“Kamu garantili satın alma yöntemi, üretimin planlanabilmesi ve sürdürülebilirliği için çok kıymetli bir satın alma yöntemi olabilir”
“Sağlık marketle ilgili bir önerim var; satın alım yapılacak 5 firmaya yıllık herhangi periyodlarda malzeme alacağınızın planını verirseniz onlar da ona göre tedariğini planlar”
Metin Demir
Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) Başkanı Metin Demir, 11 Aralık 2019 günü Ankara’da yapılan 5. Tıbbi Tedarik Kongresinde yaptığı konuşmada, alternatif satın alma yöntemine ilişkin şunları kaydetti:
“Alternatif
satın alma yöntemine neden ihtiyaç duyuyoruz? Demek ki bir temin sorunu var; yani parasını
ödediğimiz zaman dünyada herhangi bir mala erişememe şansımız var mı? Yok,
kesinlikle erişebiliriz. Demek ki burada başka bir sıkıntı var ki bizi alternatif
satın alma yöntemlerini araştırmaya itiyor.
Sağlık
sektöründeki finansal sürdürülebilirlik sorunu her adımda önümüze bir engel
olarak çıkıyor. Bunu çözmeden hiçbir şeyi çözemiyoruz. Yaklaşık 150 milyarlık
sağlık sektörü bütçesi var. Bunun yaklaşık 15 milyar civarı tıbbi cihaz, 35
milyar civarı ilaç sektörü. İlaç sektöründe sadece kamuya satılan bölümünde
sorun var. Eczane ile perakende satılan bölümde bir sorun yok, temin sorunu da
yok, ödeme sorunu da yok.
Sorunumuz 5-6 Milyar!
Burada
sorunlu olan alan, aslında 5-6 milyarlık bir rakam! 5-6 milyar, toplam bütçenin
yüzde 10’u bile değil! Bu 5-6 milyarı ödüyoruz aslında… Bunu öne alsak, 5-6
milyarı önceden planlayabilsek ödemesini belki de daha fazla tasarruf
sağlayacağız. Hayal ediyorum şöyle, bir ya da 30 günde ödüyoruz denilse ve
inanın gerçekten ilaç ve tıbbi cihazda diğer malzeme alımlarında da en az yüzde
10 tasarruf ederiz. 150 milyarı yüzde 10 artırıp 165 milyara çıkarmayı belki
başaramayabiliriz ama 150 milyarı yüzde 10 aşağı çekebiliriz. Bu demek ki belki
de biz bu bütçeye sığarız! Finansı doğru yönetebilirsek, bu özel sektörde de
aynı kamuda da aynı, biz üretim yaparken hammadde almaya gittiğimizde ilk soru ‘peşin
mi ödeyeceksin?’ ‘vadeli ödeyeceksen kaç ayda ödeyeceksin?’ Bunu 8-9 ayda ödeyeceğiz
dersek teminat mektubu istiyor. Demek ki sizde bir sıkıntı var diyor.
Kamu Garantili Satın Alma Yöntemi
Ödeme, satın
almayı belirliyor, fiyatı da o belirliyor. Biz bunu çözmeden bütün alternatif
satın alma yöntemlerinde sıkıntı yaşarız.
Kamu
garantili satın alma yöntemini de uzun zamandır söylüyoruz, özellikle
üreticilerimiz için bu çok ciddi… Sürdürülebilirliği için, üretimini
planlayabilmesi için çok kıymetli bir satın alma yöntemi olabilir. Yüzde 15’lik
yerli malını teşvikten daha çok kamu garantili satın alma bize fayda sağlar. Veya
yerli malını kullanan kamu kurumuna genel bütçeden yüzde 5 teşvik verilse yüzde
15 yerli malına verilecek teşvikten daha iyi!
