dijital dönüşüme uygun olarak değişmesini, çalışanların bilgi ve iletişim teknolojileri ile ilgili beceriler edinmesini ve Türkiye’de hâlihazırda problemli olan kadın istihdamı sorununun dijital dönüşümle beraber yeniden ele alınması gerektiğinin önemini ortaya koyuyor.
Toplumsal Cinsiyete Dayalı İş Bölümü Sorunu
Hazırlanan raporla, Türkiye’de gençliğin ihtiyaç ve sorunlarına çözümler üretmek ve onları temsil etmek vizyonuyla hareket ettiklerini belirten GYİAD Yönetim Kurulu Başkanı İrem Pehlivanoğlu Gürkaş, “Raporla, Türkiye’deki genç istihdam sorunu hakkında farkındalık yaratmak istiyoruz. GYİAD olarak gençlerin Türkiye’nin sadece geleceği değil, bugünü olduğunu biliyoruz. Ülkemizin sürdürülebilir kalkınması için atılacak her adımda, gençlerimizin ve kadın istihdamının potansiyelinin göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyoruz. Kadınların iş gücüne katılmasındaki en önemli engellerden birinin toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü olduğu biliyoruz. Araştırmamız, bu engelin üniversite mezunu kadınlar arasında da mevcudiyetini koruduğunu gösteriyor. Ayrıca ev içi sorumluluklar ve iş gücüne katılım arasındaki ilişkiye işaret eden birden çok bulgu da raporda yer alıyor. Katılımcıların önemli çoğunluğunun bir çalışma deneyimi var ve şu anda iş gücüne katılmamış olanların da yalnızca yüzde 6’sı, hiçbir koşulda ileride çalışmayı düşünmüyor. Tüm bu sonuçlar, Türkiye’nin halan kadın ve genç kadın istihdamında uzun bir yolunun olduğunu gösteriyor” şeklinde konuştu.
Çalışmayan kadınların son işlerinden ayrılmasının sebepleri incelendiğindeyse, ev içi sorumluluklar payının diğer sebeplere kıyasla yüksek olduğu anlaşılıyor. İş yaşamına katılma önündeki en büyük engel yüzde 30 ile “çocuk bakımı” olarak öne çıkıyor. Zaman zaman veya tümüyle evden çalışan kadınların yüzde 41’i ise “ev içi sorumluluklarından dolayı tümüyle işine odaklanamadığını” ifade ediyor.
En Büyük Engel: Çocuk Bakımı
Kadınların işgücüne katılımların önündeki en büyük engelin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı iş bölümü olduğu biliniyor. Araştırma kapsamında görüşülen kadınların yüzde 25’i çalışmadığını ve iş aramadıklarını belirtiyor. Bu kadınların çalışan veya iş arayan kadınlara kıyasla medeni hal ve çocuk sahipliğine bakıldığında, yüzde 71’inin evli ve yüzde 63’ünün ise çocuk sahibi olduğu görülüyor. Çalışmayan kadınların son işlerinden ayrılmasının sebepleri incelendiğindeyse, ev içi sorumluluklar payının diğer sebeplere kıyasla yüksek olduğu anlaşılıyor. İş yaşamına katılma önündeki en büyük engel yüzde 30 ile “çocuk bakımı” olarak öne çıkıyor. Zaman zaman veya tümüyle evden çalışan kadınların yüzde 41’i ise “ev içi sorumluluklarından dolayı tümüyle işine odaklanamadığını” ifade ediyor.
Diğer taraftan araştırmaya katılan kadın yöneticiler, kadın oldukları için karşılaştıkları en zor durumun, iş ve aile arasında kalma olduğunu ifade ediyor. Ayrıca tüm katılımcıların yüzde 52’si, işyerinde erkeklerin yükselme konusunda daha avantajlı olduğunu söylüyor.
Girişimci Olmak Bir Hayal
Katılımcıların sadece yüzde 9’u, kendi girişimini kurmuş olmasına rağmen, her 10 katılımcıdan 6’sı, ileride kendi girişimini kurmak istediğini ifade ediyor. Kurulmak istenen girişimlerde ise moda/tekstil ve eğitimin ön planda olduğu görülüyor.
