soldan sağa; Hacettepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Serhat Ünal, MSD Türkiye Bölgesi Genel Müdürü Gözde Güllüoğlu, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) Başkanı Doç. Dr. Tolga Karakan, MSD Türkiye Ortadoğu ve Mısır Klinik Araştırmalar Direktörü A. Betül Erdoğan Sarılıcan
Hacettepe Üniversitesi, MSD Global Klinik Araştırmalar Merkezi İş Birliği Programına dahil olan, dünyadaki yaklaşık 18 bin merkez arasından belirlenen öncelikli 31 merkezden biri oldu. Hacettepe Üniversitesi, kurulan iş birliği ile MSD’nin ilaç ve aşı geliştirme planlama bilgilerine erişim ve klinik araştırma portföyünün gelişimi için bilimsel ve operasyonel iş birliği geliştirme fırsatı bulacak. Klinik araştırmalar alanında Türkiye’de lider merkezler arasında yer alan Hacettepe Üniversitesi, MSD özelinde onkoloji, hematoloji, enfeksiyon/aşı, kardiyovasküler hastalıklar, gastroenteroloji, endokrinoloji gibi alanlarda toplam 74 klinik faz çalışması yürütüyor. MSD Türkiye, kurulan bu iş birliğiyle Hacettepe Üniversitesinin klinik araştırmalar alanında sahip olduğu gücü uluslararası alana taşıyarak, kurumun dünyada en saygın klinik araştırma merkezleri ile aynı kulvarda yer almasını sağlamayı hedefliyor.
Türkiye’nin 20’nci, Ankara’nın 2’nci şehir hastanesi olan Etlik Şehir Hastanesi açılış töreni, 28 Eylül Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirilecek.
Etlik Şehir Hastanesi, 8 ayrı hastaneden oluşuyor.
Toplam alanı 1.022.725 m2 Toplam kapalı alan: 1.145.129 m2 Toplam yatak kapasitesi: 4.050 1000 poliklinik 125 ameliyathane 691 yoğun bakım yatağı 3.359 servis yatağı
-Türkiye’nin en büyük kronik yara bakım merkezi -Ankara’nın en kapsamlı klinik araştırma merkezi -Ankara’nın ilk ve tek hibrit ameliyathanesi -Ankara’nın en büyük hiperbarik oksijen tedavisi merkezi -Ankara’nın en büyük uyku bozukluğu tanı ve tedavi merkezi -Kamu hastanelerindeki tek otizm merkezi -Cyberknife teknolojisi
Sağlık sisteminde uzun zamandır tartışılan ödeme modelleri ilk kez geniş kapsamlı bir çalıştaya konu oldu. Ankara’da kamu otoritelerinin ve özel sektör temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayı, bu alanda ilk kez kurulan Değer Temelli Sağlık Hizmeti Derneğine (DETESADER) ev sahipliği yaptı kuruldu.
Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Haluk Özsarı ile beraberinde 34 kurucu üyesi bulunan DETESADER, söz konusu uygulama konusunda yapacakları çalışmalar ile kamu için de referans kaynağı olmayı hedefliyor.
Sağlığını ve Hastalığını Yönetmek Kişinin Elinde
Değer Temelli Sağlık Hizmetinin ne olduğunu anlatan Özsarı, çalıştayda yaptığı sunumda şu bilgileri verdi:
“Bu modelin temelinde yatan faktör, sorumluluk bilinci ile ilişkilidir; kendi sağlığına sahip çıkma sorumluluğunu hastaya veriyorsunuz. Amaç asla harcama veya maliyeti azaltma değil. Bu kaynağı en iyi şekilde nasıl kullanırımın yöntemini öğrenmek de diyebiliriz. Bunun için hedef nüfus belirleniyor, etki ve çıktılar saptanıyor, birbirlerinden farklılıkları, eşik değerleri belirleniyor, hizmet koordine ediliyor, ödeme mekanizmaları ve teşviklerle de destekleniyor.
Hastayı sürece dahil ediyorsunuz. Önce sağlığını yönet, hasta olduğun zaman da hastalığını yönet deniliyor hastaya. Hastaneler sayısal veriler yerine yaşam kalitesine sunduğu katkılara bakıyor veya engellilik durumunu ne kadar ortadan kaldırabildiğine bakıyor. Kazanımlar ve ortak değer üretmeye kadar giden bir süreç bu model. Hastadan sağlık hizmeti sunucusuna, geri ödeme mekanizmasına kadar kökten bir değişim söz konusu. Kazanım odaklı ve bütüncül bakış açısına sahip.”
TUS Kontenjanları Bakanlığa Tahsis
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tıpta uzmanlık derneklerinin gündeminde; hekimlerin çalışma hayatları ve bunun ayrılmaz parçası kabul edilen eğitim hayatlarına ilişkin gelişmeler var. Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) 2022 yılı 1. Dönem uzmanlık öğrencisi kontenjanları, HASUDER tarafından tepkiyle karşılandı. Tıpta halk sağlığı uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjanların artırılmış olmasının Türkiye’de Halk Sağlığı Ana bilim Dalı kadroları tarafından verilen halk sağlığı tıpta uzmanlık eğitiminin eğitici/öğrenci dengesindeki mevcut sorunların derinleşmesine yol açacağı ifade edildi. Kadroların neredeyse tamamının Sağlık Bakanlığı altında açılmış olması da ayrıca eleştirildi.
Özel Hastanelerde Çalışan Hekimlerin Durumu
TTB Özel Hekimlik Kolu ise özel sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin sorunlarını saptamaya yönelik anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete 65 ilden 1370 hekim katıldı. Katılımcıların %60,51’i 21 yıl ve üstü süredir çalışıyor. Buna karşın %55’i 10 yıl ve altı süredir özel sektörde çalışıyor. Hekimlerin sadece %20’ye yakınının aylık kazancı, yaşamını idame ettirebilmesi için yeterli! %32’sinin primleri olması gerekenden daha düşük düzeyde yatırılıyor. TTB raporunda ucuz hekim işgücü yaratmanın tehlikelerine dikkat çekti.
2022 Küresel Riskler Raporu
Yine bu sayıda TTB’nin son derece kapsamlı pandemi raporunu bulabilirsiniz. Pandeminin olumsuz sonuçlarını 2022 Küresel Riskler Raporunda da görmek mümkün. Marsh Türkiye, Zurich Sigorta stratejik ortaklığında ve TÜSİAD’ın destekleriyle yapılan etkinlikte ifade edildiği üzere; uzmanlar küresel ekonomik iyileşmenin önümüzdeki üç yıl içinde değişken ve dengesiz olacağına inandıklarını belirtiyor.
Sağlık sisteminde uzun zamandır tartışılan ödeme modelleri ilk kez geniş kapsamlı bir çalıştaya konu oldu. Ankara’da kamu otoritelerinin ve özel sektör temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayı, bu alanda ilk kez kurulan Değer Temelli Sağlık Hizmeti Derneğine (DETESADER) ev sahipliği yaptı kuruldu.
Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Haluk Özsarı ile beraberinde 34 kurucu üyesi bulunan DETESADER, söz konusu uygulama konusunda yapacakları çalışmalar ile kamu için de referans kaynağı olmayı hedefliyor.
Sağlığını ve Hastalığını Yönetmek Kişinin Elinde
Değer Temelli Sağlık Hizmetinin ne olduğunu anlatan Özsarı, çalıştayda yaptığı sunumda şu bilgileri verdi:
“Bu modelin temelinde yatan faktör, sorumluluk bilinci ile ilişkilidir; kendi sağlığına sahip çıkma sorumluluğunu hastaya veriyorsunuz. Amaç asla harcama veya maliyeti azaltma değil. Bu kaynağı en iyi şekilde nasıl kullanırımın yöntemini öğrenmek de diyebiliriz. Bunun için hedef nüfus belirleniyor, etki ve çıktılar saptanıyor, birbirlerinden farklılıkları, eşik değerleri belirleniyor, hizmet koordine ediliyor, ödeme mekanizmaları ve teşviklerle de destekleniyor.
Hastayı sürece dahil ediyorsunuz. Önce sağlığını yönet, hasta olduğun zaman da hastalığını yönet deniliyor hastaya. Hastaneler sayısal veriler yerine yaşam kalitesine sunduğu katkılara bakıyor veya engellilik durumunu ne kadar ortadan kaldırabildiğine bakıyor. Kazanımlar ve ortak değer üretmeye kadar giden bir süreç bu model. Hastadan sağlık hizmeti sunucusuna, geri ödeme mekanizmasına kadar kökten bir değişim söz konusu. Kazanım odaklı ve bütüncül bakış açısına sahip.”
TUS Kontenjanları Bakanlığa Tahsis
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tıpta uzmanlık derneklerinin gündeminde; hekimlerin çalışma hayatları ve bunun ayrılmaz parçası kabul edilen eğitim hayatlarına ilişkin gelişmeler var. Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) 2022 yılı 1. Dönem uzmanlık öğrencisi kontenjanları, HASUDER tarafından tepkiyle karşılandı. Tıpta halk sağlığı uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjanların artırılmış olmasının Türkiye’de Halk Sağlığı Ana bilim Dalı kadroları tarafından verilen halk sağlığı tıpta uzmanlık eğitiminin eğitici/öğrenci dengesindeki mevcut sorunların derinleşmesine yol açacağı ifade edildi. Kadroların neredeyse tamamının Sağlık Bakanlığı altında açılmış olması da ayrıca eleştirildi.
Özel Hastanelerde Çalışan Hekimlerin Durumu
TTB Özel Hekimlik Kolu ise özel sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin sorunlarını saptamaya yönelik anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete 65 ilden 1370 hekim katıldı. Katılımcıların %60,51’i 21 yıl ve üstü süredir çalışıyor. Buna karşın %55’i 10 yıl ve altı süredir özel sektörde çalışıyor. Hekimlerin sadece %20’ye yakınının aylık kazancı, yaşamını idame ettirebilmesi için yeterli! %32’sinin primleri olması gerekenden daha düşük düzeyde yatırılıyor. TTB raporunda ucuz hekim işgücü yaratmanın tehlikelerine dikkat çekti.
2022 Küresel Riskler Raporu
Yine bu sayıda TTB’nin son derece kapsamlı pandemi raporunu bulabilirsiniz. Pandeminin olumsuz sonuçlarını 2022 Küresel Riskler Raporunda da görmek mümkün. Marsh Türkiye, Zurich Sigorta stratejik ortaklığında ve TÜSİAD’ın destekleriyle yapılan etkinlikte ifade edildiği üzere; uzmanlar küresel ekonomik iyileşmenin önümüzdeki üç yıl içinde değişken ve dengesiz olacağına inandıklarını belirtiyor.
TÜBİTAK BAŞKANI PROF. DR. HASAN MANDAL: “COVID-19 TÜRKİYE PLATFORMU, YERLİ AŞI VE İLAÇ EKOSİSTEMİNİN İHTİYAÇLARINI TEMSİL EDİYOR. İNSAN KAYNAĞININ TEŞVİK EDİLMESİ, ÜRETİM ALTYAPILARININ ÜNİVERSİTE-SANAYİ-KAMU İŞ BİRLİĞİ İLE GÜÇLENDİRİLMESİ, AŞI VE İLAÇ İÇİN STRATEJİK ÖNEME SAHİP POLİTİKALARIN BİRLİKTE TASARLANMASI GİBİ DAHA ETKİLEŞİMLİ VE ŞEFFAF SÜREÇLER GEREKLİ”
P
27. TÜSAP Toplantısı, 3 Haziran Cuma günü, kamu, akademisyenler, STK ve özel sektör temsilcilerinin katılımı ile Marmara Üniversitesi Mehmet Genç Külliyesinde “İlaç ve Eczacılık” ana başlığında düzenlendi. “İlaç ve Aşıda AR-GE, Yerelleşme ve Teşvik Uygulamaları” teması ile yapılan toplantı, T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı ve TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, Cumhurbaşkanlığı Bilim Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu Başkan Vekili ve TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, Cumhurbaşkanlığı Bilim Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu Üyesi Dr. Osman Coşkun, Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurul Üyesi Dr. Ümmü Gülşen Öztürk, TİTCK Başkan Yardımcısı Dr. Asım Hocaoğu, TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Erhan Akdoğan ve İKMİB İlaç Komitesi Başkanı Ahmet Altuğ Oğuz olmak üzere 63 üst düzey sağlık profesyonelinin katılımı ile gerçekleşti.
Prof. Dr. Hasan Mandal’ın ana konuşmacı ve Medipol Üniversitesi GETTAM Müdürü ve Öğretim Üyesi Dr. Mahmut Tokaç’ın moderatör olarak yer aldığı27. TÜSAP Vizyon Toplantısı, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği (TİSD) ile Abbott, Atabay, Eczacıbaşı, Gilead, Janssen ve Roche firmalarının katkıları ile düzenlendi.
TÜBİTAK BAŞKANI PROF. DR. HASAN MANDAL: “ÜRÜN GELİŞTİRME SÜREÇLERİNDE İNSAN KAYNAKLARINA ÖNEM VERİYORUZ. ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN ARAŞTIRMA VE SANAYİYE YÖNELİK PROJELERİNDE AŞI VE İLAÇ DAHİL TOPLAM 4.507 HEYECAN VERİCİ YENİ PROJEYİ DESTEKLİYORUZ”
27. TÜSAP Toplantısı’nda TÜBİTAK’ın gelecek vizyonundan bahseden Cumhurbaşkanlığı Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu Başkan Vekili, TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, aşı ve ilaç geliştirme süreçlerinde sanayi ve akademi ile “birlikte geliştirme ve birlikte başarma” hedefi ile yola devam ettiklerini söyledi. 2021 yılı Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Küresel Risk Raporu’nda yer alan önümüzdeki 10 yılda en yüksek etkiye ve en yüksek olasılığa sahip risklerden bahseden Prof. Mandal; bu riskleri çevresel riskler, siber güvenlik açıkları, salgın hastalıklar ve toplumsal uyum, borç krizi ve küresel büyümede durgunluk olarak sıraladı.
Yerli ilaç ve aşı konusunda stratejik araştırma programlarında üniversite ve sanayi ile birlikte çalışıldığını sözlerine ekleyen Mandal, ürün geliştirme süreçlerinde insan kaynaklarına önem verdiklerini vurgulayarak, üniversite öğrencilerinin araştırma ve sanayiye yönelik projelerinde aşı ve ilaç dahil toplam 4.507 heyecan verici yeni projenin desteklendiğini ifade etti.
Birlikte geliştirme yaklaşımını içeren COVID-19 Türkiye Platformunun aynı zamanda yerli aşı ve ilaç ekosisteminin ihtiyaçlarını temsil ettiğini kaydeden Mandal; insan kaynağının teşvik edilmesi, üretim altyapılarının üniversite-sanayi-kamu iş birliği ile güçlendirilmesi, süreçlerin arasındaki geçişlerin optimize edilmesi, aşı ve ilaç için stratejik öneme sahip politikaların birlikte tasarlanması gibi daha etkileşimli ve şeffaf süreçlerin gerektiğini sözlerine ekledi.