Hatta yerli
malını kullanan kamu kurumlarına Hazine’den yüzde 5 destek versinler o daha
fazla yerli malına teşvik olur diye düşünüyorum. 2023 ihracat hedefimiz 226
milyar biliyorsunuz; biz tıbbi cihaz sektörü olarak bunun yüzde 1’ini
yapacağımıza inanıyoruz. Ancak finansal durumumuzu çözersek ihracatımıza da
kaynak aktarılacak ve ülkeye fayda sağlayacağız diye düşünüyorum. Yerlilik
oranımızı da ölçülebilir oranda yüzde 20’ye getirebiliriz.
Sağlık Markette Satın Alma Planı Belirlenmeli
Doğru zamanda
doğru ödememizi alırsak bugün ithal ettiğiniz birçok şeyi üretebiliriz. Fakat
üreticimizin gözündeki ışığın feri söndüğü için, heyecanı azaldığı için yeni
bir şeyler yapma heyecanı yok. Sektöre pozitif enerji vermeniz lazım. Umut
vermeniz lazım.
Sağlık
marketle ilgili bir önerim olsun; orada ilk firma olarak çerçeve anlaşmasına girdikten
sonra satın alım yapılacak 5 firmaya yıllık herhangi periyodlarda bu malzemeyi
alacağınızın planını verirseniz onlar da ona göre tedariğini planlar… Kısa
tekliflerle o zaman daha heyecanlı daha teşvikli olur. Çünkü orada karşılıklı
anlaşma olmazsa o sürecin malzeme temininde yine sıkıntı yaşayabilir. Çünkü
kısa zamanlı teslimatlar var.”
“Çerçeve anlaşmaların süresi 1 yıldır. Bu 1
yıl içerisinde de ürünlerin tavan fiyatları güncellenir; Tavan
fiyatlar ekonomik girdi ve maliyetler dikkate alınarak belli aralıklarla
değiştirilmektedir”
DMO Genel Müdür Yardımcısı İsmet Keskin, 11 Aralık 2019 günü Ankara’da yapılan 5. Tıbbi Tedarik Kongresinde yaptığı konuşmada, sağlık market uygulaması ile yaklaşık 880 kamu hastanesinin ihtiyacı olan ilaç ve tıbbi malzemelerin DMO üzerinden tedarik edilmesine olanak sağlandığını ifade etti. Sağlık Market’in gerek alışılmış olan çerçeve anlaşma tarzı, gerek ihale süresi yönetimi, gerekse ödeme yönetimi açısından daha dinamik bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Keskin, Tıbbi Tedarik Kongresinde şunları anlattı:
“Örneğin, Sağlık Market kapsamında, sizlerle imzaladığımız çerçeve
anlaşmaların süreleri, anlaşma imzalayan firmalarımızın da sizlere
iletebileceği gibi 1 yıldır. Bu bir yıl içerisinde de ürünlerin tavan
fiyatlarının güncellenmesi söz konusudur. Bu tavan fiyatlar ekonomik girdi ve
maliyetler dikkate alınarak belli aralıklarla değiştirilmekte ve çerçeve
anlaşması bulunan tüm firmaların ürünlerine artış/azalışlar yansıtılmaktadır.
Burada sadece SUT fiyatı olan nitelikli tıbbi malzemeler (koklear implant,
vagal sinir stimülasyon terapi sistemi) ve kamu ödenen fiyatı olan ilaçlarda
sadece güncelleme yapılmaktadır. Tavan fiyatının değişmesi durumunda
tedarikçinin talepte bulunması halinde söz konusu ürünün yayınını
durdurabilmekteyiz. Bu durumda firmalarımızın anlaşmasında bulunan kurallar
dahilinde yapılacak elektronik ihalelere teklif verme zorunluluğu
bulunmamaktadır. Bu anlaşmalar sanıldığı gibi tek fiyat üzerinden yapılan uzun
süreli anlaşmalar değildir. Yine, mevcut
Katalog uygulamalarımızdaki yapıya benzer nitelikte, tedarikçinin istediği
zaman ürün ekleyebileceği veya çıkarabileceği bir sistem tasarladığımızı da
eklemek isterim.