Dijital Becerilerde İleri Seviyede Yetersizlik Mevcut
Katılımcıların önemli çoğunluğu, temel bilgisayar becerilerine (e-posta göndermek, Microsoft Office programlarını kullanmak, video konferansa katılmak, dijital pazarlama ve sosyal medya becerilerine), biraz veya büyük ölçüde sahip olduğunu ifade ediyor. Bilgisayar becerileri zorlaştıkça, bu becerilerde yetkin katılımcıların oranının da düştüğü tespit ediliyor. Yapay zeka/makine öğrenme becerilerine büyük ölçüde sahip olduğunu söyleyen kadınların oranı sadece yüzde 5. Bu durumun, toplumsal cinsiyet rolleri ile ilişkisine nitel araştırma kapsamında görüşülen kadın yöneticiler özellikle vurgu yaptı. Yazılım alanında kadınların hala çok az temsil edildiği, bu alanda da kadınların rahatça kendilerini gösterebilecekken, içinde bulundukları kültür gereği yazılıma ilgi göstermedikleri farklı katılımcılar tarafından sık sık tekrarlandı.
Yaşam Boyu Öğrenme bireysel inisiyatife kalıyor
Katılımcıların çoğunluğu, üniversitede aldığı eğitimi, bilgisayar ve teknoloji yeteneklerini geliştirme konusunda yeterli görmüyor. Katılımcıların yaklaşık yüzde 50’si, bu alandaki eğitim açığını inisiyatifleri ile kapatmaya çalışıyor. Çalıştığı yerin teşvik etmesiyle beceri edinenler ise örneklemin yalnızca yüzde 13’ünü oluşturuyor.
Sağlık bilişim etkinliği HIMSS Global Health Conference & Exhibition, 17-21 Nisan 2023 tarihlerinde Şikago’da gerçekleşti. Küresel sağlık ekosistemindeki sağlık bilişimi ve teknolojileri alanında yoğunlaşan 40.000’den fazla profesyonelin canlı ağ oluşturabildiği etkinlikte Türk firmalar HIMSS Turkish Community şemsiyesi altında bir araya geldi.
Türkiye’den 60’ın üzerinde sağlık profesyoneli ve yöneticisinin katılım sağladığı; 15 firmanın standıyla ve 32 kurum ve kuruluşun da toplu olarak yer aldığı HIMSS Turkish Community, Hollandalılar ile birlikte en yüksek katılım oranına sahip komite oldu. HIMSS Global’de HIMSS Turkish Community kapsamında Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci ve bakanlık yetkilileri de Bakanlık düzeyinde yer aldı. HIMSS Turkish Community’de stantlı katılım ile yer alan firmalar şöyle; 2M, Akgün, Albert Health, Bordatech, E-Kalite, Ekspotürk, Livemedy, Medrics, Ortus, Pusula Yazılım, Science Cream, Simplex, TİGA, USHAŞ, Virasoft.
Yenilikçi teknolojilerin görücüye çıktığı etkinlikte, Türk firmaların yapay zeka, teletıp, mobil sağlık, teleradyoloji, makine öğrenimi gibi alanlarda geliştirdiği yeni nesil ürünler ziyaretçilere sunuldu.
Dünyanın çok sayıda ülkesinden gelen Sağlık Bakanlığı yetkilileri HIMSS bünyesinde gerçekleşen Governmental Delegations etkinliğinde bir araya geldi. Bu kapsamda HIMSS Turkish Community Başkan Yardımcısı ve Ekspotürk Genel Müdürü Beşir Kemal Şahin de HIMSS Avrasya ilgili olarak ülkelerin bakanlık yetkilileri ile temaslar gerçekleştirdi. Bu temaslar neticesinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge ve HIMSS Başkanı Harold Wolf ile Türkiye’nin uluslararası pazarlarda yerini güçlendirecek ve dijital dönüşüm başarılarını daha geniş kitlelere duyuracak eylem planı ve yapılması gerekenlere dair görüş alışverişinde bulunuldu.