Önümüzdeki Engel Kendimiziz
Türkiye’nin tasarlamış olduğu VLP aşı teknolojisi de dahil, yenilikçi aşı teknolojilerinin farklı hastalıklara ve salgınlara yönelik uygulama potansiyelinin oldukça yüksek olduğuna temas eden Prof. Mandal, “TÜBİTAK, hocalarımız ya da Sağlık Bakanlığı tarafı olsun kendi aramızda pozitif bir değerlendirme yaptığımız zaman VLP ya da başka aşılar olsun burada bir potansiyel varsa ve iyi bir platformsa bunu başka aşılarda kullanmak için şu an önümüzdeki engel kendimiz oluyoruz. ‘Bu süreç bitti’ değil de esasında ‘Yeni bir süreç başladı’ noktasının gündemde olması önemli. Yaptığımız tüm çalışmalar, sadece pandemi döneminde değil kültürel yaklaşımda bir fırsat olarak görülmeli” diye konuştu.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Özel Hekimlik Kolu, özel sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin sorunlarını saptamaya yönelik anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete 65 ilden 1370 hekim katıldı.
%60,51’i 21 yıl ve üstü süredir çalışıyor. Buna karşın %55’i 10 yıl ve altı süredir özel sektörde çalışıyor.
Sadece %19,78’inin aylık kazancı yaşamını idame ettirebilmesi için yeterli oluyor. %32’sinin primleri olması gerekenden daha düşük düzeyde yatırılıyor.
%26,72’sinin gelirleri yarıdan fazla, %27,3’ünün gelirleri yarıdan az düştü. %27,45’inin gelirlerinde anlamlı bir değişiklik olmadı. Gelirinin arttığını söyleyenlerin oranı sadece %13,43 oldu.
%75’ine yakını yasal olarak belirlenenden daha uzun süreler çalışmaya zorlanıyor. Buna karşın %64,67’si fazla çalışmanın ücret karşılığını alamıyor. %73,35’i resmi tatillerde de çalışmak zorunda kalıyor.
%33,36’sı daha zor ve daha az izin alabiliyor. %62,63’ü ciro baskısı yaşıyor. %56,86’sı iş güvencesi kaygısı yaşıyor. Emekli olma kaygısı yaşamayanların oranı sadece %25,62.
%54,96’sı bilimsel toplantı ve kongrelere katılamıyor.
Sadece %29,49’u çalışma koşullarından memnun.
%71,61’i olanağı olsa yurtdışına gidebileceğini belirtiyor.
%64,84’ü hekimliğin değersizleştirilmesini, %45,44’ü Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı, %41,36’sı sağlık politikalarını, %26,19’u ülkenin genel ekonomik durumunu emeklerinin karşılığını alamama sebebi olarak görüyor.
Standart Bir Sözleşme Oluşturulmalı
Basın toplantısında söz alan Özel Hekimlik Kolundan Dr. Ömer Buhşem, ne zaman özel sağlık kurumunda çalışan bir hekimle görüşseler “Mutsuzuz” yanıtı aldıklarını, gelecek kaygısının ise başlıca sebep olarak görüldüğünü söyledi. Sorunların birikmiş bir halde olduğunu kaydeden Buhşem, özel sektörde özlük haklarının korunabilmesi için standart bir sözleşme oluşturulması gerektiğini ifade etti.
Serbest Meslek Erbabı Olarak Çalışma Yaygın
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. Cegerğun Polat çalışma usullerine ilişkin yaptıkları anket çalışmasını aktardı. Hekimlerin %60’ının serbest meslek erbabı olarak çalıştığını belirten Polat, son yasal düzenlemeyle birlikte hekimlerin hak arama ve örgütlenme zeminlerinin kaydırıldığını dile getirdi.
TTB Merkez Konseyi II. Başkanı Doç. Dr. Ali İhsan Ökten de özel sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin özellikle sözleşmelerine dikkat etmesi ve ihtiyaç halinde hukuki destek almaları gerektiğini ekledi.
9 Mayıs 2022 günü Ankara’da düzenlenen Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayına katılan TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Recep Akdağ şunları kaydetti:
“Vatandaştan yüzde 200 oranında pay alan yaklaşımın çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu büyük haksızlık. Bir yandan vatandaş odaklıyız diyeceğiz öte yandan özel hastanede yüzde 200 fark alacağız. Bu yüzde 200 fark oranının da çalışmadığını, bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Şimdi bir de muayanehanecilik de yaygınlaştı, orada kimin ne aldığının ölçüsü bile yok.
Asistana Ulaşıyorum Ama Öğretim Üyesine Fark Ödüyorum
Öğretim üyesine fark ödemesi söz konusu biliyorsunuz, böyle bir hak var fakat uygulamada hastalar asistana ulaşıyor ve asistandan hizmet alıyor. Asistana ulaşıyorum ama öğretim üyesine fark ödememe fırsat veren bir uygulama söz konusu olan. Böyle hak olmaz!
Özele Gidiyorsam Mecburiyetten Gitmeliyim!
GSS için vatandaşa prim ödettiriyoruz, bir vatandaş GSS’ye prim ödemek istemezse özel sigortaya prim ödemek isterse buna izin vermiyoruz. Buna imkan yok. Sosyal adaletçi bir sistem kurmuşuz. Madem öyleyse ben zamanında kamuda uzman hekime ulaşamıyorsam özele gittiğimde benden yüzde 200 fark ücreti almaya kimin hakkı olabilir? 5 kuruş bile alamazsınız. Ben özel hastaneye gidiyorsam mecburiyetten dolayı gitmiş olmamalıyım. Bu benim için tercihse başlangıçta yüzde 30 vardı, şimdi ise yüzde 200 ve daha fazlası biliyorsunuz Bunu kabul edilemez buluyorum.
Muayenehane Sayısı İnanılmaz Arttı
Kimseyi suçlamıyorum ama özelden hizmet alma durumu vatandaş için yük haline geldi maalesef. Yasal olmadığı halde alınan yüklü fark ücretleri var. Acilden alınan farklar var. Muayenehane sayısı inanılmaz arttı. Özel hastanelerde legal olmayan ve acilden giriş yapan hastadan alınan fark ücretleri var. Sağlıkta katastrofik harcamanın 10 bin hanede 43 olması bizim için alarm verici bir durumdur. Özel sağlık kuruluşlarının hacim olarak büyümesinin değil uzmanlık kabiliyeti açısından da büyümesinin kontrol altında büyümesi şarttır. Buna muayenehaneler de dahildir. Türkiye’de uzman sayımız hala çok az. Erzurum’da çocuk metabolizma uzmanı yok mesela. Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu bu konuyu ele almalıdır.
Aile Hekiminin Ücreti Kesilmemeli
Hastanın kendi sağlığını koruması yönünde teşvik verebiliriz; fakat buna karşın sağlığı bozulan kişinin yani diyabetini kontrol altında tutamayan ya da obez olan kişinin primini arttırma yoluna gidersek bu sistem yürümez. Sağlığını iyi korumuş kişinin primini azaltarak bunu yapabilirisiniz. Nitekim Sağlık Bakanlığımız aile hekimleri ile ilgili yeni bir atak yapmaya çalıştı, siz belli bir yere ulaşamadınız diye aile hekiminin ücretini kesmeye çalışırsanız bu iş yürümez. Ama daha iyisini başarana biraz daha performans ödemesi yaparsanız bu iş yürür. Bir kişiye hizmet verirken sağlığa erişimden ve o işlemin yapılmasından bahsederiz. Yapılmayan ya da yapılamayan bi işlemin kalitesinden kim bahsedebilir?
Sağlığa Hasta Açısından Bakmalıyız
Türkiye’de erişim büyük ölçüde var ama maalesef uzmanların özel sektörde yoğunlaşmasından dolayı mecburen özel sektörden hizmet alınma ihtiyacı da erişimi engelleyen bir finansal unsur haline geldi. Sistem hastalar yani bireyler için var… Konuya hasta açısından bütüncül bakmalıyız. Çalışma, Sağlık, Maliye, Hazine Bakanlıkları, özel sektör, hasta dernekleri Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu öncülüğünde bir araya gelmeli, çalışma yapmalı ve değer bazlı sağlık sistemine geçmeliyiz.”
Muayenehanecilik Üzerindeki Baskı Kaldırılmalı
Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayında söz alan Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Dr. Ümmü Gülşen Öztürk: “Doktorlarımızın aşırı gayret ve çabası ile sürdürülebilen bir sağlık sistemimiz var şu anda. Doktorlarımız aşırı çalışıyorlar ve ekonomik olarak karşılığını alamıyorlar. 15 dakika süreli hasta bakıyorlar ve bu sürdürülebilir değil… Bunun yükü de devlete çıkıyor.
Bazı çok değerli hocalarımız var ki onlardan yararlanmalıyız, karşılığı yok bunun… Doktorlarımız çok mağdur. Üzerlerindeki bu yük alınmalı. Muayenehanecilik üzerindeki baskı kaldırılmalı. Zor ve maliyetli koşullarda eğitim alan hekim mutlu edilmelidir; özel muayenehane açması serbest bırakılmalıdır ve muayenehaneciliğe ‘tu,kaka’ denilmemelidir.”
Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayı 9 Mayıs 2022 tarihinde Ankara JW Marriott Otel’de Medicana Sağlık Grubu International Ankara Hastanesi tarafından Johnson & Johnson Medikal Teknolojiler Türkiye ve Boston Scientific iş birliği ile düzenlendi.
Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, SGK, TİTCK, DMO, özel hastaneler, kamu hastaneleri, sağlık sektörü sivil toplum örgütleri ile tıbbi cihaz sektörü endüstri temsilcilerinin katıldığı çalıştayda değer bazlı sağlık hizmetleri kavramı ve bu yönde dönüşümlerde teşvikler ve stratejilerin neler olması gerektiği, uygulama modelleri alanında uzman uluslararası isimlerin de katılımıyla tartışıldı.
MedicanaInternational Ankara Hastanesi Başhekimi Öğretim Üyesi Dr. Gülçin Türkmen Sarıyıldız çalıştayın açılış konuşması yaparak, sağlığın finansal sürdürülebilirliğinin sağlanmasında farklı bir boyuta geçilmesi gerektiğini belirtti ve dünyanın 2000’li yıllardan bu yana ödeme yöntemini değer temelli sağlık hizmet modeli üzerinden kurguladığını ifade etti.
PROF. DR. RECEP AKDAĞ : “DEĞER BAZLI BİR ÖDEME DE YAPSAK ŞU AN YİNE SUT ÜZERİNDEN YAPACAĞIZ. FARKLI BAKANLIKLARDAN KATILAN 9 KİŞİYLE BUNU YAPMA ŞANSIMIZ YOK. TAM ZAMANLI ÇALIŞAN, SAĞLIK TEKNOLOJİ DEĞERLENDİRMESİ YAPAN, KLİNİK KALİTEYİ DE İÇİNE ALAN ŞEKİLDE YOĞUN BİR ÇALIŞMA İÇİNE GİRMEMİZ LAZIM”
Hiçbir Finans Sistemi Mükemmel Değildir
Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayına katılan TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Recep Akdağ şunları kaydetti:
Değer Bazlı da Olsa Ödeme SUT Üzerinden
Prof. Dr. Recep Akdağ ve Dr. Gülçin Türkmen Sarıyıldız
“Eğer değer bazlı ödeme sistemine geçecek isek önce reel bazlı ödeme sistemine geçmeliyiz. Bu yapılabilir bir iş! Değer bazlı bir ödeme de yapsak şu an yine SUT üzerinden yapacağız. Farklı Bakanlıklardan katılan 9 kişiyle bunu yapma şansımız yok. Tam zamanlı çalışan, sağlık teknoloji değerlendirmesi yapan, klinik kaliteyi de içine alan şekilde yoğun bir çalışma içine girmemiz lazım. Akademisyenlerden oluşan bir derneğin kurulması da çok yerinde. Global bütçeleme ve özel sektöre yapılan ödeme modeli ile bu iş düzelmez.”
PROF. DR. SABAHATTİN AYDIN: “DEĞER TEMELLİ SAĞLIK SİSTEMİ; TIBBİ CİHAZLAR, İLAÇLAR DAHİL FİYATLANDIRMAYI, GERİ ÖDEMEYİ, SAĞLIKTA SATIN ALMAYI, SAĞLIK SİGORTACILIĞINI KÖKTEN ETKİLEYECEK BİR UNSUR. YAKLAŞIK 15 SENE ÖNCE DEĞER TEMELLİ SAĞLIK HİZMETLERİ TELAFFUZ EDİLMEYE BAŞLANDIĞINDA BİR SAĞLIK EKONOMİSTİ BUNUN ÜTOPİK VİZYON OLDUĞUNU İFADE EDİYORDU Kİ BUNA KATILIYORUM”
Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Ütopik Bir Vizyon
Değer Temelli Sağlık Hizmetleri Çalıştayına katılan Sağlık Bakanı Yardımcısı Prof. Dr. Sabahattin Aydın:
“Değer temelli sağlık hizmeti kavramı, hastalar için daha fazla değer elde etmeyi amaçlayacak. Hasta için değer, hastanın akıbeti demektir. 1960’lı yıllardan beri sağlık hizmet literatürüne baktığımızda sağlık hizmetine hep sıfat ekleme ihtiyacı duyuyoruz. Sağlık kalitesi, memnuniyeti vs. Bu şunu gösteriyor; verdiğimiz sağlık hizmetinden memnun değiliz ki sıfat arayışındayız.
Hasta memnuniyetini ölçerken hastaya ‘Bizi nasıl buldun’ diye sorarız; değer bazlı sistemde ‘Sen nasılsın’ diye sorarız. Belirli maliyet karşılığında en iyi akıbeti yakalamayı hedefliyoruz. Akıbet çıktı değildir, nasıl ölçüleceği ayrı bir tartışma konusu.
Maliyet – akıbet eksenli değer bazlı sistemi eksik bulmakla birlikte sağlık hizmeti sunan tüm paydaşların davranışlarını değiştirecek düzeyde etkili olduğunu düşünüyorum. Bunu küçümsememek lazım.
Değer temelli sağlık sistemi; tıbbi cihazlar, ilaçlar dahil fiyatlandırmayı, geri ödemeyi, sağlıkta satın almayı, sağlık sigortacılığını kökten etkileyecek bir unsur. Yaklaşık 15 sene önce değer temelli sağlık hizmetleri telaffuz edilmeye başlandığında bir sağlık ekonomisti bunun ütopik vizyon olduğunu ifade ediyordu ki buna katılıyorum.”
PROF. DR. HALUK ÖZSARI: “ÖNCE SAĞLIĞINI YÖNET, HASTA OLDUĞUN ZAMAN DA HASTALIĞINI YÖNET DENİLİYOR HASTAYA… SİSTEMİN ODAĞINDA HASTA VAR, 360 DERECE YÖNTEMİYLE TÜM PAYDAŞLARI İÇERİYOR VE İYİ UYGULAMALARA ULAŞMAK HEDEFLENİYOR. HASTANELER SAYISAL VERİLER YERİNE YAŞAM KALİTESİNE SUNDUĞU KATKILARA BAKIYOR VEYA ENGELLİİLİK DURUMUNU NE KADAR ORTADAN KALDIRABİLDİĞİNE BAKIYOR”
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sağlık Yönetimi Bölümü, Sağlık Ekonomisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Özsarı konuşmasında şunları kaydetti:
“1950’ler girdilerin yani kaynakların yönetildiği dönemlerdi: İnsan kaynağı, makine, para, materyal ve yönetim. Kaynak yönetimin yetersiz kalması anlaşıldığında ise kaynakları paketlemişler. Örneğin diyabet, kardiyovasküler cerrahinin tedavisinin maliyeti ortaya konulmuş. Bu modelin de yetersiz kaldığı anlaşılınca, mesela bazı hastaların daha fazla hastanede yatıyor, bazı hastalıkların eşlik eden hastalıkları var, dolayısıyla DRG – Diagnosis-Related Groups olarak bilinen Tanıyla İlişkili Gruplar modelini oluşturmuşlar. Bunun da yetersiz kaldığı 2000’lere gelindiğinde sağlık hizmetlerinde çıktıların somutça, rahatlıkla ölçülemediği fark edilmiş. Daha sonraki süreçlerde; sonucu, kazanımı, akıbeti yönetmek için hastayı yönetmek mecbur hale geldi.