Başvuru Süreci
Sağlık
Market tıbbi malzemelere ilişkin çerçeve anlaşmalara başvuru iki aşamadan
oluşmaktadır. Bunlardan ilki olan teknik uygunluk değerlendirmesi başvuruları
online olarak Sağlık Market Modülü ‘Teknik Uygunluk Değerlendirmesi Yeni Numune
Başvurusu’ ekranında ürünlere ait bilgilerin girişi yapılarak
gerçekleşmektedir. Firmalar, başvurdukları ürünleri için temel sarflara ilişkin
100 TL’lik, nitelikli tıbbi malzemelere ilişkin 300 TL’lik başvuru bedelini
ödeyerek söz konusu ürünlerini DMO’ya teslim etmektedir. Teslim edilen
ürünlerin, Sağlık Bakanlığı ve DMO tarafından belirlenmiş personelce teknik
şartnamesinde belirtilen hususlara göre uygunluk muayenesi gerçekleştirilmektedir.
Teknik
uygunluk değerlendirmesi olumlu sonuçlanan ürünlerle, ikinci aşama olan çerçeve
anlaşma başvurusu yine online olarak Sağlık Market Modülü ‘Çerçeve Anlaşma
Başvurusu’ ekranında istenilen evrakların sisteme yüklenmesiyle devam
etmektedir. Yüklenen evrakların yetkili personelce kontrolünün ardından,
anlaşmaya ilişkin kurum içi prosedürler tamamlanarak firmalar çerçeve anlaşmaya
davet edilmektedir.
Beşeri Tıbbi Ürünlerin Başvurusu
Beşeri
tıbbi ürünler için ise teknik uygunluk değerlendirmesi bulunmamakta olup, 300
TL’lik başvuru bedelini yatırarak yine aynı prosedür izlenmek suretiyle çerçeve
anlaşma başvurusu yapılmaktadır.
Sağlık
Market uygulamasının yürütüldüğü her adımda; mevcut katalog sistemimize göre
hem daha az evrakla başvuru süreci yürütülmekte hem de tüm süreci online olarak
sürdürmekteyiz. Biz bu sistemi anlatırken hep aynı şeyi söylüyoruz; sadece bir bilgisayar vasıtasıyla temel sarflar için 81 il için
ayrı ayrı ve ürün bazlı sık sık yapılacak olan elektronik ihalelere rahatça
katılım sağlayabiliyorsunuz. Koklear implantı tek tuşla doğrudan sipariş ederek
alabiliyor, nükleer tıp ürünlerinde ise bilgisayarınızın başında önceden
belirlenmiş dağıtım listelerine göre fiyat teklifinizi verebiliyorsunuz. Aynı
şekilde sağlık tesislerimizde görevli arkadaşlarımız da tek tuşla talebini
girip yönetebiliyor ve kendisine teslim edilen ürünün yine bilgisayar başında
teslim alma işlemini gerçekleştirebiliyor.”
Sağlık Markette Hangi Ürünler Yer Alıyor?
Sağlık
Market kapsamında tedarik edilecek ürünlerin belirlenmesi amacıyla komisyon
oluşturuldu. Kamu Hastaneleri Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hasan Arslan’ın verdiği bilgilere göre; Komisyonun
değerlendirme kriterlerinde; bedeli ödenenler listesi, temin zorlukları, hızlı
tedarik ihtiyacı, tesise sağlayacağı iş yükü faydası ve bütçe durumu yer
alıyor.