HIMSS Eurasia Basın Lansmanı
Türkiye’nin sağlıkta dijital dönüşüm başarısında rol alan Türk firmaların ABD pazarına girmesi ve genişlemesi amacına yönelik olarak 17 Nisan’da Westin Hotel’de toplantı yapıldı. T.C. Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci’nin öncülüğünde gerçekleşen ve Türk sağlık bilişim sektörünün küresel pazarlarda yoğunlaşması ve tutunması için gerekli şartların konuşulduğu toplantıyı Ekspotürk, HIMSS Turkish Community ve TOBB Chicago birlikte organize etti. Toplantıda ayrıca 22-24 Kasım 2023 tarihlerinde İstanbul’da yapılacak HIMSS Eurasia Sağlık Teknolojileri Konferansı ve Fuarı’nın basın lansmanı yapıldı. Sağlık bilişimi ve teknolojileri alanında Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını kapsayan uluslararası bir etkinlik olan HIMSS Avrasya için Kasım ayına kadar yapılması planlanan hazırlık takvimi paylaşıldı.
Türk Bilim İnsanı Dr. Hande Özdinler ile Buluşma
HIMSS programı kapsamında TOBB Şikago organizasyonu ile Ekspotürk ve HIMSS Turkish Community üyeleri, Akademisyen Dr. Hande Özdinler eşliğinde Northwestern University’ye hastane ziyaretinde bulunarak buradaki sağlık bilişimi ve teknoloji uygulamalarını yerinde görme imkanı buldu. Moleküler biyoloji ve genetik alanındaki çalışmaları ile tanınan Türk bilim insanı Dr. Hande Özdinler kendi ismi ile Northwestern University bünyesinde kurulan laboratuvarı da gezdirerek burada yapılan ALS hastalığına ilişkin çalışmalar hakkında bilgi verdi. Amerika’da kendisi gibi çok sayıda Türk bilim insanının inovatif kazanımlı akademik çalışmalara devam ettiğini kaydeden Dr. Özdinler, Türkiye’den gelen start upların Amerika’da iş birliği ve iş faaliyetleri yapmasının zorlukları ve kazanımlarına yönelik deneyim paylaşımlarında bulundu.
Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın: “Deprem sonrasında 50.000’i aşkın cenaze defnedildi. Çoğu sahibi o anda bulunmayan, kimliği bilinmeyen cenazelerin adli tıp ve defin süreçleri yaşandı”
31. TÜSAP Vizyon Toplantısı; 5 Mayıs 2023 Cuma günü, İstanbul Medeniyet Üniversitesinin ev sahipliğinde “Deprem ve Afetlerde Sağlık Hizmeti” ana başlığı ile yapıldı. Toplantı, başta T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Şuayip Birinci, İstanbul İl Sağlık Müdürü ve TÜSAP Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Kemal Memişoğlu ve OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat olmak üzere 60’ın üzerinde davetlinin katılımı ile gerçekleşti.
T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Şuayip Birinci’nin ana konuşmacı ve OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat’ın moderatör olarak yer aldığı TÜSAP Sağlık Hizmet Sunumu Toplantısı, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği (TİSD) ile Janssen ve Roche firmalarının katkıları ile düzenlendi.
Toplantıda konuşan İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gülfettin Çelik, kamunun yanı sıra özel sektör, akademisyenler, STK temsilcileri, sektörel dernek, vakıf ve platformların temsilcileri gibi önemli bir katılımcı kitlesi ile yapılıyor olmasının ümit verdiğini söyledi.
“Afetlerde Sağlık Hizmeti Çok Yönlü Ele Alınmalı”
Toplantının açılışını yapan T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremin ardından yaşanan sağlık hizmetlerine ilişkin süreçler hakkında bilgi verdi. Depremin sabah saat 04.17’de gerçekleşmesinin ardından Kahramanmaraş’a ilk il dışı Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE)’nin varış saatinin 07.15 olduğunu belirten Aydın, diğer illere de tek tek bakıldığında her birine sabah saatlerinde ilk il dışı UMKE ekiplerinin ulaşmış olduğunu söyledi.