2001’de değer temelli sağlık hizmetine ilişkin ilk makale yayınlanmış. 2004’de değer bazlı tıpla ilgili Oxford’da yapılan yayın var.
Kendi Sağlığına Sahip Çıkma Sorumluluğu
Bu modelin temelinde yatan faktör, sorumluluk bilinci ile ilişkilidir; kendi sağlığına sahip çıkma sorumluluğunu hastaya veriyorsunuz. Amaç asla harcama veya maliyeti azaltma değil. Bu kaynağı en iyi şekilde nasıl kullanırımın yöntemini öğrenmek de diyebiliriz. Bunun için hedef nüfus belirleniyor, etki ve çıktılar saptanıyor, birbirlerinden farklılıkları, eşik değerleri belirleniyor, hizmet korrdine ediliyor, ödeme mekanizmaları ve teşviklerle de destekleniyor. Hastalık süreçlerini özetleyen klinik rehberler hazırlanıyor mesela değer temelli ödemeye geçiliyor keza. Hastayı sürece dahil ediyorsunuz. Önce sağlığını yönet, hasta olduğun zaman da hastalığını yönet deniliyor hastaya… Sistemin odağında hasta var, 360 derece yöntemiyle tüm paydaşları içeriyor ve iyi uygulamalara ulaşmak hedefleniyor. Hastaneler sayısal veriler yerine yaşam kalitesine sunduğu katkılara bakıyor veya engellilik durumunu ne kadar ortadan kaldırabildiğine bakıyor. Kazanımlar ve ortak değer üretmeye kadar giden bir süreç bu model. Hastadan sağlık hizmeti sunucusuna, geri ödeme mekanizmasına kadar kökten bir değişim söz konusu. Kazanım odaklı ve bütüncül bakış açısına sahip.”
PROF. DR. HALUK ÖZSARI: “DEĞER TEMELLİ SAĞLIK HİZMETİ DERNEĞİ (DETESADER) KURULDU. AMACIMIZ GERİ ÖDEME SİSTEMLERİ, FİYAT YÖNTEMLERİ KONUSUNDA GELİŞMELERİ TAKİP ETMEK VE AKTARMAK, POLİTİKA ÖNERİLERİ OLUŞTURMAK VE OLUŞANLARIN HAYATA GEÇMESİ İÇİN GEREKLİ FAALİYETLERİ KOORDİNE ETMEK, ULUSAL-ULUSARARASI KİŞİ VE KURUMLARLA ÇALIŞMALAR YAPMAK VE BUNUN AKADMEİK AYAĞINI OLUŞTURMAYA GAYRET ETMEKTİR”
Değer Temelli Sağlık Hizmeti Derneği (DETESADER) Kuruldu
Başta kamu olmak üzere tüm paydaşlardaki farkındalığı artırmak amacıyla Değer Temelli Sağlık Hizmeti Derneği (DETESADER) kuruldu. Öncü bir dernek olduğumuzu düşünüyorum. Amacımız bu konularda politikalar yapılırken çalışma yapmak, geri ödeme sistemleri, fiyat yöntemleri konusunda gelişmeleri takip etmek ve aktarmak, politika önerileri oluşturmak ve oluşanların hayata geçmesi için gerekli faaliyetleri koordine etmek, ulusal-uluslararası kişi ve kurumlarla çalışmalar yapmak ve bunun akademik ayağını oluşturmaya gayret etmektir. Sektör paydaşlarının yer aldığı 34 kurucu üyesi bulunan Derneğimizin Yönetim Kurulu Başkanıyım, Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Genel Sekreter Zafer Çalışkan, Sayman Abdullah Yüksel ve Üyeler; Ömer Güzel, Baki İtez, Ümit Dereli’dir.
HÜSEYİN ÇELİK: “KORUYUCU SAĞLIĞIN GENEL SAĞLIK SİGORTASI TARAFINDAN SAHİPLENİLDİĞİ, EN ÖNEMLİ DEĞERİN SAĞLIK OLDUĞU YAKLAŞIMI İLE BU MİSYONDAKİ VARLIĞINI, KANUN’DAKİ YETKİYE DE DAYANARAK, HATIRLATMAK İSTİYORUM”
Hüseyin Çelik
Koruyucu Sağlık Anlayışı Yerleşmedi
TÜSEB Türkiye Sağlık Politikaları Enstitüsü, Bilim Kurulu Üyesi Hüseyin Çelik konuşmasında şunları kaydetti:
“Genel Sağlık Sigortası vatandaş için tasarlanmış bir Kanun’dur. Bu bir hak olarak tanımlandı yardım veya lütuf değil… GSS’nin yasalaşma sürecinde koruyucu sağlık hizmetlerinin kişiye yönelik olanlarını Kanun’a koymak için çok büyük zorluklarla karşılaştık. Bir çok kesim ‘Biz sigorta şirketi miyiz? Koruyucu sağlık ile ne işimiz var?’ şeklinde itirazlar yöneltti. Sigorta şirketinin varlık sebebi aslında kişiyi hayatta tutmak. Çünkü hastalanan her birey ondan bir şeyler alıp götürüyor. Kanun’a bunu koyduk ama zaman içinde bunun uygulandığını pek göremiyoruz maalesef. Koruyucu sağlığın Genel Sağlık Sigortası tarafından sahiplenildiği, en önemli değerin sağlık olduğu yaklaşımı ile bu misyondaki varlığını, Kanun’daki yetkiye de dayanarak, hatırlatmak istiyorum. GSS’nin yeniden yapılandırıldığı bir gelecek dönemi görmek şansımız olur umarım.”
PROF. DR. ZAFER ÇALIŞKAN: “SAĞLIK HARCAMALARININ ÖNEMLİ TETİKLEYİCİSİ OLAN ÖZELLİKLE KRONİK HASTALIKLARDA ARTAN YÜKÜ, SAĞLIK HİZMETLERİNDE DEĞER YÖNTEMİNİ ZORUNLU HALE GETİRMİŞTİR. BU BİZİ MEVZUATTA DA YENİ DÜZENLEMELERE GÖTÜRECEK”
Prof. Dr. Zafer Çalışkan
Sağlık Harcamaları ve Değer Temelli Sistem
Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Çalışkan ise şunları kaydetti:
“Ülkelerin sağlık harcamalarının gerisinde yatan kaygıları var; bunlardan biri sürdürülebilirlik. Birçok ülke için önümüzdeki yıllarda, özellikle tedavi hizmetlerindeki gelişmeler, yeni ajanlar ve teknolojilerin gelişmesiyle beraber bilgi teknolojilerinin sağlık alanına girmesinin kamu yönetimleri için baskı aracı olacağını biliyoruz. Bu fotoğraf bize ekonomik yapı ile sağlık harcamaları arasındaki ilişkiyi de göstermekte. İkinci kaygının kaynağında ise harcanan paranın karşılığının ne olduğu! Bunu elbette görüyoruz. Sağlıklı yaşam süreleri burada önemli bir gösterge olmasına rağmen artık yetmiyor. Uzun, kaliteli yaşamın yeğane belirleyicisi sağlık hizmetleri değil. Ama özellikle tedavi hizmetleri söz konusu olduğunda biz sağlık hizmetlerine daha fazla odaklanıyoruz.
PROF. DR. ZAFER ÇALIŞKAN: “ANA YAPININ MERKEZİNDE HASTANIN OLDUĞU BÜTÜNCÜL, TEDAVİ BİTTİKTEN SONRA YAŞAMIN SÜRDÜĞÜ HER ANI İZLEYEN BİR SÜREÇTE ANCAK DEĞER TEMELLİ SAĞLIK HİZMETİ KURABİLİRİZ. NE YAZIK Kİ ÇOK KOLAY DEĞİL. HEM YASAL DÜZENLEMELERİN YAPILMASI GEREKİYOR HEM DE SAĞLIK HİZMETİ ORGANİZASYON YAPISINI YENİDEN DEĞERLENDİRMEK GEREKİYOR”
Kronik Hastalıklar Değer Yöntemini Zorunlu Kılıyor
Sağlık harcamalarının önemli tetikleyicisi olan özellikle kronik hastalıklarda artan yükü, sağlık hizmetlerinde değer yöntemini zorunlu hale getirmiştir. Bu bizi mevzuatta da yeni düzenlemelere götürecek. Bu, sağlık politikacılarının en önemli konusu; çünkü hedefte sağlığın korunması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi yatmakta. Sağlık ekonomisi açısından da bunu mümkün olan en az maliyetle yerine getirmek gerekiyor. Değer temelli yönetim bize bu süreci sağlıyor.
Nihai Hedefimiz Maliyetleri Kontrol Etmek
Finansman, fiyatlama ve geri ödeme açısından baktığımızda iktisadi ilkeler karşımıza çıkmakta, bu kaçınılmaz. Değer bazlı iktisadi ilkeyi nasıl işletebileceğimize bakmamız gerekiyor fakat karşımızda bir problem var: Sağlık ekonomisinde ikili bir ayak var, ne zaman ki kalite odaklı ve erişimi artırabilecek bir sağlık politikası uygulaması söz konusu oluyor o zaman maliyetin arttığını görüyoruz. Maliyet ile kalite arasındaki çelişki geçicidir. Bu bizi ister istemez değer konusuna götürüyor.
Sadece iktisadi ya da klinisyen değerlendirmesi ile değil hasta dernekleri ile daha fazla iç içe olduğumuz bir süreç yaşıyoruz ve değeri belki de böyle ele almak gerekiyor. Ana yapının merkezinde hastanın olduğu bütüncül, tedavi bittikten sonra yaşamın sürdüğü her anı izleyen bir süreçte ancak değer temelli sağlık hizmeti kurabiliriz. Ne yazık ki çok kolay değil. Hem yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor hem de sağlık hizmeti organizasyon yapısını yeniden değerlendirmek gerekiyor.
Değer temelli sağlık yönetimi işleyişine başlamak gerekiyor. En nihayetinde hedefimiz maliyetleri kontrol etmek olmalıdır. Sadece kaynakları arttırmak yeterli olmuyor bu kaynakları etkin, verimli kullanmanın yegane yolu değer temelli sağlık hizmeti sisteminin kurulmasıdır.”
PROF. DR. GÖKHAN TUNA: “DEĞER TEMELLİ SAĞLIK HİZMETİ, SAĞLIKTA FİNANSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN SAĞLANMASI İÇİN ÖNEMLİ. ŞU ANKİ TAHMİNİ BÜTÇEMİZ 240 MİLYAR Kİ ENFLASYON SEVİYESİ DÜŞÜNÜLDÜĞÜNDE BU DAHA DA ARTACAK GİBİ DURUYOR. BİR ÖNCEKİ SENE 178 MİLYAR DAHA ÖNCE 130 MİLYARDI. BU ARTIŞ GÖZ ÖNÜNE ALINDIĞINDA FİNANSAL SÜRDÜREBİLİRLİĞİN DEVAMI ÇOK MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR”
Prof. Dr. Gökhan Tuna Öztürk
Şu Anki Tahmini Bütçemiz 240 Milyar
Sosyal Güvenlik Kurumu Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü: Prof. Dr. Gökhan Tuna Öztürk, şöyle konuştu:
“Değer temelli sağlık hizmeti, sağlıkta finansal sürdürülebilirliğin sağlanması için önemli. Şu anki tahmini bütçemiz 240 milyar ki enflasyon seviyesi düşünüldüğünde bu daha da artacak gibi duruyor. Bir önceki sene 178 milyar daha önce 130 milyardı. Bu artış göz önüne alındığında finansal sürdürebilirliğin devamı çok mümkün görünmüyor. Bunu sağlamak için de bazı düzenlemeler yapmamız gerekiyor. Değer temelli sağlık hizmetlerine önem veriyoruz. Bununla ilgili iki proje başlattık. Tıbbi cihaz kullanımıyla ilgili; kalite odaklı finansman yönteminin uygulanması… diğeri ise ilaç ödemelerinde kullandığımız ilaçlar için maliyet etkililik analizinin uygulanması. Buradaki hedeflerimizin; finansmanını sağladığımız sağlık hizmetlerinin niteliği ile kalitesinin izlenmesi ve değerlendirilmesi; hastalık yükünü oluşturan sağlık olgularının sağlık harcamasına etkisinin azaltılması; aynı işlemlere yönelik yeniden başvuruların minimuma indirilmesi; kanıta dayalı ve hasta odaklı fiyatlandırmanın planlanması; hasta güvenliği ve memnuniyetinin artmasının sağlanması olarak ifade edebilirim.
Etkin Bir Geri Ödeme Modeli Oluşturacağız
Her istediğimizi tam olarak gerçekleştiremediğimiz bir sistemimiz var; Sektörün şikayetleri arasında; maliyetlerinin çok düşük olması, yapılan işlemlerin artması varken bizim şikayetlerimiz; uygunsuz işlemlerin çok fazla olması… Buna bir standardizasyon sağlamamız gerekiyor. Kaliteli hizmete daha yüksek ödeme yapmayı kurum olarak biz bundan sonraki süreçte teşvik etmeyi planlıyoruz. Mesela, bir işlem, özellik olarak birbirinden farklı olmayan iki ayrı hastanede aynı hastalara uygulanmasına rağmen revizyon oranları bir hastanede binde bir iken birinde yüzde 5 ise; birinde yoğun bakıma giriş oranı yüzde 8 iken birinde yüzde 1’in altında ise biz bunlara aynı ödemeyi yapmak istemiyoruz. Aynı durum ilaç ödemeleri için de geçerli. Etkin bir geri ödeme modeli oluşturmayı planlıyoruz.
Öncelikle Teknoloji Değerlendirme Sistemi Kurulmalı
Uluslararası Sağlık Teknolojileri Değerlendirme Birliği Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Rabia Kahveci, “Değer bazlı sistem konusunda dünyadaki örneklere bakalım ve iyi örnekleri alalım, kendi ülkemizi iyi tanıyalım. Tüm sistemi birden radikal şekilde değiştirmeye gerek yok. Belli koşulları – hastalıkları – teknolojileri ve seçilecek örnekleri çoğaltarak ilerleyebiliriz. Öncelikle teknoloji değerlendirme sistemi kurulmalı ve sistem bunun üzerine inşa edilmelidir diye düşünüyorum. Doğru zamanı, metodolojiyi, paydaşları belirlemek, toplantıları planlamak ve aldığımız kararları yazmakla başlamalıyız” diye konuştu.