Sağlık
Bakanlığı ile DMO arasında tedarik iş birliği çalışmaları
kapsamında imzalanan protokolde şöyle bir yol izleniyor:
Sık tüketilen ve tüm sağlık tesislerinde kullanılan
tıbbi sarf malzemeler (EK 3/B),
Temininde güçlük yaşanan ilaç ve tıbbi malzemeler,
Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) ekinde yer alan birim
fiyatların ve
Kamu ödenen/ depocu fiyatı üstünde firma teklifleri sebebiyle
alınamayan ilaç ve tıbbi malzemeler ile İl Sağlık Müdürlükleri bağlı sağlık
tesisleri ve ilgili üretici/ithalatçı/bayiler tarafından gelen talepler
değerlendiriliyor.
11 Aralık 2019 günü Ankara’da yapılan 5. Tıbbi Tedarik Kongresinde konuşan Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurul Üyesi Prof. Dr. Necdet Ünüvar ise, “Tedarik zincirini konuşurken sağlık sisteminin getirdiği yoğun hasta trafiği, malpraktis, yaşam süresinin uzaması, sağlıktan beklentilerin artması gibi konular maliyet unsuru olarak çıkıyor. Hizmeti verebileceğimiz en kaliteli, etkin ve ucuz hizmeti optimum şartlarda sunmak gerekiyor” dedi.
İlaç, tıbbi cihaz ve sağlık hizmet sektöründe
fırsatların iyi değerlendirmek gerektiğin ifade eden Ünüvar, başarılı ve
sürdürülebilir sağlık hizmeti için tedarik zincirinin sağlanması gerektiğini
vurguladı.
“Tamamlayıcı
sağlık sigortası 5 yıl gibi kısa bir sürede 1.2 milyon kişiye ulaştı. Bu
rakamın 2020 yılında 1.5 milyona ulaşmasını bekliyoruz. Bunu sürdürülebilir bir
uygulama olarak değerlendiriyoruz”
“Tamamlayıcı
sağlık sigortası sayesinde SGK anlaşmalı özel hastane sayısı ve bu özel
hastanelerin kalitesi her geçen gün arttığı için nüfusun çok daha büyük bir
bölümü özel sağlık hizmetine ulaşabiliyor”
AXA
Sigorta Satış ve Pazarlama Başkan Yardımcısı ve İcra Kurulu Üyesi Firuzan
İşcan, klinikiletişim’in sorularını yanıtladı.
Firuzan İşcan
Tamamlayıcı sağlık sigortası (TSS) hizmeti
sunuyor musunuz?
AXA olarak
müşterilerimizin hayatlarının her anında güvenebilecekleri çözüm ortağı olmak
öncelikli misyonumuz. Bu anlamda tüm ihtiyaçlarına cevap verecek, hayallerini
gerçekleştirirken onları destekleyecek çeşitlilikte ürünler sunmak için
çalışıyoruz. Tamamlayıcı Sağlık Sigortası ürünümüz de bunlardan biri.
Türkiye’de
sağlık sisteminde yapılan reform ile hayatımıza “aile hekimliği” kavramının
girmesinin hemen ardından sektöre sunduğumuz bu ürün, özel sağlık sigortasını
farklı sebeplerle tercih etmeyenlerin de özel hastanelerde sağlık hizmeti
almasını kolaylaştırdı. 2014 yılında hayatımıza giren bir ürün olmasına karşılık
sektörün lokomotiflerinden biri diyebiliriz.
Katılım oranlarına ilişkin bilgi verebilir
misiniz? Müşterileriniz açısından TSS, tercih edilen – cazip bir ürün mü?
Tamamlayıcı Sağlık
Sigortası ürünleri, uygun fiyatları sayesinde özel sağlık sigortalarına erişimi
olmayan veya tercih etmeyen müşterilerimiz tarafından tercih edilen bir ürün. Ayakta
tedavilerde devlet katkı payı dışında katılım payının olmaması, yaratarak
tedavilerde katılım payı olmadan limitsiz hizmet alma imkânı bu ürünün tercih
edilmesinde önemli bir role sahip.
TSS size göre sürdürülebilir bir uygulama
mı?