Deprem ve afetlerde sağlık hizmeti denildiğinde konuyu çok yönlü olarak ele almak gerektiğine dikkat çeken Aydın sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ulaşım ve iletişim ilk iki gün başa çıkmamız gereken en büyük iki problem alanlarıydı. Kurtarma ve ilk yardımla birlikte bölgede travma yaşamış personelin neredeyse tamamen işlevsiz kaldığı bir yerde o kadar devasa büyüklükte alana hizmet götürecek insanların sevki ve yönetimi sağlandı. Bölgede hizmet edecek sağlık kuruluşlarının durumu, hangisinin ayakta kaldığı, hangisinin hizmet verebilir durumda olduğu tespit edilerek hizmet verebilme durumları, hizmet verilemeyen yerlerde seyyar/geçici sağlık kuruluşlarının tesisi gibi konular yönetilmesi gereken alanlar oldu.
Tabii ki, insan ve bina ile hizmet bitmiyor. İlaç ve tıbbi cihaz ihtiyaçlarının giderilmesi, ihtiyaca göre temin ve sevki, depolanma ve lojistik yönetimi bizlerin koordinasyonundaydı. Daha ikinci günden itibaren ciddi olarak kendini gösteren atık sorunu, hijyen ve tuvalet sorunu, kısacası yaygın bir halk sağlığı problemi aşama aşama sağlık hizmeti alanında bizi çok yakından ilgilendiren konular oldu.
Bu arada psikolojisi bozulmuş, aslında bedenen var olsa da ruhen orada olup olmadığı meçhul olan 1000’lerce insana psiko-sosyal destek verilmesi gerekti. Hatta ve hatta hizmet etmek üzere oraya gönüllü olarak gitmiş ama o travmayı görünce kendisi de travma yaşamış, iki büyük depremin ardından hizmet verdiği bina artçı depremlerle sallanınca panikle dışarı kaçmış onlarca sağlık personeli ve bunlara da sağlık ve psiko-sosyal destek konuları yönetildi.
Diğer taraftan 50.000’i aşkın cenaze defnedildi. Çoğu sahibi o anda bulunmayan, kimliği bilinmeyen cenazelerin adli tıp ve defin süreçleri yaşandı. Sadece depremzedelerin barınması ve yiyeceği değil, sahaya gönderdiğimiz binlerce insanın barınması ve yiyeceği de yine verdiğimiz bu sağlık hizmetinin tamamlayıcısı olarak bizim sorunumuzdu. Tüm bu alanlarda büyük bir sınavdan geçtiğimizi düşünüyorum.”
Her Alanda Kuvvetli Bir İş Birliği Gerekli
31. TÜSAP Vizyon Toplantısında ana konuşmacı olarak konuşan ve deprem ve afetlerde sağlık hizmetine ilişkin sunum yapanT.C. Sağlık Bakan Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci, sağlık hizmetinin hangi hızla gidilirse gidilsin entegre olunan alanlarla birlikte sürdürüldüğünü ve bu nedenle her alanda kuvvetli bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Bazen bu sebeple bazı kısıtlar yaşandığını ancak Sağlık Bakanlığının üstüne düşeni yaparak bu süreçten başarı ile çıktığını belirten Birinci, 11 ili etkileyen iki büyük deprem ve ardından 17.000 kadar artçı depremler sürecinde sağlık hizmetlerinin koordinasyonunun SAKOM (Sağlık Afet Koordinasyon Merkezi) tarafından yönetildiğini söyledi. Birinci, bu kapsamda verilen belli başlı sağlık hizmetlerini; köylere gezici sağlık taraması, sahra hastaneleri, olay yerinde ambulans UMKE hizmetleri, deprem ve artçılarda saha taraması, mobil sağlık hizmetleri, acil müdahale üniteleri ile çadırkent/konteyner kentlerde aile hekimliği birimi acil müdahale ünitesi şeklinde sıraladı.
Depremin hemen ardından ulaşım kanallarının hepsinin seferber edildiği ve birkaç gün gibi çok kısa sürede afet bölgesinden 2564’ünün hava yoluyla, 48,758’inin karayoluyla ve 327’sinin deniz yolu ile olmak üzere 51.665 hasta/yaralının sevkinin gerçekleştiğini söyleyen Birinci, Sağlık Bakanlığının yaklaşık her 10 personelinden birinin afet bölgesinde olduğunu ve deprem bölgesindeki sağlık tesislerinde 113.759 personel çalışmakta iken; deprem sonrasında 33.272 personelin daha görevlendirildiğini sözlerine ekledi.