TİTCK Gerekli Desteği Sağlayacaktır
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) Sektörel Hizmetler Dairesi Başkanı Servet Sarıhan ise “Sosyo-kültürel ve ekonomik açıdan her toplumun bir yapısı var, değer kavramının altı doldurulurken bu hususlara dikkat edilmelidir. Geçmişten gelen birikimlerimizle birlikte biz de kendimize uygun bir kurgu oluşturmalıyız diye düşünüyorum. TİTCK olarak düzenleyici ve denetleyici bir kurumuz. Bir ürünün takibi, kontrolü, piyasaya arzı, kullanımı, geri dönüşü bizler için önemli. Değer bazlı sağlık sisteminin oluşturulmasında Kurumumuz gerekli desteği sağlayacaktır. Cihazların arzı ve sonraki süreçlerine güvenilirliği temel alarak gerekli desteği sunacağımızı ifade etmek isterim” dedi.
SGK GSS Genel Müdürlüğü Yönetim Hizmetleri Daire Başkanı Zehra Eryılmaz ise her ülkenin sosyal devlet anlayışı, geri ödeme modeli, teminat paketinin kapsamı, sunduğu hizmetin niteliğinin değişken yapısına dikkat çekerek, SGK bünyesinde başlattıkları diz protez pilot çalışma üzerine bilgiler verdi.
Boston Scientific Orta Asya & Pakistan Bölge Direktörü ve Araştırmacı Tıp Teknolojileri Üreticileri Derneği (ARTED) Başkan Yardımcısı Serhan Acar da çalıştayda söz alarak, sektörün gerçekleştireceği tüm çalışmalara destek olacaklarını belirtti.
Bölgesel bir danışmanlık firması olan Econix adına katılan Dr. Güvenç Koçkaya, İngiltere’de yapılan bir araştırma sonucunu paylaşarak, “Hastalar karar verme süreçlerinde daha fazla yer almak, hele ki hastalık risk derecesi yüksekse karar verme sürecinde de daha fazla yer almak istiyor. Çünkü insanlar anlaşılacağı üzere ölümden korkuyorlar. Şu anda önümüze gelen tüm tedaviler hedefe odaklı, yani kişisel. Bu sebeple bütçeyi daha iyi yönetmeliyiz” diye konuştu.
FERDA BAYŞU: “DEĞER TEMELLİ SAĞLIK HİZMET SATIN ALMASI İLE HASTALARA YAPILAN TIBBİ MÜDAHELEDE, FİYAT DIŞINDA HASTANIN YAŞAM KALİTESİNİ VE SAĞLIĞININ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİNE OLAN ETKİSİ BÜTÜNCÜL ŞEKİLDE ELE ALINIYOR. TOPLAMDA KAZANDIRDIĞI ‘DEĞER’ İ HEDEFLEYİP EN KALİTELİ ÜRÜNÜN, EN İYİ FİYATLA VE YÜKSEK MEMNUNİYET DÜZEYİYLE TEMİN EDİLMESİNİ SAĞLAYAN SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR YAPI KURGULANIYOR”
Ferda Bayşu
Sürdürülebilir Hizmet Sunumunun Kriterleri Neler?
Uluslararası uygulamaların değerlendirildiği ikinci panelin moderasyonunu Johnson & Johnson MedTech Türkiye Devlet İlişkileri ve Politikaları Direktörü Ferda Bayşu gerçekleştirdi. Panele canlı yayın ile katılan Johnson & Johnson Medtech değer bazlı sağlık hizmetleri ve sağlık ekonomisi ve politikaları konularında yetkin, üst düzey yöneticilerinden Dr. Karin Cerri, Dr. Joanna Entwistle, Naam Jamshed ve Irina Dorokhova Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve gelişmekte olan ülkelerden uygulama örnekleri paylaşarak, değer bazlı sağlık hizmetleri konusunda sunumlar yaptılar.
Ferda Bayşu, değer bazlı sağlık hizmetleri konusu özelinde ve düzenledikleri organizasyona ilişkin ülkemizde sistemin bugünden yarına dönüşmesinin kolay olmadığını ifade etti. Bayşu, “Değer bazlı sağlık hizmetleri uygulamasının konunun tüm paydaşları tarafından konuşulması, tartışılması son derece önemli… Bu kapsamda ilk defa düzenlenen böyle bir çalıştaya liderlik etmekten mutluluk duyuyoruz.
Hastalara yapılan tıbbi müdahalenin, fiyat dışında hastanın yaşam kalitesini ve sağlığının sürdürülebilirliğine olan etkisini bütüncül şekilde ele alıyoruz. Toplamda kazandırdığı ‘Değer’ i hedefleyip en kaliteli ürünü, en iyi fiyatla ve yüksek memnuniyet düzeyiyle sunarak sürdürülebilir bir yapı kurguluyoruz. Tüm bu kritik hususların detayları ile tartışıldığı toplantımızda, Türkiye’deki değer bazlı sağlık hizmetleri uygulamaları konusunu çok değerli paydaşlar ile; kamu ve özel sektör temsilcileri, tıbbi cihaz sektör paydaşları ve firmamızın konusunda uzman yetkilileri ile değerlendirme fırsatı bulduk. Toplantımızın hayırlı çıktılara vesile olmasını temenni ediyor, tüm katılımcılara teşekkür ediyorum” diye konuştu.
“HER 3 KADINDAN BİRİ CİNSİYET TEMELLİ ŞİDDET GÖRÜYOR. YAŞAM BOYU ANNELİK NEDENİ İLE ÖLME RİSKİ; AVRUPA KITASINDA ORTALAMA 3 BİN 300 KADINDA 1 İKEN AFRİKA KITASINDA ORTALAMA 40 KADINDA 1’DİR”
“SAĞLIK SADECE BİREYSEL BİR SORUMLULUK OLMAYIP; DEVLET – HÜKUMETLER VE SAĞLIK HİZMETİ VERENLER GEREĞİNİ YAPMAKLA YÜKÜMLÜDÜRLER”
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)’nin 2021 yılı Kongre kitabında yayımlanan Hak Temelli Yaklaşım ve Kadın Sağlığı adlı makale, günümüzde kadın sağlığı konusunda yaşanan sıcak tartışmalara ilişkin önemli bilgiler sunuyor.
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Akın tarafından hazırlanan makalede öne çıkan bilgileri klinikiletişim dergisi için derledik.
‘Sağlık hakkı hem bir hak hem de bir özgürlük olarak sosyal devlet anlayışının gelişmesi ile birlikte temel ve evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anayasası sağlığa bir sosyal hak, sağlık hizmetlerine kamusal bir hizmet olarak bakmakta, sağlığın sosyal ve ekonomik belirleyicilerini vurgulamaktadır. DSÖ Anayasası’na göre en yüksek düzeyde ulaşılabilir olan sağlık standardından yararlanmak, her insanın temel bir hakkıdır ve sağlık hakkından yararlanmada, ‘ırk, din, siyasal düşünce, ekonomik ve sosyal durum’ bakımlarından kişiler arasında bir ayrımcılık yapılamaz.
Sağlık hakkı, bu en yüksek sağlık standardından insanların eşit şekilde faydalanmasına olanak tanıyan bir sağlık sistemine sahip olma hakkını gerektirmektedir. Sosyal haklara ilişkin gelişmelerin yansımaları Türkiye’de ilk defa 1961 Anayasasında görülmüştür. Bu anayasada devletin sosyal niteliği belirtilerek iktisadi ve sosyal haklarla ilgili zamanın popüler anlayışına uygun ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. 1982 Anayasası da her ne kadar bir önceki anayasanın özgürlükçü yönünü büyük ölçüde dışlamış olsa da iktisadi, sosyal ve kültürel haklara ve hatta çevre hakkı gibi haklara da yer vermiştir.
“SAĞLIKSIZ DÜŞÜK VE KOMPLİKASYONLARINA BAĞLI YILDA 47 BİN ANNE ÖLÜMÜ MEYDANA GELİYOR. HER GÜN 39 BİN ÇOCUK YAŞTA EVLİLİK YAPILIYOR”
Global Düzeyde Üreme Sağlığı Hakkı İhlallerinin Bilançosu:
• Bir yılda gebelik ve doğuma bağlı 300 bin kadın kaybedilmekte (her gün 800 kadın),
• Gençler, cinsel ve üreme sağlığı ve haklar konusunda en riskli ve ihmal edilen grubu oluşturmaktadır
• Sağlıksız düşük ve komplikasyonlarına bağlı yılda 47 bin anne ölümü meydana gelmektedir
• Her gün 39 bin çocuk yaşta evlilik yapılıyor, dünyadaki toplam sayıları 700 milyon
• 200 milyon genital olarak sakatlanmış kadın mevcut
• Her yıl 500 milyon yeni-cinsel yolla bulaşan enfeksiyon meydana geliyor
• Her 3 kadından biri cinsiyet temelli şiddet görüyor
• Yaşam boyu annelik nedeni ile ölme riski; Avrupa kıtasında ortalama 3 bin 300 kadında 1; Afrika kıtasında ortalama 40 kadında 1’dir.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ 4 TEMEL ALANDA DEVLETLERE SORUMLULUK YÜKLER: KADINLARA YÖNELİK ŞİDDETİ VE EV İÇİ ŞİDDETİ ÖNLEMEK; ŞİDDETE MARUZ BIRAKILAN KADINLARI VE ÇOCUKLARI HER TÜR ŞİDDETTEN KORUMAK, FAİLLERİ KOVUŞTURMAK; UYGUN, YETERLİ DÜZEYDE KORUMA VE DESTEK MEKANİZMALARI OLUŞTURMAK; KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİN SAĞLANMASI KONUSUNDA BÜTÜNCÜL POLİTİKALAR GELİŞTİRMEK”
Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler (BM)-2015 yılında, 2030 yılına dek ulaşılması planlanan 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) belirledi. Bu hedefler:
‘1-Yoksulluğa son; 2-Açlığa son; 3-Sağlıklı bireyler; 4-Nitelikli eğitim; 5- Toplumsal cinsiyet eşitliği; 6-Temiz su ve sıhhi koşullar; 7-Erişilebilir ve temiz enerji; 8-İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme; 9-Sanayi, yenilikçilik ve altyapı; 10-Eşitsizliklerin azaltılması; 11-Sürdürülebilir şehir ve yaşam alanları; 12-Sorumlu tüketim ve üretim; 13-İklim değişikliği ile mücadele; 14- Sudaki yaşam; 15-Karasal yaşam; 16-Barış ve adalet; 17-Hedefler için ortaklıklar’ başlıklarını içermektedir.
Dünyayı dönüştürecek 17 sürdürebilir kalkınma hedefinin beşincisi, kadınları tüm insan haklarının kullanımı bağlamında etkileyen ve hakkında en fazla hak ihlali yapılan hedef olup ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliğidir’.
Bilindiği gibi Kasım 2019 yılında Kenya; Danimarka Hükümetleri ve UNFPA iş birliğinde -Nairobi’de ICPD 25 Zirvesi yapıldı. Bu zirvenin amacı ICPD’den 25 yıl sonra dünya ölçeğinde alınan mesafelerin değerlendirilmesi ve 2030 yılına dek daha nelerin yapılması gerektiğin ortaya konulması idi. Bu tablo, özellikle kadın/ üreme sağlığında ‘Gündemin bitmemiş olduğunu’ ortaya koydu. Şöyle ki, alınan mesafeler vardı örneğin anne ölümleri geçen 20 yılda % 47 oranında azalmış, doğurganlıkta % 26 azalma meydana gelirken aile planlamasında karşılanmayan gereksinim % 36 olarak oldukça yüksektir.
Diğer taraftan bir yılda meydana gelen yeni vaka cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların (CYBE) sayısı 330 milyondan 500 milyona çıkmıştır, pek çok iyileşmeye rağmen ülkeler bölgeler arası eşitsizlikler, hak ihlalleri ciddiyetini korumaktadır.
Nairobi Zirvesinde ‘Bitmemiş Gündem’ olarak dile getirilenler:
Dünyada halen;
295 bin anne ölümü /yılda,
2.6 milyon yeni doğan ölümü/ yılda,
Aile planlamasında 202 milyon karşılanmamış gereksinim,
Yılda 500 milyon cinsel yolla bulaşan yeni enfeksiyon,
267 milyon servikal kanser,
1.8 milyon yeni HIV enfeksiyonu,
7.4 milyon HIV/AIDS tedavisine ulaşamayan kişi,
200 milyon FGM (genital sakatlama),
700 milyon çocuk yaşta evlilik vakası mevcuttur.
Dünyada 3 kadından biri yaşamının bir döneminde – partnerinden şiddet görmektedir.
Bu gerçekler karşısında Zirvede: Zaman daralıyor, Süreci Hızlandıralım, Taahhütleri gerçekleştirmek için Sözcükleri Eyleme çevirelim- ‘No one left behind’ yani ‘Kimse geride bırakılmamalı’ denilmiştir.
Şekil 5. Farklı DSÖ Bölgelerinde Anne Ölüm Oranları (100.000 canlı doğumda)
21.Yüzyılda hala her alanda olduğu gibi sağlıkta özellikle de kadın sağlığında eşitsizlikler devam etmekte olup anne ölüm oranlarındaki eşitsizlikler ‘uçurum’ düzeyindedir (Şekil 5).
Nairobi zirvesinde tüm bulgular – sonuçlar değerlendirilerek, 2030 yılına dek dünyanın ulaşması beklenen 17- Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) dikkate alınarak ‘cinsel ve üreme sağlığı’ bağlamında ulaşılması gereken 4 hedef belirlenmiştir. Bu Hedefler:
1. Önlenebilir nedenlere bağlı anne ölümlerinin sıfıra indirilmesi
3. Kadınlara yönelik şiddet ve zararlı geleneksel uygulamaların sıfıra indirilmesi (çocuk yaşta evlilikler ve Genital sakatlama- (Female Genital Mutilation – FGM)
4. Gençlere haklar bağlamında öncelik ve önem verilmesi – özellikle cinsel sağlık, üreme sağlığı konularında hizmet sunulmasıdır.
Bu hedeflerin özellikle ilk üçünü Türkiye bağlamında irdelediğimizde; Türkiye’de 1994 – 1995 – yıllarında özellikle kadın-anne ve çocuk sağlığında hak temelli sağlık hizmetinin sağlanması için çok fazla gerçekleştirilenler olmuştur. Bunlardan bazıları: Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren atılan adımlarla, başlattıkları kadın erkek eşitliğinin önünü açan, temelini oluşturan pek çok çalışma yapılmıştır. Yine üreme sağlığını iyileştirmede atılan büyük adımlar olmuştur. Örneğin, 1952’de anne çocuk sağlığı merkezlerinin kurulması, 1960 planlı döneme geçiş, 1961 – 224 sayılı yasa ile başlatılan Temel Sağlık Hizmetleri (TSH) yaklaşımı; 1965 – 557 ilk Nüfus Planlaması Yasası ve TSH sisteminin uygulanmasına bağlı sağlıksız düşüklere bağlı anne ölümlerinin payı % 53 den % 2 ye düşmüştür.