Tamamlayıcı
Sağlık Sigortası 5 yıl gibi kısa bir sürede 1.2 milyon kişiye ulaştı. Bu
rakamın 2020 yılında 1.5 milyona ulaşmasını bekliyoruz. SGK’lı olan herkesin
Tamamlayıcı Sağlık Sigortası ürünü açısından önemli bir potansiyeli var. Bu
açıdan sürdürülebilir bir uygulama olarak değerlendiriyoruz.
Genel Sağlık Sigortasının (GSS)
sürdürülebilirliği düşünüldüğünde TSS’nin önemine ilişkin neler
söyleyebilirsiniz?
Genel Sağlık Sigortası,
bağlı olduğu sosyal güvenlik kurumundan bağımsız olarak herkesin sağlık
hizmetlerine eşit bir şekilde erişmesini sağlayan bir sistem. Tamamlayıcı
Sağlık Sigortası ise GSS’yi tamamlayan bir yapı. Zaten tam da bu sebeple
herkesin uygun fiyatlarla sahip olabildiği bir ürün… Tamamlayıcı Sağlık
Sigortası sayesinde SGK anlaşmalı özel hastane sayısı ve bu özel hastanelerin
kalitesi her geçen gün arttığı için nüfusun çok daha büyük bir bölümü özel
sağlık hizmetine ulaşabiliyor.
Katılım payının TSS kapsamına alınması
konusundaki düşünceleriniz nasıl?
Ücretin tek ve
minimumda olmasından dolayı işlevsel açıdan bir sakınca görmüyoruz.
Sağlık harcamalarının sürdürülebilirliği
göz önünde tutulduğunda, cepten ödemelerin ikinci sigorta güvencesine
kavuşturulması hakkında neler söylersiniz?
Gelişen
teknolojiye bağlı olarak kaliteli sağlık hizmetleri ekonomik açıdan herkesin
ulaşabileceği bir seçenek olmaktan uzak. Tam da bu sebeple cepten ödemelerin
sigorta güvencesine alınması çok değerli çünkü sigortalılara beklenmedik sağlık
riskleri için de giderler konusunda kaygı duymadan özel hastaneleri seçme imkânı
veriyor.
TSS uygulamalarında dünyadaki iyi uygulama
örnekleri sizce hangileridir? Nedenleriyle kısaca anlatır mısınız?
Dünyanın farklı
ülkelerindeki özel sağlık sigortası uygulamalarına baktığımızda bu ürünlerin genelde
devlet tarafından karşılanmayan sağlık masraflarına yönelik teminat sağladığını
görüyoruz. Örneğin Fransa’da devlet sağlık giderlerini büyük ölçüde karşılarken,
diş tedavileri, özel oda ve refakatçi gibi giderleri karşılamıyor. Bireyler de
bu tarz teminatları özel sağlık sigortaları ile güvence altına almayı tercih
ediyor. Türkiye’de uygulanan Tamamlayıcı Sağlık Sigortası yapısı ise biraz
farklı… Örneğin devlet ve üniversite hastanelerinde tüm masraflar devlet tarafından
karşılanıyor. SGK ile anlaşması olan özel hastanelerde ise hastalardan fark ücreti
talep ediliyor; TSS de bu fark ücretlerini karşılıyor.
TSS uygulamasının GSS ve vatandaş açısından
katkıları ve olası tehditleri nelerdir?
Uygulama SGK
anlaşmalı ve kaliteli özel hastane sayısının artmasına paralel olarak uygun
fiyatlarla çok daha fazla kişinin kaliteli sağlık hizmetine olanak sağlıyor.
Devlet desteği ve teşviki ile nüfusun çok daha fazla kesimine ulaşılabilir,
böylece devletin üstündeki sosyal güvenlik yükü paylaşılabilir. TSS ile uzun
vadeli stratejinin devlet ve sigorta şirketlerince belirlenmesi gerekir.