Afetzede olarak hastanelere bugüne kadar 8,3 milyonun üzerinde başvuru yapıldığını ve bu hastaların yaklaşık 9 bininin halen hastanelerde yatarak tedavi gördüğünü ifade eden Dr. Şuayip Birinci, sağlık hizmetleri yönetim süreçlerine ilişkin rakamlar paylaştı. Birinci, 116.594 depremzede başvurusunun yapıldığı Alo 184; 109 tır, 88 kamyon, 16 kamyonet ve 6 uçak ile yapılan ilaç ve tıbbi sarf malzemesi lojistiği; afet esnasında afetten en çok etkilenen 4 ilde 2.506.903 hasta ve yaralıya verilen 1. Basamak sağlık hizmetleri; yine deprem sonrası 89.232 kişiye verilen evde/yerinde bakım hizmetleri; 114.850 gebeye, 43.022 bebeğe, 81.800 lohusaya ve 544.202 bebek-çocuğa verilen izlem hizmeti; 2472’si tetanoz ve 913’ü kuduz olmak üzere uygulanan toplam 1.571.196 doz aşılama ve bu gibi hizmetler hakkında bilgi verdi.
OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat: “Sağlık sistemi ve sağlık çalışanları bu sınavdan geçti”
Depremin yarattığı yıkımı Hatay’da bizzat gördüğünü ve İstanbul depreminin tanık olduğu felaket karşısında sönük kaldığını ifade eden OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat, “Bu afet deprem bölgesine gitmeyenlerin anlayabileceği bir şey değil. Elinizde 11 tane iliniz, 100’lerce ilçeniz olduğunda, bu taraftan gözüktüğü kadar öyle havalı havalı konuşmalar yapabilme şansına sahip değilsiniz. Biz yıllardır depremi konuşuyormuşuz ama çok az şey yapıyormuşuz. Ayrıca İstanbul depremini yaşadım ama bizim yaşadığımız da Kahramanmaraş depremi yanında hiçbir şey değilmiş. Bu felaket öyle ya da böyle bir şekilde bu noktaya geldi. Devlet büyüklüğünü gösterdi ve hiçbir ülkenin yapamayacağı boyutta ilk üç günden sonra inşaat çalışmalarına girdi ve yaraları saracağını gösterdi. Bunun bedeli ekonomik olarak çok ağır olacak. Çok canlar kaybettik bu da ayrıca çok kötü oldu. Bir yandan bu süreç bizi İstanbul depremine de hazırlayacak” diye konuştu.
Sağlık sistemi ve sağlık çalışanlarının sınavdan geçtiğini ancak bir habitatın içinde yaşandığını sözlerine ekleyen Bahat,“Bakanlıklar içinde muhtemelen Sağlık Bakanlığı kadar görevini iyi yapan bir bakanlık yok ama biz bir habitatın içinde yaşıyoruz ve bu habitatta görevlerini iyi yapmayanlar bizim yapabileceklerimizi çok aşağıya çekiyorlar. Sağlık sistemi ve sağlık çalışanları bu sınavdan geçti mi? Evet geçti. Kendi başarıları ile mi geçti? Evet. Kaldı mı? Bazı bölümlerde kaldı. Kendi suçları mıydı? Çoğunlukla değildi. Bir bütünün parçası olduğunuz zaman maalesef bir sürü sıkıntıyı da yaşayabilirsiniz” dedi.
Türk Tabipleri Birliği, 15-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında “İyi Hal Belgesi” almak için yapılan başvuru sayısının 144’e yükseldiğini açıkladı. Yurtdışında görev yapmak isteyen hekimlerden, mesleki faaliyetlerinin yürütümüne ilişkin olarak haklarında herhangi bir olumsuz kayıt bulunup bulunmadığı yönünde ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından istenen bu sicil bilgisi son yılların en yüksek rakamına ulaşmış vaziyette. 2023 Mayıs itibariyle 881 kişinin talep ettiği söz konusu belge, 2022’de 781 ve 2021’de 329 kişi tarafından talep edilmişti.