Sağlıkta Dönüşüm ve Aile Hekimliği Sistemi
Daha sonra Türkiye’de yaklaşık 40 yılı aşan bir süre uygulanmış olan TSH sisteminden vazgeçilerek, ‘Sağlıkta Dönüşüm’ olarak bilinen değişikliğe gidilmiş ve 2004 yılında pilot uygulama olarak Düzce ilinde başlatılan ve bilimsel-ayrıntılı değerlendirmesi yapılmaksızın 2011 yılında tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılan aile hekimliği- sağlık sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu yeni sistemde, birinci basamakta hekim, ebe-hemşirenin olduğu ve üreme sağlığı bağlamında çok önemli olan TSH yaklaşımından uzaklaşılmış, tedavinin ön planda olduğu, verilen hizmetlere ‘performans’ skorlamasının yön verdiği, sağlık hizmetinin metalaştırıldığı – kar amaçlı olmasını öne alan, sağlık ekibini zayıflatan bir model uygulanmaya başlamıştır.
Ataerkil Zihniyetin Ön Plana Çıkması
Bu sistem değişikliğinin yanı sıra özellikle kadın konusunda ataerkil zihniyetin ön plana çıktığı, kadını temel olarak doğurganlık fonksiyonu ile gören – görmek isteyen, doğurganlığını teşvik eden, doğurganlığın düzenlenmesi hizmetlerinde engelleyici bir ‘politik atmosfer’ giderek hakim olmaya başlamıştır.
Anne Ölümlerinin Sıfıra İndirilmesi
Kadın konusunda ve sağlık sistemi bağlamında özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de meydana gelen bu temel yaklaşım değişikliği de dikkate alınarak,
‘Türkiye, 2030 yılına dek Nairobi’de belirlenen hedeflere ulaşabilir mi?’ sorusunun çok kısa bir değerlendirmesi yapılacak olur ise; Nairobi zirvesinde belirlenen 4 hedef, bu yazı kapsamında söz edilen ‘hak temelli sağlık hizmeti sunulmasının ‘olmazsa olmazlarıdır. Dört hedefe ulaşmak bireylerin, ailelerin toplumun vazgeçilmez insan hakkı, gerçekleştirilmesi ise devletin- anayasal görevidir.
İlk hedef önlenebilir nedenlere bağlı anne ölümlerinin sıfıra indirilmesidir. Gerek 2005 Ulusal Anne Ölüm (AÖ) Araştırma sonuçları gerekse yıllar içinde AÖ’lerinin trendi bu hedefe ulaşılmasının çok güç olmaması gerektiğini göstermektedir. Çünkü Türkiye’de 1963 yılından beri 5 yıl aralıklarla tekrarlanan ‘Nüfus ve Sağlık Araştırmaları’ 2005 yılında yapılan Ulusal Anne Ölüm Araştırması ve ilki 2008 yılında, ikincisi 2014 yılında gerçekleştirilen Kadına Yönelik Şiddet Araştırmaları, Nairobi Zirvesinde belirlenen hedeflere ulaşmada nelerin yapılması gerektiğini bilimsel kanıtları ile çok açık göstermektedir.
Şöyle ki; gerek anne ölüm oranı gerekse yaşam boyu annelik nedeni ile ölüm, kırsal alanlarda kentsele göre yaklaşık 2 misli daha yüksektir (Tablo 4 ).
Tablo 4. Türkiye’de Anne Ölüm Oranı ve Yaşam Boyu Annelik Nedeni ile Ölüm Riski (2005 UAÖ Araştırması)
Türkiye’de AÖO, Bölgelere göre çok farklı olup Batı bölgesinde en düşüktür (Tablo 5).
Tablo 5. Türkiye’de Anne Ölüm Oranı ve Yaşam Boyu Annelik Nedeni İle Ölüm Riski 2005 UAÖ Araştırması
Önlenebilir anne ölümlerini engellemenin belki de en kolay yolu ‘riskli gebeliklerin-aile planlaması yöntemleri ile önlenmesidir’. Türkiye’de çoklu risk kategorisinde olan gebeler % 25’dir (Şekil 6 ).
Şekil 6. Türkiye- Bebek ve Çocuk Ölümlüğünü etkileyen Diskli Doğurganlık Davranışları (2018-TNSA)
Türkiye’de anne ölümlerinin 3’te 2’si (% 62) önlenebilir nedenlere bağlı meydana gelmektedir (şekil 7). Bunun anlamı, sağlık sistemi ve burada verilecek üreme sağlığı hizmetleri bu faktörleri dikkate alınarak birinci basmakta uygun bir ekiple TSH yaklaşımı ile verilebilse anne ölümlerinin % 62 si önlenebilir; bunun anlamı, Nairobi Zirvesinin 1. hedefine ulaşılması demektir. Ancak burada dikkate alınması gereken bir husus da sağlık sisteminin ötesinde, kadının toplumsal konumunun ‘uygulanan toplumsal cinsiyet ayırımcılığının’ önlenmesi her tür ataerkil yaklaşımın engellenmesi yani kadın – erkek eşitliğinin gerçekleştirilmesidir.
Şekil 7. Türkiye’de Önlenebilir Nedenlere Bağlı Anne Ölümleri (2005 UAÖA)
Şekil 8, yıllara göre anne ölümlerinin eğilimi incelendiğinde, sağlık siteminin anne ölümlerini indirmedeki etkisine işaret etmektedir. Anne ölümlerindeki 2010 yılına dek meydana gelen çarpıcı azalma, TSH sisteminin değiştirildiği 2010 yılından sonraki yıllarda düşüşünü sürdürmemiş ‘plato’ çizmiştir (Şekil 8).
Şekil 8. Türkiye’de Yıllara Göre Anne Ölüm Oranları (100.000 Canlı Doğumda)
Kadınların Doğurganlığı Teşvik Edilmektedir
Anne ölümlerinde bölgesel eşitsizlikler belirgindir. Riskli gebelikler hala sorun, buna karşın Aile Planlaması (AP) hizmetlerinde karşılanmayan gereksinim giderek artmakta , AP hizmetlerine ulaşım engellenmekte, isteyerek düşük hizmeti geçmişe kıyasla birinci ve 2.Basamak sağlık birimlerinde mevcut yasaya rağmen verilmemektedir. Kadınların doğurganlığı teşvik edilmektedir. Kadınların Cumhuriyetle kazandıkları eşitlikçi haklardan geriye doğru adımlar atılmaktadır.
Sağlık sistemi – özellikle birinci basmakta TSH yaklaşımından uzaklaşmış, Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı (CSÜS) hizmeti verilmesinde kilit personel olan ebe- hemşire ekipte rutin olarak yer almamaktadır.
Aile Planlamasında (AP) karşılanmayan gereksinim sıfıra indirilmelidir. Zirvede, ‘eğer bu hedef gerçekleşemez ise önlenebilir anne ölümlerinin sıfıra indirilmesi hedefine de ulaşılamaz’ cümlesi vurgulanmıştır.
Şekil 9. Türkiye’de yıllara göre Aile Planlaması Yöntemi Kullanma (1978-2018 – %)
Türkiye’de Aile Planlaması (AP) hizmetleri ilk Nüfus Planlaması (NP) yasanın kabul edildiği 1965 yılından itibaren hizmetlerin mevcut gereksinimi karşılamak temelinde yaygın verilmesine bağlı giderek artmış olup 2. NP yasasının kabul edildiği 1983 yılından itibaren ise şekil 9’da net görüleceği gibi etkili AP yöntem kullanımı ilk kez etkisiz-geleneksel yöntem kullanımını aşmış ve bu eğilim uzun yıllar devam etmiştir.
Modern kontraseptif (ebelikten koruyucu) yöntem kullanımında bölgeler arası farklılıklar mevcuttur (Şekil 9 ve 10)
Şekil 10. Türkiye’de yıllara göre Bölgesel olarak Modern Kontraseptif kullanımı (1993-2018)
Ancak 2000’li yıllardan sonra birinci basamak sağlık birimlerinde AP hizmetlerinin verilmesinde ‘hak temelli hizmet anlayışı ile bağdaşmayan’ yaklaşım değişiklikleri sonucu etkili yöntemlerin kullanımında – özellikle kullanım ve teorik etkililiği yüksek toplumun en fazla kabul edip talep ettiği Rahim İçi Araç (RİA) kullanımında belirgin düşüşler olmuş ve bu eğilim ne yazık ki devam etmektedir (Şekil 11)
Şekil 11. Türkiye’de yıllara ve türlere göre kontraseptif kullanma
İsteyerek düşükler ailelerin çocuk sayısını kısıtlamadaki motivasyonunu gösteren bir ölçüttür ancak ailelerin düşük öncesi kontraseptif kullanımında büyük bir oranı yöntem kullanmadıkları için gebe kaldıkları bölüm oluşturmaktadır. Ne yazık ki düşük sonrası da bu oran aynen devam etmektedir. Bu da verilen hizmetin niteliği hakkında fikir veren bir husustur (Şekil 12).
Şekil 12.Türkiye’de Düşük öncesi ve sonrası Gebeliği önleyici yöntem kullanımı (2018)
Şekil 13.Türkiye’de Aile Planlanmasında Karşılanmayan Gereksinim (1993-2018)
Şekil 13 ve 14’de de izlenebileceği gibi Türkiye’de AP’da karşılanamayan hizmet gereksinimi 5 yıllık arada ikiye katlanmıştır. Eğer bu sayıya hizmet ihtiyacı olup geleneksel yöntem kullananlar da eklenecek olur ise, ‘AP’da karşılanmayan gereksinim % 33 olmaktadır. Bunun anlamı Türkiye’de 3 aileden biri ihtiyacı olduğu halde AP hizmetine ulaşamamaktadır. Bu sonucun sağlık politikalarını oluşturanlar ve sağlık hizmeti verenler tarafından iyi değerlendirilmesi gerekir. Program konumuz olan ‘Hak temelli Yaklaşımın tam tersi bir yaklaşım olduğunu vurgulamak sanırım ‘haksızlık’ olmaz (şekil 13,14 ve 15)
Şekil 14.Türkiye’de Yıllara göre Karşılanmamış AP ve Modern Yöntem ihtiyacı (1993-2018
Şekil 15. Türkiye’de Aile Planlanmasında Karşılanamayan hizmet Gereksinimi
Kadına yönelik şiddet ve zararlı geleneksel uygulamaların (çocuk yaşta evlilikler, genital sakatlama (FGM) sıfıra indirilmesi hedefi bağlamında Türkiye’de, cinsiyet temelli şiddet ve çocuk yaştaki evlendirmeler söz konusudur. Bunların temel nedeni ülkemizde hala ciddi ölçüde devam eden ‘toplumsal cinsiyet ayırımcılığıdır’. Yine hak ihlalinin bu iki örneğini de ne yazık ki toplumun ‘meşrulaştırma eğilimi’ vardır. İyi bilinen bilimsel gerçek, toplumsal cinsiyet ayırımcılığı zaman içinde değişime uğrar ve politikalarla kurumsallaştırılır.
Türkiye’de 2008 yılı ve 2014 yıllarında yapılan ‘kadına yönelik şiddet (KYŞ) araştırmaları’ son derece yol gösterici olup KYŞ’in azalmadan çok yaygın olarak devam ettiğini göstermektedir.
Cinsiyet temelli şiddetin bir insan hakları ihlali olduğu, kalkınmanın önünde engel oluşturduğu ve mücadelede ciddi radikal adımların, disiplinler ve sektörler arası iş birlikleri ile atılması gerektiği bilinen bilimsel gerçeklerdir. Konu bağlamında Cumhuriyetin başlangıcından itibaren kadın-erkek eşitliği konularında yasal ve sosyal alanlarda yapılanlar; 1980’lerden sonra güçlenen ‘kadın hareketi’, çıkarılan 4320 ( 1998) ve 6284 (20…) sayılı KYŞ le ilgili yasalar; Türk Ceza Kanununun ve Türk Medeni Kanununun ayırımcı maddelerini ayıklanması önemli adımlardır. Ancak tüm bunlara rağmen kadın erkek eşitsizliğini artırabilecek olumsuz adımlar da ne yazık ki atılmıştır hatta bu eğilim yani kadını hakların kullanımı bağlamında farklı bir kalıba koyma uygulamaları halen devam etmektedir. Bu konuda TÜİK’in istatistik bilgileri, ya da Sağlık Bakanlığının yıllık Raporlarının
incelenmesi bile kadınların eğitim, istihdam, sağlık vb konularında ki yaklaşımları ortaya koymaktadır. Örnek olarak, Türkiye’de uzun yıllar 5 yıl olan İlkokul eğitimi 1997 yılında ‘kesintisiz olmak koşulu ile 8 yıla çıkarılmıştır’. Eğitimde doğru atılan bu adım, 2012 yılında kabul edilen 6287 sayılı kanunla, 4+4+4 olarak bilinen kesintili hale getirilmiştir. Eğitimde kız çocukların aleyhine olacak, daha farklı eğitimlere yönlendirilmesini, hatta eğitime devam etmemelerine yol açabilecek, toplumsal cinsiyet ayırımcılığını artırıcı etkisi olacağı beklenen bir durum olduğu halde bu adım ne yazık ki atılmıştır…
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, KADINA YÖNELİK ŞİDDETİ BİR İNSAN HAKLARI İHLALİ VE AYRIMCILIĞIN BİR TÜRÜ OLARAK KABUL EDİYOR. EĞER CİNSİYET TEMELLİ ŞİDDETE KARŞI YETERLİ TEPKİ VERİLMEZ İSE DEVLETLERİN, BUNDAN SORUMLU TUTULACAĞINI VURGULAMAKTADIR”
İstanbul Sözleşmesi’nin İlk İmzacısı Türkiye’dir
Kadına Yönelik Şiddet konusunda ‘yorumlamada güçlük çekilen’ bir konu ise hazırlığında Türkiye’den uzmanların emek verdiği öncülük yaptığı, ilk imzaya İstanbul’da TC. Devletinin ev sahipliğinde açıldığı için adını bile İstanbul Sözleşmesi olarak alan ‘Avrupa Konseyi Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Sözleşmesi’, Uluslararası bir Yasa olup 2011 yılında ilk imzayı atan ülke Türkiye olmuştur. İmzayı müteakip TBMM’nin de onayladığı (Anayasa madde 90) yasa, ulusal yasalarımızı üzerinde bir güç kazanmıştır. KYŞ- İstanbul Sözleşmesi, en güncel koruma, önlem, kovuşturma, kadını destekleme ve bütüncül yaklaşımları getiren – garantileyen bir yasa. Sözleşme, kadına yönelik şiddeti bir insan hakları ihlali ve ayrımcılığın bir türü olarak kabul ediyor. Eğer cinsiyet temelli şiddete karşı yeterli tepki verilmez ise, devletlerin, bundan sorumlu tutulacağını vurgulamakta.
İstanbul Sözleşmesi Ne Diyor?
Türkiye’de kadın konusunda belki de en dikkat çeken geri adım İstanbul Sözleşmesinden hukuka uymayan bir yöntemle ‘imzamızın geri çekilmesi’ olmuştur. İstanbul Sözleşmesine karşı çıkarak nelere ‘hayır’ diyoruz:
Sözleşme, dört temel alanda devletlere sorumluluk yüklemektedir:
Kadınlara yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önlemek,
Şiddete maruz bırakılan kadınları ve çocukları her tür şiddetten korumak, şiddetin faillerini kovuşturmak,
Uygun, yeterli düzeyde koruma ve destek mekanizmaları oluşturma,
Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması konusunda bütüncül politikaların geliştirilmesi.