“Şehir
hastaneleri ve üniversite hastanelerinden hem özel sektörün, hem kamunun, hem
de vatandaşın en yüksek faydayı sağlayabilmesi için bu hastanelerde hizmet
farklılaşmasına gidilmeli ve TSS ile entegrasyon sağlanmalı”
“Fransa örneğinde olduğu gibi, ödeme gücü olmayanların TSS
primlerinin yaş/risk gibi kriterlerle aşamalandırıp devlet tarafından ödenmesi
sağlanırsa, en fazla 3 yılda tüm vatandaşlara uygulanabilir bir model
kurulabilir”
Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Sağlık Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. S. Haluk Özsarı
Tüm dünyada kabul edilen bir gerçek vardır; finansmanı vergi veya
primle sağlansın, hiçbir sosyal güvenlik sistemi bireylerin tüm sağlık
risklerini karşılayamaz. Bireylerin sağlık risklerinin karşılanamadığı bu durumlarda
oluşan hizmet veya fiyat farkı; kişilerin cepten sağlık harcamasıyla veya sigorta
sistemiyle karşılanır. İşte, kamu sağlık sigortacılığı üzerine yapılan bu
sigortacılık modeli, yani kamu sigortasının karşıladığı sağlık hizmetinin para
veya hizmet olarak üstündeki bölümün karşılanması “Tamamlayıcı Sağlık Sigortası” (TSS) dır.
Kıta Avrupasında yaygın olan (TSS) sağlık harcamalarını yönetmede iki
taraflı işlev görür; bunların ilki toplam sağlık harcamaları içindeki kamu
harcamalarının ikincisi ise özel sağlık harcamalarının yani cepten sağlık
sağlık harcamalarının yönetilmesi ile ilgilidir.
TSS’ninTürkiye Öyküsü
Ülkemizdeki
sürece baktığımızda bazı köşe taşlarını hatırlamakta yarar olacaktır;
TSS kavramı,
1990’lı yıllarda, kamuoyu ile paylaşılan ve sağlık reformu olarak bilinen
hazırlıkların tamamında vardı. Genel Sağlık Sigortasında “Teminat paketi
dışında ek hizmet almak isteyenler” şeklinde yapılan tanım, Mayıs 1996’da,
Sağlık Finansman Kurumu Kuruluş ve İşleyişi Yasa Tasarısı 20. maddesinde yer
almış, gerekçesinde ise, “Kişilerin istekleri halinde kendi olanakları ile
teminat paketi dışında ek hizmet de alabilecekleri ve özel sigortacılığın
gelişmesine imkan sağlamak üzere, özel sigortacılık hizmetlerinden
yararlanabilme haklarının saklı tutulduğu” yazmaktaydı. 2000’li yıllara
gelindiğinde ise Haziran 2004’de yayınlanan Beyaz Kitap Sosyal Güvenlik
Sisteminde Reform Önerisi’nde “…ölçütlere uyan sağlık kurumları ile anlaşma
yapılacak, belirlenen fiyatın üstünde hizmet sunulması halinde aradaki farkın
kişilerce veya tamamlayıcı sigorta niteliğindeki özel sigortalarca karşılanması
olanağı getirilecektir…” ifadesi yer almıştı.
TBMM’de 17 Nisan 2008
tarihinde kabul edilen 5754 sayılı Yasa’nın 58.maddesi ile 2006’da yasalaşan
5510 sayılı Kanun’da yer almayan “Tamamlayıcı Sağlık Sigortası”; Sağlık Aile Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu görüşmelerinde dönemin Komisyon
Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün de içten desteğiyle, 98 inci maddesine
yapılan ek ile; “Yıllık veya daha uzun süreli tamamlayıcı veya destekleyici
özel sağlık sigortalarına ilişkin usûl ve esaslar Sosyal
Güvenlik Kurumu’nun uygun görüşü
alınarak Hazine Müsteşarlığı tarafından belirlenir” mevzuat dayanağına kavuşmuştur.