Sağlık hizmetlerinin Ekonomik Politikası
Sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerin payı yıllar içinde düzenli olarak artarken, devletin payı azalıyor. Son 20 yıla bakıldığında, devletin sağlık hizmetleri alanındaki finansal sorumluluklarının büyük bölümünü çalışanların üzerine yüklediği görülüyor. Genel sağlık sigortası kapsamında alınan sağlık sigorta primi yanı sıra sağlık hizmeti sunumunda kişilere yönelik birçok yeni ödeme kalemi eklendi.
TTB’nin yayımladığı Toplum ve Hekim dergisinin Mayıs-Haziran 2023 sayısında yer alan ve klinikiletişim okurları için derlediğimiz makaleler, Türkiye’nin son 20 yıldaki sağlık politikalarına ilişkin dikkat çekici bilgiler sunuyor. Sağlıkta reform programları, sağlık hizmetlerinin finansman modelleri, toplam ve cari sağlık harcamaları ile genel sağlık sigortası fon gelir ve giderleri ile AKP hükümetlerinin özel hastanelerle Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden kurduğu ilişki biçimi günümüz sağlık politikalarının başlıca belirleyicileri arasında yer alıyor.
Özel Hastaneler ve SGK
1995 yılına kadar olan “Butik Özel Hastaneler Dönemi”, 1996-2005 yılları arasında, 5510 sayılı SSGSS Yasası’nın kabulüyle değişti ve Sosyal Güvenlik Kurumunun özel hastanelerden hizmet satın alımı önündeki engel kaldırıldı.
Günümüzde “Mega Özel Hastaneler Dönemi” olarak adlandırılan bugün ise özel hastanelerden en büyük hizmet alıcısı doğrudan kişiler değil, SGK’dır. SGK, tedavi harcama giderlerinin 2009 yılında %30.9’unu, 2015 yılında %23.9’unu, 2021’de %19,6’sını ve 2022 yılında da %17,9’unu satın almıştır.
Koruyucu Ağız Diş Sağlığı Politikalarına İhtiyacımız Var
Türkiye’de son 20 yılda ağız ve diş sağlığı alanında uygulanan politikaların eğitim, çalışma ve halk sağlığı alanına etkilerinin detaylıca değerlendirildiği bir başka makalede, ulusal bir koruyucu ağız diş sağlığı politikası oluşturulması gerektiği vurgulandı.
Performans yönetmeliğindeki haksız uygulamalar ile uzman diş hekimleri ile diş hekimlerinin arasındaki iş barışının bozulduğu belirtilerek, “Performans sistemi hekimlerin tedavi planlarını şekillendirmekte, hatta hasta seçmeye yönlendirmektedir. Bir grup hekim, daha basit, az zaman gerektiren, puanı yüksek işlemleri tercih etmekte; zor, komplikasyon riski yüksek, hastaya rahatsızlık verebilecek ve buna bağlı olarak da şikâyet edilmesine yol açabilecek veya puanı düşük tedavileri yapmaktan kaçınmaktadır. İngiltere’de benzer finansal teşviklerin hizmet sunumuna etkisi değerlendirildiğinde diş çekimi gibi daha az zaman gerektiren işlemlerin arttığı, kanal tedavisi gibi daha uzun zaman gerektiren işlemlerin ise önemli bir azalma gösterdiği saptanmıştır” denildi. İyi okumalar dilerim.
2019 yılından bu yana AstraZeneca Türkiye’de çeşitli görevler üstlenen Doğukan Gülan, 1 Haziran 2023 tarihi itibarıyla AstraZeneca Türkiye Pazarlama ve Lansman Mükemmellik Müdürü görevine terfi etti. Gülan, yeni görevinde şirketin Biyofarma, Onkoloji, Aşı ve İmmün Terapiler İş Birimleri ile birlikte iş birliği içinde çalışarak tüm pazarlama süreçlerinin mükemmeliyetinden sorumlu olacak.