Biz Türkiye olarak izlenebildiği kadarı ile yasada var olmayan gerekçelerle ve Anayasamızda belirtilen hukuki prosedürlere uymadan imzamızı geri çekmemizin açıklamasının yorumunun kadın hakları bağlamında mutlaka yapılması gerekmektedir.
Toplumsal Cinsiyet Uçurum Endeksinde Son Sıralardayız
Son olarak, Dünyayı dönüştürecek 17 Sürdürebilir Kalkınma Hedefinin Beşincisi, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ dir. Bu bağlamda Türkiye ile ilgili son yıllarda ‘Dünya Ekonomik Forum Raporunun değerlendirmelerine göre Türkiye’nin Toplumsal Cinsiyet Uçurum Endeksinde yıllar içerisinde hiçbir ilerleme kaydedememiş en son 2019 yılında analizi yapılan 153 ülke arasında 131. Sırada gelmektedir.
Tablo 6. Dünya Ekonomik Forum Raporu – Türkiye’de Yıllara Göre, Toplumsal Cinsiyet Uçurum Endeksi (Türkiye)
Sorunlar Nelerdir?
• Türkiye’de Cinsel Sağlık Üreme Sağlığı (CSÜS) hizmetlerine hak temelli yaklaşımın son derece eksik olduğunu göstermektedir.
• Mevcut yasalarda belirlenenler bile uygulamalara yansıtılmamaktadır.
• Kadına bakış açısı, ataerkil yaklaşımların hala sürmektedir.
• Kadın konularında eşitlikçi politikalar oluşturulması ya da olanların uygulamalara yansıtılmasında politik irade ortaya konulmamakta hatta ‘politik direnç’ gösterilmektedir.
• Toplumsal cinsiyet eşitliği kasıtlı olarak hedef alınmaktadır.
• Sağlık sisteminin özellikle kadınlara verilen ‘koruyucu hizmetlerin, aile planlaması hizmetleri örneğinde olduğu gibi geri plana atılmaktadır hatta engelleyici uygulamalar vardır.
• Sağlık hizmet modelinin Toplum Sağlığı Hizmeti (TSH) model ve ilkelerinden uzaktır, sağlık hizmetlerinde uluslararası norm ve standartlara paralel ‘Hak temelli’ hizmet modeli dikkate alınmamaktadır.
• Toplumda sağlık konusunda, hizmet talebinin kendi hakkı, bunu sağlamanın da devletin görevi olduğu bilinci eksiktir.
2030 Yılı hedeflerine Ulaşma Olasılığı
Mevcut sağlık hizmet modeli, zihniyet ve kadın konusunda uygulamalardaki ayırımcı politikalarla ‘Türkiye’de 3 Sıfır Nairobi-Zirvesi hedeflerine 2030 yılına dek ulaşılması çok kolay görünmemektedir. Yine de acilen yapılmasıya da yapılmaya başlanması gerekenler çok kısaca vurgulanacak olur ise:
• Toplumun tümünde (Her iki cinsiyette, her yaş grubunda, her eğitim düzeyinde, her disiplin ve her sektörde) sağlığın bir insan hakkı olduğu konusunda ve ilgili hizmetleri talep etme ve almanın ‘hakları olduğu’ konularında farkındalık artırıcı faaliyetlere ağırlık verilmesi,
• Karar vericilere-politika belirleyicilere, yöneticilere ve hatta sağlık sektörü mensuplarına ‘Hak temelli sağlık hizmetinin anlamı ve bunun uygulanmasının bir zorunluk olduğu’ hususlarında, uluslararası norm ve standartlara uygun bir bilinç geliştirilmesi için konu, örgün eğitim düzeylerinden itibaren ele alınmalı ve görevlendirilmelerin ‘liyakat esasına göre’ yapılması,
• Yapılandırılmış, stratejisi belirlenmiş ‘savunuculuk’ faaliyetlerinin bilimsel gerçeklere ve kanıtlara dayalı yapılması, bu faaliyetlerin sivil toplum dahil tüm sektörlerce yapılması
• Kadınları öteleyen-ikincil konuma getiren ‘ataerkil yaklaşımlar ve bunun ürünü olan ‘zihniyetle’ mücadele edilmesi, Kadınların güçlenmesi – bu konuda engelleyici olunmaması
• Sağlık sisteminin koruyucu hizmetler yönünden sorun alanları iyi ortaya konularak gerekli düzenlemelerin yapılması,
• Üreme sağlığı / kadın sağlığı ve bu hizmetleri almanın bir insan hakkı olduğu noktasından hareket edilmeli – yani hak temelli yaklaşım uygulamalarla gerçekleştirilmelidir.
• Global gelişmelerin izlenmesi bağlamında uluslararası kuruluşlarla iş birliği yapılması,
• Tüm bunların sadece politik zeminde değil bilimsel esaslara göre tartışılması,
• Uygulama sonuçları / gelişmeler toplumsal cinsiyete duyarlı göstergelerle izlenmelidir.
Kimse Geride Bırakılmamalı (No One Left Behind)
2019 I CPD25- Nairobi Zirvesi, Zaman daralıyor, Süreci Hızlandıralım, Taahhütleri gerçekleştirmek için Sözcükleri Eyleme çevirelim. ‘No one left behind’- ‘Kimse geride bırakılmamalı’ yaklaşımını vurguladı. Kadın sağlığında da uzmanlaşmış bir halk sağlıkçı ve bir savunucu olarak vurgulanmak istenilen; sağlığın doğuştan kazanılmış bir insan hakkı olduğu, sağlıksızlığın sadece bireyi değil tüm aileyi, tüm toplumu etkileyen bir sonuç olup ülkelerin gelişmesinin önünde bir engel olduğu unutulmamalıdır. Sağlık sadece bireysel bir sorumluluk olmayıp; devlet – hükumetler ve sağlık hizmeti verenler gereğini yapmakla yükümlüdürler.
Sağlığın geliştirilmesinde ilerleme, ancak ülke içinde ve ülkeler arasında var olan eşitsizlikleri gidermekle, hak temelli hizmet verilmesinin garantilenmesi ile sağlanabilir.”
“HALK SAĞLIĞI, ULUSLARARASI ALANDA GİDEREK YÜKSELMEKTEDİR. ÇÜNKÜ SAĞLIK HARCAMALARI TÜM DÜNYA İÇİN KARŞILANAMAZ BOYUTLARA ULAŞMAKTADIR”
“HALK SAĞLIĞI UZMANININ SAĞLIK BAKANLIĞINDA UYGUN İSTİHDAMI SORUNUNUN AŞILABİLMESİ ANCAK VE ANCAK KESİN HÜKÜM İÇEREN MEVZUAT DÜZENLEMELERİYLE MÜMKÜN OLABİLİR. HALK SAĞLIĞI UZMANININ BU ANLAMDA EN ÖNEMLİ DÜŞMANI, MEVZUAT METİNLERİNDEKİ ‘TERCİHEN’ SÖZCÜĞÜDÜR”
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)’nin 2021 yılı Kongre kitabında yayımlanan Halk Sağlığı uzmanları ve Halk Sağlıkçıların Sağlık Bakanlığı (SB) ve SB dışındaki diğer kamu ve özel kurum ve kuruluşlardaki istihdamını etkileyen faktörleri irdeleyen makalede öne çıkan bilgileri klinikiletişim dergisi için derledik.
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Eser ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lütfi Saltuk Demir tarafından hazırlanan makalede yer verilen tespitler şöyle:
“Halk Sağlığı (HS) uzmanı sadece Türkiye’de değil bütün dünyada mutsuzdur. Bunun nedenini ‘sağlıktan kar etme’ çabasında, yani sağlık alanında uygulanan liberal politikalarda aramak gerekir. Bütün bunlara karşın halk sağlığı, uluslararası alanda giderek yükselmektedir. Çünkü sağlık harcamaları tüm dünya için karşılanamaz boyutlara ulaşmaktadır ve ayrıca halk sağlığına, sadece yönetmek için değil ‘değiştirmek için’ de büyük gereksinim vardır.
“SAĞLIK HİZMETİNİN KAMU AĞIRLIKLI OLMASI HS UZMANININ VERİMLİLİĞİNİ ARTIRIR. BUNA KARŞIN, ŞU ANDA SAĞLIK BAKANLIĞI MERKEZ VE TAŞRA ÖRGÜTLENMESİNDE HALK SAĞLIĞI UZMANLARININ GÖREV TANIMINA UYGUN İSTİHDAMI ÇOK KÖTÜ DURUMDADIR. BIRAKIN HS UZMANLARINI, BİRÇOK İLDE HS BAŞKAN YARDIMCILARI HEKİM BİLE DEĞİLDİR. BU KAYNAĞIN İSRAF EDİLMESİ, BİR KÖTÜ YÖNETİM ÖRNEĞİ SAYILMALIDIR”
Halk sağlıkçılar, yönetim ve epidemiyoloji alanındaki yetkinlikleri nedeniyle ‘kök hücredir’. Bu nedenle sadece kamuda değil sağlığın her alanında söz sahibi olmalıdırlar. Halk sağlığı, sadece SB ve üniversitelerde değil tüm kamu ve özel kuruluşlar için HS bir çalışma alanıdır, ancak ‘sağlık hizmetinin kamu ağırlıklı olması HS uzmanının verimliliğini artırır’. Buna karşın, şu anda SB merkez ve taşra örgütlenmesinde HS uzmanlarının görev tanımına uygun istihdamı çok kötü durumdadır. Bırakın HS uzmanlarını, birçok ilde HS başkan yardımcıları hekim bile değildir. Bu kaynağın israf edilmesi, bir kötü yönetim örneği sayılmalıdır.
Liyakat Sorunu
HS uzmanı olmadan bir ülkenin sağlık sistemi yürütülemez. Halk sağlığı uzmanının kamuda ve özellikle Sağlık Bakanlığında istihdamı önündeki en ciddi engel, kamu yönetiminde ‘liyakat’ sorunudur. Bunun en önemli nedeni sağlığın politikacılar için en kullanışlı ‘popülist uygulama alanlarından’ birisi olmasıdır. Politikacılar, popülist politikalarını, sözlerini geçirebilecekleri merkez ve taşra yöneticileri aracılığıyla uygulamayı tercih etmeleridir. Dolayısıyla, halk sağlığı uzmanının özellikle taşra örgütünde uygun istihdamının karşısında yerel politik unsurlar da önemli rol oynamaktadır.
İstihdam İçin Ne Yapmalı?
Halk sağlığının tanıtımı ve savunuculuğu için: Halk sağlıkçılar, ‘Savunuculuk ve değiştiricilik’ için sürekli çaba harcamak zorundadırlar. Halk sağlığının her şeyden önce tanıtıma ihtiyacı vardır. Gerek toplum gerekse sağlık sektörü içinde ve hatta diğer klinik branşlar arasında da ‘Halk Sağlığı’ iyi tanıtılmamıştır.
Sağlık Bakanlığı teşkilatında uygun istihdam için: HS uzmanının Sağlık Bakanlığında uygun istihdamı sorununun aşılabilmesi ancak ve ancak kesin hüküm içeren mevzuat düzenlemeleriyle mümkün olabilir. Halk sağlığı uzmanının bu anlamda en önemli düşmanı, mevzuat metinlerindeki ‘tercihen’ sözcüğüdür. Halk sağlığı uzmanının sahada çalışırken karşılaştığı sorunların, aldığı eğitimle yeterince örtüşmediği konusunda bir fikir birliği vardır. Bu kısmen doğru olsa da nedeni bir kısır döngüdür. Sağlık Bakanlığı, halk sağlığı uzmanlık eğitimine sahada yeterince destek olmamakta, uzman yetiştirmenin sorumluluğunu tamamen üniversiteler üzerine atmaktadır.
“HALK SAĞLIĞI UZMANLARI, SAĞLIK BAKANLIĞI DIŞINDA DİĞER HÜKÜMET KURULUŞLARINDA (BAKANLIKLARDA) ÇALIŞABİLMELİDİRLER. HALK SAĞLIĞI UZMANI HER SEKTÖRDE BULUNMALIDIR (HEALTH IN ALL SECTORS -HER BAKANLIKTA BİR KOMİSYON OLSA İÇİNDE HS UZMANI DA BULUNMALIDIR)”
Sağlık Bakanlığı Dışındaki Çalışma Alanları Neler?
Halk sağlığı uzmanı kesinlikle Sağlık Bakanlığı dışında da çalışmalıdır. Halk sağlığı uzmanı, farklı bir bakış getirir ve çalışacağı alana katkı sağlar. Bunun için SB dışında da çalışmasında toplum açısından da yarar vardır. Halk sağlıkçı her yerde olmalı ancak her şeyi yapmamalı, disiplinler arası ilişkileri yönetmelidir. Sağlık sektörü ister kamu sektöründe ister özel sektörde, nerede verilirse verilsin bir ‘kamu hizmetidir’, ancak önemli olan ‘Halk sağlığının -uzmanın değil- tanıtımıdır’. HS uzmanları, SB dışında diğer Hükümet kuruluşlarında (bakanlıklarda) çalışabilmelidirler. Halk sağlığı uzmanı her sektörde bulunmalıdır (Health in all Sectors -her bakanlıkta bir komisyon olsa içinde HS uzmanı da bulunmalıdır).
“HALK SAĞLIĞI UZMANLARININ İSTİHDAMI ÖNÜNDE GÜNÜMÜZDEKİ EN ÖNEMLİ ENGEL ÜCRETLERİN DÜŞÜKLÜĞÜDÜR. LİYAKATE DAYALI OLMAYAN AKADEMİK KADROLAŞMA DA KADROLAŞMAYI ÖNLEYEREK NİTELİKLİ UZMAN YETİŞTİRMEYE ENGEL OLABİLMEKTEDİR”
Üniversitelerde Çalışma İmkanı
Tıp fakültelerinin HS ana bilim dallarında HS uzmanlarının istihdamı önünde günümüzdeki en önemli engel ücretlerin düşüklüğüdür. Öte yandan, her ne kadar sadece halk sağlığının değil tüm tıp uzmanlık alanlarının sorunu olsa da liyakate dayalı olmayan akademik kadrolaşma da kadrolaşmayı önleyerek nitelikli uzman yetiştirmeye engel olabilmektedir. Ayrıca, halk sağlığı uzmanlığı, HS profesyoneli üretiminde tek seçenek olmamalıdır.
“SAĞLIK ALANI İŞ SAĞLIĞI İLE YETERİNCE ENTEGRE DEĞİLDİR, ENTEGRE OLURSA BU ALANDA DAHA FAZLA HALK SAĞLIĞI UZMANI ÇALIŞABİLİR, YARARLI OLABİLİR. HALK SAĞLIĞININ TÜM ÖZELLİKLERİNİN İŞ SAĞLIĞI ALANINDA UYGULANMASI GEREKİR”
İş Sağlığı Alanında Çalışma İmkanı
Katılımcılar iş sağlığı alanında ‘fırsatlara’ göre ‘güçlüklerin’ daha fazla olduğunu, ama halk sağlığı bir misyon olarak görülürse ‘fırsatlar daha fazla’ olacağını öne sürmektedir. Sağlık alanı iş sağlığı ile yeterince entegre değildir, entegre olursa bu alanda daha fazla halk sağlığı uzmanı çalışabilir, yararlı olabilir. Halk sağlığının tüm özelliklerinin iş sağlığı alanında uygulanması gerekir. OSGB’lerde mesul müdür halk sağlığı / iş sağlığı uzmanı olmalı. Ayrıca sendikalarda halk sağlığı/iş sağlığı uzmanlarının istihdamı mümkün olabilmelidir. İş sağlığı alanında çalışmak için çalışma bakanlığı iş müfettişliği önemli bir çalışma alanı olabilir. Hekim iş müfettişliği kadroları bulunmakta, İŞGÜM’de hekim kadroları bulunmakta fakat halk sağlığı uzmanı kadrosu bulunmamaktadır. Bu konu ele alınmalıdır.
Çevre Sağlığı Alanında Çalışma İmkanı
Çevre alanı giderek HS uzmanlarının terk ettiği alanlardan birisidir. HS uzmanlık eğitiminde çevre konusundaki yetersizlikler, uzmanların sahada da bu alandan uzaklaşmalarına neden olmuştur. Çevre yan dal uzmanlığı kısa vadede bir çözüm gibi görülmemektedir. HS uzmanları,
*Çevre Bakanlığında; Çevre Yönetimi GM ‘ ve Büyük Endüstriyel Kazalar (BEKRA) yönetmeliği kapsamında rapor / belge hazırlığı sürecinde ve çevre il müdürlüklerinde ‘, Turizm Bakanlığında, ‘Yeşil Otel Belgelendirmesi’, Adalet Bakanlığında, ‘bilirkişilik’ ve ‘ÇED raporlarında bilirkişilik’, ÇED danışmanlık firmalarında, görev alabilirler.
ÇED yanında ‘SED değerlendirmelerinde’ halk sağlığı uzmanlık becerisine ihtiyaç var. Ancak bu konuda halk sağlığı uzmanının da ek eğitime ihtiyacı vardır. HS uzmanları, uluslararası kuruluşlarda ve özel da görev alabilirler ancak çevre alanı bir çatışma alanıdır, dolayısıyla Halk Sağlığı uzmanının çatışma yönetimi becerisi önemlidir.
Belediyelerde Çalışma İmkanı
Belediyeler, halk sağlığı uzmanı ya da halk sağlığı alanında lisansüstü derecesi olanların önemli ve ihmal edilmiş bir çalışma alanıdır. Bugüne dek, halk sağlığı alanında büyük sorumlulukları olan ve bunları her koşulda yerine getirmek zorunda olan belediyeler, genellikle halk sağlığı alanında el yordamıyla çalışmaktadırlar. Halk sağlığı uzmanının eksikliği gerek konvansiyonel yerel yönetim çalışmalarında gerekse Halk sağlığı alanındaki yeniliklere entegrasyonda belediyelerimizin faaliyetlerinde önemli ölçüde hissedilmektedir. HS uzmanının belediyelerde istihdamı için en önemli engellerden birisi ‘personel dağılım cetvellerinde’ HS uzmanının yer almaması, yani kadro sorunudur. Belediyeler kadrolaşma ve istihdam açısından Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlıyken idari açıdan kısmen iç işleri bakanlığına da bağlıdır. Belediyelerde HS uzmanı veya Halk Sağlıkçı istihdamı için planlı savunuculuk girişimlerine ihtiyaç vardır. Gerekirse -mevzuat düzeltilinceye dek-Belediye İktisadi Teşekküllerinde (BİT) Halk Sağlığı uzmanları istihdam edilebilir. Ancak burada da önemli engel düşük maaşlardır.
Uluslararası Kuruluşlar ve Dış Ülkelerde Çalışma İmkanı
Sadece DSÖ’de değil, Birleşmiş Milletlerin hemen tüm alt kuruluşlarında halk sağlığı uzmanları görev alabilir. Bunların başında Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) gelmektedir. Ancak Türkiye’nin yetiştirdiği HS uzmanlarının uluslararası kuruluşlarda çalışması için önündeki en önemli engel, yeterli mesleki donanım, iletişim becerisi ve özgüven yanında ‘İngilizce yeterliliğidir’.
Araştırma Danışmanlığı Alanında Çalışma İmkanı
Bu konudaki istihdam için uygun yapılar:
• Kamu (Ar-GE) projeleri,
• Yerel yönetim projeleri,
• Sivil toplum Kuruluşları projeleri
• Kamuoyu araştırma kuruluşları
• Dijital medya ve Web tabanlı diğer kuruluşlar
• Dışardan özel bireysel danışmanlık hizmetleri örnek olarak verilebilir.
Sivil Toplum Kuruluşlarında Çalışma İmkanı
Sivil toplum kuruluşlarında başta çevre, göçmen sağlığı, üreme sağlığı gibi halk sağlığının diğer alanlarında alanında ücretli ya da gönüllü çalışma mümkündür. Sivil toplumda özellikle çevre ve göçler konusunda HS uzmanına çok ihtiyaç vardır.
Diğer Olası İstihdam Alanları
HS uzmanının eğitimi, bunlar dışında okul sağlığı hizmetlerinde ve ulusal veya uluslararası sağlığı geliştirme projelerinde de doğrudan ya da proje temelli istihdamı mümkün olabilir. HS uzmanları cezaevi kurullarında da görev alabilirler.
Sonuç ve öneriler
“HALK SAĞLIĞI UZMANININ, KAMUDA HEMEN BÜTÜN BAKANLIKLARDA VE ÖZELLİKLE DE BAŞTA BÜYÜK KENTLER OLMAK ÜZERE BELEDİYELERDE İSTİHDAM EDİLMESİ, BU KURUŞLARIN SAĞLIK HİZMETİ VEREN KURULUŞLARLA EŞGÜDÜMÜ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR”
Halk sağlığı uzmanlık eğitimi, halk sağlığı uzmanlarının Sağlık Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatında sürekli kadrolarda ya da Ar-Ge birimlerinde proje bazlı yönetici olarak görev almalarına uygun içeriktedir. Halk sağlığı uzmanlarının ve diğer halk sağlığı disiplinlerinde diploma almış olan sağlık personelinin SB teşkilatında etkin konumda çalıştırılmaması sağlık-insan-gücü kaynak israfı anlamına gelir. Halk sağlığı uzmanına önemli ölçüde Sağlık Bakanlığı teşkilatında ihtiyaç varsa da uzmanlık eğitim becerileri, HS uzmanının SB dışındaki kamu, özerk ve özel kuruluşlarda da çalıştırılmasına uygundur. HS uzmanının, kamuda hemen bütün Bakanlıklarda ve özellikle de başta büyük kentler olmak üzere Belediyelerde istihdam edilmesi, bu kuruşların sağlık hizmeti veren kuruluşlarla eşgüdümü açısından çok önemlidir. SB dışındaki kamu ve özel kuruluşlar, HS uzmanları için alternatif değil ‘tamamlayıcı’ çalışma alanları olarak kabul edilmelidir. Halk sağlıkçıların SB bünyesinde etkin ve verimli istihdamının önündeki en önemli engel HS uzmanı istihdamında ‘mevzuat düzenlemeleri ile ilgili eksiklikler’ ve kamudaki ‘liyakat sorunudur’. HS uzmanının kamuda, SB dışındaki istihdamın sağlanması için başta Belediyeler olmak üzere diğer kamu kuruluşlarında kadro düzenlemelerine (PDC’lerinde gerekli düzenlemelerin yapılmasına) gereksinim vardır. HS uzmanının kamuda Belediyelerde ve kamu dışındaki istihdamı için halk sağlığının savunuculuğu ve tanıtımı konusunda HS uzmanlarının ve meslek örgütlerinin programlı bir tanıtım faaliyetine girişmeleri yararlı olacaktır. Ancak bugün halk sağlığı uzmanları zaman zaman işlevsiz bırakılmaları sonucunda mesleki ilgilerini yitirmeye başlamışlardır. HS uzmanı merak etmeli ve soru sormalı, kendisini mesleki ve toplumsal duyarlılıklar açısından geliştirmelidir.
KONUT DOKUNULMAZLIĞINI İHLAL SUÇU DÜZENLEYEN TÜRK CEZA KANUNUNUN 116/2. MADDESİNE “İŞYERİ” İBARESİNDEN SONRA GELMEK ÜZERE “TÜM SAĞLIK TESİSLERİ” İBARESİ EKLENMELİ
Sağlıkta şiddet, son 20 yılda hızla artarak sağlık çalışanlarının hayatlarındaki en büyük tehditlerden biri olmuştur. Sağlıkta dönüşüm programı ile sağlık çalışanlarının üzerinde kurulan baskıya paralel olarak artan sağlıkta şiddetin karşısındaki en önemli yapılardan biri Türk Tabipleri Birliğidir. Türk Tabipleri Birliği; sağlıkta şiddeti artıran politikalarla mücadele ederken, aynı zamanda önerdiği hukuki düzenlemelerle sağlıkta şiddetin azaltılmasına katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
Sağlıkta Şiddet Ayrı Bir Suç Türü Olarak Tanımlanmalı
Sağlık hizmeti sunumu esnasında işlenen öldürme, kasten ve bilinçli yaralama, hakaret, kişinin hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik tehdit ile sağlık çalışanlarının bir şeyi yapması veya yapmamasını temine yönelen eylemlerin; suçun işleniş biçimi ve kendine özgü yapısı nedeniyle ayrı bir suç türü olarak tanımlanması ve giderek artan şiddet olaylarının Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından araştırılması; 2011 yılında Türk Tabipleri Birliği tarafından talep edilmiştir. Bu talep, CHP Mersin Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı tarafından 7 Ekim 2011 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş fakat gündeme alınmamıştır. Yasal ve kalıcı tedbirler almak yerine; Sağlık Bakanlığı tarafından 6 Nisan 2011’de yayımlanan Hasta ve Çalışan Güvenliğinin Sağlanmasına Dair Yönetmelikte, “Çalışanlara yönelik fiziksel saldırıların önlenmesine yönelik düzenleme yapılması hususlarında gerekli tedbirleri alır ve düzenlemeleri yapar” cümlesi ile çözüme yönelmediği belli olan düzenleme yapılması tercih edilmiştir.
Talepler 14 Mart 2012’de yinelenmiş; bu “suskunluk çemberi” ne yazık ki ancak 17 Nisan 2012’de Dr. Ersin Arslan’ın hasta yakını tarafından öldürülmesi ile kırılmıştır. İçişleri Bakanlığının iç işleyişi açısından, 26 Nisan 2012 günlü “Sağlık Çalışanlarına Karşı İşlenen Suçların Soruşturulması” konulu genelge ile Sağlık Bakanlığı 28 Nisan 2012’de Sağlık Bakanlığı Personeline Karşı İşlenen Suçlar Nedeniyle Yapılacak Hukuki Yardımın Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliği; Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü de 14 Mayıs 2012’de Çalışan Güvenliği Genelgesi yayımlamıştır.
TBMM Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu da Ekim 2012’de çalışmaya başlamıştır. Türk Tabipleri Birliği, Komisyon görüşmesine katılıp görüşlerini dile getirmiş ve Türk Ceza Kanununa ek madde önerisini de bir kere daha iletmiştir. Komisyon Raporunu Ocak 2013’te tamamlamıştır. https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/handle/11543/110
TTB’nin Sağlıkta Şiddet Yasa Tasarısı
Türk Tabipleri Birliği tarafından 2011’de hazırlanan “Sağlıkta Şiddet Yasa Tasarısı”, sağlık hizmetinin kamu hizmeti olduğu vurgusundan hareketle, Türk Ceza Kanunu’nun üçüncü bölümüne “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar: Sağlık Hizmetini Engelleme” başlığı altında, en azından caydırıcılık içermesi amacıyla hazırlanan ek madde önerisini başta Sağlık Bakanlığı, hükümet temsilcileri ve siyasi partiler olmak üzere tüm ilgili yerlere iletilmiştir. Teklifin gerekçesine sağlık hizmeti sunumu alanında yaşanan sorunlar ayrıntısıyla anlatılmıştır. https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=66e6d6ce-9232-11e7-b66d-1540034f819c
Teklif şöyledir:
Sağlık personelini etkileme ve sağlık hizmetini kesintiye uğratma
(1) Sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık personeline yerine getirdiği sağlık hizmeti nedeniyle yapmaması gereken bir işi yapması veya yapması gereken bir işi yapmaması için emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Bu fiiller sonucunda sağlık hizmeti kesintiye uğramışsa yukarıdaki fıkraya göre belirlenen ceza yarı oranında artırılır.
DARP VE CEBİRLE İŞLENENLER DIŞINDAKİ SUÇLARDA ALTERNATİF YAPTIRIMLAR YAYGINLAŞTIRILMALI; FAİLLER OLAYIN MEYDANA GELDİĞİ SAĞLIK TESİSİ DIŞINDAKİ BİR YERDE SÜRELİ GÖREVLENDİRİLMELİ
İlk Yasal Düzenleme
Soruna dair ilk yasal düzenleme, Ocak 2014’te 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa ek-12. Maddenin eklenmesi ile yapılmıştır. Düzenlemeye göre “Sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen kasten yaralama suçu, Ceza Muhakemesi Kanununun 100 üncü maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında tutuklama nedeni varsayılan suçlardandır”. Ancak hükmün uygulanmadığı hatta uygulayıcılar tarafından bilinmediği de görülmektedir. Bu nedenle Hâkimler ve Savcılar Kurulu ile Adalet Bakanlığına düzenlemelerin asıl ceza mevzuatı içinde yapılması ve bu aşamaya kadar uygulayıcıların mevcut düzenlemeden haberdar edilmesi istenmiştir.
İş Kazası Bildirimi
Sağlık Bakanlığının 16 Kasım 2017 tarihli “iş kazası bildirimi” konulu yazısında da “Şiddete maruz kalan sağlık çalışanları açısından iş kazası bildirimlerinin fiziksel veya ruhsal anlamda engelli hale gelmesinin hekim tarafından tespit edilmesi halinde yapılması” gerektiği belirtilmiştir. Bunun yanı sıra iş kazası (şiddet) sonucu sağlık çalışanının kurumuna bildirimde bulunması yeterlidir. Ayrıca çalışanın sağlık kurumuna başvurusu varsa burada da sağlık kurumunun mutlaka kayıtlarına şiddetin iş kazası olarak geçirmesi ve ilgililere yasal bilgilendirme yapması zorunludur. Mevzuat; işvereni, ilgili kurumlara (kolluk, SGK) en geç 3 iş günü içinde bildirim yapmakla yükümlü kılmıştır. Sağlık çalışanı; yaşadığı iş kazasının kayıtlara geçip geçmediğini kontrol etmeye, geçmediği durumlarda ilgilileri uyarmaya ve SGK’ya bildirimde bulunma hakkına sahiptir.
3359 sayılı Yasadaki ek fıkra düzenlemesine 2018 yılında “müjde” olarak duyurulan bir hüküm daha eklenmiş ve “şüphelilerin kolluk tarafından yakalanacağı ve Cumhuriyet savcısının adli işleri tekemmül ettireceği” yazılmıştır. Rutin işleyişin ilgisiz bir Kanunda neden düzenleme konusu yapıldığı ise açıklanmamıştır.
Nihayet aynı hükümde 2020 yılında yapılan değişiklikle yaralama, tehdit, hakaret, görevi yaptırmamak için direnme suçları yönünden ağırlaştırıcı neden sayılması, cezaların ertelenmeyeceği belirtilirken “faile veya yakınına mağdurun verdiği hizmeti verebilecek başka sağlık personeli ve yardımcı sağlık personeli bulunması halinde hizmet ilgili diğer personel tarafından verilir” hükmü ile şiddet eylemine maruz kalan sağlık çalışanının kendisine saldıranlara hizmet vermek zorunda kalması da örtük olarak kabul edilmiştir.
ADLİ SİCİL İSTATİSTİK GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜN YILLIK RAPORLARINA “SAĞLIK ÇALIŞANLARINA YÖNELİK SUÇLAR” BAŞLIĞI EKLENMELİ
SAĞLIK BAKANLIĞI, BEYAZ KOD RAPORLARINI YILLIK OLARAK BAŞVURU GEREKMEKSİZİN, HUKUKİ YARDIM SONUÇLARIYLA BİRLİKTE AÇIKLAMALI
Kalıcı Bir Çözüm Üretme İradesi Yok
Sağlık çalışanlarına yönelik suçların istatistikleri Sağlık Bakanlığı tarafından düzenli olarak açıklanmadığı gibi Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan başvurulardan birine “Yanıt ayrıca çalışmayı gerektirdiği için olumlu yanıt verilememektedir” yanıtı verilmiştir. Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü bu suçlara ilişkin ayrı bir kayıt yapmamaktadır. Sağlık çalışanlarının mağdur olduğu dosyalara bakıldığında aşamalarda faillere “neden” sorusunun sorulmadığı görülmektedir. Sağlık hizmetine ilişkin iktidar temsilcilerinin cümlenin ilk yarısını söyleyip ikinci yarısını saklamaları yani “isteyen istediği hastaneye veya doktora gider” cümlesinin devamındaki mali kısıtlar gizlenerek sağlık bir “gösteri” alanına çevrildiği için kalıcı bir çözüm üretme iradesi de gösterilmemektedir.
Türk Tabipleri Birliği olarak geçmişte olduğu gibi bugün de sağlık çalışanlarının yanında, şiddetin karşısında durmaya devam edeceğiz. Gelinen süreçte yasal değişikliklerle ilgili önerilerimiz şunlardır:
Mevzuat ve Uygulamayla İlgili Öneriler
Bu kapsamda sağlık hizmetinin şiddetten arındırılması için uzun erimli programların oluşturulmasına değin ivedilikle şu çalışmaların yapılması gerekmektedir:
Türk Tabipleri Birliği’nin kanun teklifi ile birlikte bugüne kadar 3359 sayılı Yasanın Ek-12. Maddesi ile yapılan düzenlemelerin temel ceza mevzuatında olması gereken yerlere alınması,
Konut dokunulmazlığını ihlal suçu düzenleyen Türk Ceza Kanununun 116/2. maddesine “işyeri” ibaresinden sonra gelmek üzere “tüm sağlık tesisleri” ibaresinin eklenmesi,
Mağdur sağlık çalışanının faile hizmet sunmayacağının açıkça kanunda düzenlenmesi,
Suçun önlenmesine yönelik kolluk faaliyetleri kapsamında şiddet vaka haritası ile fail profil çalışmalarının yapılması,
Darp ve cebirle işlenenler dışındaki suçlarda alternatif yaptırımların yaygınlaştırılarak faillerin olayın meydana geldiği sağlık tesisi dışındaki bir yerde süreli görevlendirilmesi,
Şiddet mağdurlarına adli yardım kapsamında barolardan vekil görevlendirilerek tüm işlemlerin avukat eşliğinde yapılmasının sağlanması,
Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğünün yıllık raporlarına “sağlık çalışanlarına yönelik suçlar” başlığı eklenmesi,
Sağlık Bakanlığının beyaz kod raporlarını yıllık olarak başvuru gerekmeksizin açıklayarak hukuki yardım sonuçlarıyla birlikte açıklaması.
Artarak devam eden sağlıkta şiddet vakalarından da görüldüğü üzere göstermelik mevzuat düzenlemelerinin sağlıkta şiddeti azaltamadığı açıktır. Sağlıkta şiddeti azaltabilecek düzenlemeler için Türk Tabipleri Birliği’nin mevzuat önerileri derhal uygulanmalıdır.
SGK GSS GENEL MÜDÜRÜ PROF. DR. GÖKHAN TUNA ÖZTÜRK: “KAZANIMLARA GÖRE ÖDEMEYİ TEŞVİK ETMEK AMACI İLE İKİ PROJE BAŞLATTIK”
SGK GSS GENEL MÜDÜRÜ PROF. DR. GÖKHAN TUNA ÖZTÜRK: “GEN TEDAVİLERİ VE YENİ NESİL TEDAVİLERİN GELİŞMESİYLE BİRLİKTE SAĞLIK HARCAMALARI KARŞILANAMAYACAK DURUMA GELİNECEK”
26. TÜSAP Toplantısı, 4 Mart 2022 tarihinde kamu, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör temsilcilerinin katılımı ile online platformda “Sağlık Finansmanı” ana başlığında düzenlendi. “Sağlıkta Geri Ödeme Yöntemlerinde Gelecek Vizyonu” teması ile yapılan toplantı, başta TÜSAP Yürütme Kurulu Başkanı ve T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, SGK GSS Genel Müdürü Prof. Dr. Gökhan Tuna Öztürk, Sağlık Bakanlığı İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, Dünya Sağlık Örgütü Türkiye Ofisi Program Yöneticisi Prof. Dr. Toker Ergüder, AİFD Genel Sekreteri Dr. Ümit Dereli, İEİS Genel Sekreteri Savaş Malkoç, MÜSİAD Sağlık Sektör Kurulu Başkanı Hüseyin Sarpkaya, OHSAD Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Reşat Bahat, SASDER Başkanı Levent Yiğit, SEİS Yönetim Kurulu Başkanı Metin Demir ve TİSD Genel Sekreteri Dr. Sami Türkoğlu olmak üzere 49 üst düzey sağlık profesyonelinin katılımı ile gerçekleşti.
SGK GSS Genel Müdürü Prof. Dr. Gökhan Tuna Öztürk’ün ana konuşmacı ve İ.Ü. Cerrahpaşa Öğretim Üyesi ve ÜHD Genel Sekreteri Prof. Dr. Haluk Özsarı’nın moderatör olarak yer aldığı26. TÜSAP Vizyon Toplantısı, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği (TİSD) ile Abbott, Atabay, Eczacıbaşı ve Roche firmalarının katkıları ile düzenlendi.
2 PROJE: KALİTE ODAKLI FİNANSMAN YÖNTEMLERİ UYGULAMASI VE İLAÇLAR İÇİN MALİYET-ETKİLİLİK ANALİZİNİN UYGULANMASI VE ULUSAL MALİYET ETKİLİLİK EŞİĞİ BELİRLENMESİ
SGK’dan 2 Proje
26. TÜSAP Toplantısında konuşan ve değer bazlı yani kazanımlara göre ödemeyi teşvik etmek amacı ile “Kalite Odaklı Finansman Yöntemleri Uygulaması” ve ilaçlar için “Maliyet-Etkililik Analizinin Uygulanması ve Ulusal Maliyet Etkililik Eşiği Belirlenmesi” başlıkları ile iki proje başlattıklarını söyleyen SGK GSS Genel Müdürü Prof. Dr. Gökhan Tuna Öztürk, bu projelerle hedeflenen çıktılardan bahsetti.
Kalite Odaklı Finansman Yöntemleri Projesi
Kalite Odaklı Finansman Yöntemleri Uygulaması projesinde finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerinin niteliği ile kalitesinin izlenmesi ve değerlendirilmesinin amaçlandığını kaydeden GSS Genel MüdürüÖztürk, proje ile hastalık yükünü oluşturan sağlık olgularının sağlık harcamalarına etkisinin azaltılması, aynı işlemlere yönelik yeniden başvuruların minimuma indirilmesi, kanıta dayalı ve hasta odaklı fiyatlandırmanın planlaması ve hasta güvenliği ve memnuniyet dağıtılmasını sağlanması gibi temel amaçlar güdüldüğünü belirtti. Bu projede en önemli veri tabanının MEDULA olduğunu sözlerine ekleyen Öztürk, Ulusal Kayıt Sistemine de değinerek analize uygun verilerin değerlendirildiğinden bahsetti.
“Öyle Hastaneler Var ki”
Sağlık Bakanlığının diz artroplastisi işlemlerine yönelik kalite formlarını kullanarak tesis türüne göre revizyon oranlarını analiz ettiklerini kaydeden Öztürk, “Öyle hastaneler var ki 100 hastasından 8’inde revizyon olmuş. Sonrasında hastaların yüzde 2’sinde komplikasyon gelişmiş. Emboli, pulmoner emboli gelişmiş, yoğun bakıma göndermişiz, normal DVT olmuş ve tekrar kuruma bir maliyeti olmuş. Öyle hastaneler de var ki revizyon oranları binde 1. Bu sebepten dolayı hasta sonraki 10 yıl boyunca tekrar hastaneye uğramamış. Her ikisine de aynı ödemeyi yapmışız ve hatta komplikasyon gelişene daha fazla ödeme yapmışız. Bu aslında dünya literatüründe çok da istenmeyen, çok adil olduğuna inanılmayan bir durum” dedi.
SGK GSS GENEL MÜDÜRÜ PROF. DR. GÖKHAN TUNA ÖZTÜRK: “TEDAVİNİN EKONOMİK KAZANIMLARININ SADECE SAĞLIK GİDERİNİ AZALTMAK DEĞİL, ÇALIŞAN GÜCÜNÜN VE KURUMA TEKRAR PRİM OLARAK DÖNÜŞÜNÜN BİLE HESAPLANMASI LAZIM. TERSİ BİR DURUM OLARAK SADECE İLACIN BÜTÇE YÜKÜ DEĞİL OLUŞTURABİLECEĞİ YAN ETKİLERİN MALİYETİNİN DE HESAPLANMASI VE BUNUN İÇİN EKONOMİK ANALİZ YÖNTEMLERİNİN OLDUKÇA DETAYLANDIRILMASI GEREKİYOR”
İlaçlar için Maliyet-Etkililik Analizi Projesi
İlaçlar için Maliyet-Etkililik Analizinin Uygulanması ve Ulusal Maliyet Etkililik Eşiği Belirlenmesi projesinin TÜSEB çatısı altında yürüdüğü ve SGK’nın burada paydaş rolü üstlendiğini söyleyen Öztürk, “Bir ilaç alıp değerlendirme yaptığımız zaman sadece bütçe yükünü değerlendiriyoruz. Klinik faydalarını da değerlendiriyoruz ama hiçbir zaman bu klinik faydaların bize ne kadar getirisi olacağını değerlendirmiyoruz. Örneğin 15 yaşında bir çocuğu tam kürle tedavi edecek bir ilaçla 80 yaşındaki bir hastayı tam kürle tedavi edecek bir ilacın, ilaçlar aynı olsa, maliyet yükü aynı olsa bile arasında bariz bir maliyet etkinlik farkı vardır. Mesela bunları hiç değerlendirmiyoruz. Tedavinin bu ekonomik kazanımlarının sadece sağlık giderini azaltmak değil, çalışan gücünün ve kuruma tekrar prim olarak dönüşünün bile hesaplanması lazım. Tersi bir durum olarak sadece ilacın bütçe yükü değil oluşturabileceği yan etkilerin maliyetinin de hesaplanması lazım ve bunun için ekonomik analiz yöntemlerinin oldukça detaylandırılması gerekiyor. TÜSEB’le birlikte bununla ilgili proje çıktılarımızı yazdık” diye konuştu.
Bu proje ile hedeflenen çıktıları Sağlık Teknoloji Değerlendirme (STD) Kılavuzunun oluşturulması, maliyet etkililik analizinin kapsamının belirlenmesi, ulusal maliyet etkinlik eşiğinin oluşturulması, belirlenen ilaçlar/ilaç grupları için örnek maliyet etkililik analizlerinin yapılması ve uluslararası STD organizasyonları ve / veya iş birliklerine katılım olarak sıralayan Öztürk, Genel Sağlık Sisteminin bel kemiği olan kesimin 4A’lı kesim olduğunu sözlerine ekledi.
SGK GSS GENEL MÜDÜRÜ PROF. DR. GÖKHAN TUNA ÖZTÜRK: “ÇALIŞANLAR VE BAKMAKLA YÜKÜMLÜ OLDUKLARI KİŞİLERİN SAYISI SİSTEMDE 43 MİLYON. GSS PRİMLERİNİN YÜZDE 79’U SAĞLIK HARCAMALARINA GİDİYOR. YÜZDE 79 NORMALDE İYİ BİR ORAN GİBİ DURUYOR AMA BU İSTATİSTİĞİN İLGİNÇ TARAFI BU 43 MİLYON KİŞİNİN SADECE 14 MİLYONU HASTANEYE GİDİYOR. 29 MİLYON KİŞİ BİR YIL İÇİNDE 1 KEZ BİLE HASTANEYE GİTMEMİŞ”
43 Milyon Kişinin Sadece 14 Milyonu Hastaneye Gidiyor
Çalışanlar ve bakmakla yükümlü oldukları kişilerin sistemde 43 milyon olduğunu ve GSS primlerinin yüzde 79’unun sağlık harcamalarına gittiğini belirten GSS Genel Müdürü Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yüzde 79 normalde iyi bir oran gibi duruyor ama bu istatistiğin ilginç tarafı bu 43 milyon kişinin sadece 14 milyonu hastaneye gidiyor. 29 milyon kişi bir yıl içinde 1 kez bile hastaneye gitmemiş. Sağlık hizmetlerinde toplanan primin yüzde 79’unu harcamaya sadece 14 milyon kişi yetiyor. 43 milyonun 14 milyonu değil de 25 milyonu sağlık hizmetlerine başvursa sistemin sürdürülebilirliği kalmıyor. Bir sonraki aşamada özellikle nadir hastalıklarda gelişen gen tedavilerinin, yeni nesil tedavilerin devreye girmesiyle birlikte ilaç harcamalarının daha fazla artacağını düşünüyoruz. Birkaç yıl sonda 43 milyonun 25 milyonu hastaneye gidecek korkusundan çok bu 43’ün 14’ünün bile harcamalarını karşılamayacak duruma geleceğiz. Bu nedenle bu projelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum”
“Geri Ödeme” Diye Bir Terim Yok
Sağlık hizmetlerinde doğrudan ya da dolaylı ödeme olduğunu ifade eden T.C. Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Sabahattin Aydın, aslında sosyal güvenlik sisteminde “geri ödeme” diye bir terim olmadığını ve bir kelime başta yanlış kullanıldığında artık öyle kabullenildiğini söyledi. Özellikle sağlık bilişiminin çok hızlı gelişmesi, kayıt sisteminin çok detaylı yapılabilmesi ve süreçlerin baştan sona çok iyi takip edilmesi sonucunda daha yeni, daha güncel ve geleceğe yönelik umut veren ödeme yöntemlerinin de ortaya çıktığını sözlerine ekleyen Aydın, “Genel sigorta primi ülkemizde oturdu ve artık geri ödeme deyince hemen konuyu hizmet sunuculara SUT bazlı ödeme olarak algılıyoruz” dedi.