Orta Vadeli Program 2011 Ekim ayında yayınlandığında, “tamamlayıcı
emeklilik ve sağlık sigortası modellerinin geliştirileceği” konusunun yer aldığı
görülmüştür,
28 Haziran 2012 tarih ve 2012/25 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)
Genelgesi ile Tamamlayıcı veya Destekleyici Sağlık Sigortası Uygulamalarına
yönelik olarak; ilave ücret tutarları, otelcilik ücreti gibi hastadan
alınabilecek tutarlar ve SGK tarafından ödenmeyen sağlık hizmetleri sigorta
şirketleri tarafından ödenebileceği, sigorta şirketleri ile sağlık hizmet
sunucuları arasında yapılan anlaşma koşulları doğrultusunda Sağlık Uygulama
Tebliği (SUT) fiyatı SGK’ya, SUT’un üzerinde kalan kısmı da sigorta şirketine
fatura edilebileceği tanımlanmıştır.
2008
yılında Hazine Müsteşarlığına verilen Yönetmelik çıkarma yetkisi, 23.10.2013 tarih 28800 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Özel Sağlık
Sigortaları Yönetmeliği’nin 18. Maddesi ile kullanılmıştır.
Bu yasal
sürece ek olarak, TSS konusunda; kurumsal temsiliyet taşımayan bir Gönüllü
Çalışma Grubunun Çalışması ile Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Genel
Müdürlüğü, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği ile TÜSİAD ve OHSAD’ın
değişik tarihlerde ilgili taraflarla yaptığı farklı ve kapsamlı Çalışmalar da
bulunmaktadır.
2003’deki
adlarıyla Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği ile Sağlık
Kuruluşları Derneği Başkanları Cahit Nomer ve Mehmet Ali Aydınlar ile Genel
Sekreterleri Bilgi Kongar ve Sedat Azak tarafından samimiyetle desteklenen TSS Gönüllü Çalışma Grubunun 5
Aralık 2003 tarihinde kamuoyu ile paylaştığı Çalışma’ya göre; “…Genel Sağlık
Sigortası‘nın temel teminat paketi üstüne dileyenlerin satınalabildiği, özel
sağlık sigorta şirketlerince sunulan, hem risk paylaşımına hem de maliyet
kontrolüne olumlu etkiler yapan, bir model…“TSS olarak ifade edilmektedir. Çalışmada,
öncelikle Genel Sağlık Sigortası tarafından uygulanması beklenen Temel Teminat
Paketi ile ilgili öneri ortaya konulmuş, bu paketin daha sonra “Tamamlayıcı
Sağlık Sigortası” uygulamasına baz olması dikkate alınmıştır.
Hazine
Müsteşarlığı Sigortacılık Genel Müdürlüğü 2004-2009 yılları arasında
Tamamlayıcı Sigorta İhtisas Komitesi kurmuştur. Komitede; Hazine Müsteşarlığından
Sigortacılık Genel Müdürlüğü ve Sigorta Denetleme Kurulu Başkanlığı, Sağlık ve
Çalışma Sosyal Güvenlik (SGK) Bakanlıkları temsilcileri, Türkiye Sigorta ve
Reasürans Şirketleri Birliği’ni temsilen sigorta şirketleri yetkilileri görev
yapmışlardır. İhtisas Komitesi; önce TSS daha sonra Özel Sağlık Sigortası Yasa
Tasarı Taslağı hazırlamış, Müsteşarlığın isteği doğrultusunda bu çalışmalar TSS ve
Özel Sağlık Sigortası konusunda yönetmelik taslaklarına dönüştürülmüş, son
olarak da TSS Genel
Şartları hazırlanmıştır.
Günümüzde
TSS
2000’li
yılların ikinci çeyreğinden bu güne, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri
Birliği; doğrudan veya gerek SGK, gerek danışmanlık şirketleri ve gerekse Özel
Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) ile birlikte; araştırma, arama
konferansı, komisyon, çalışma grubu, proje ve raporlar üretmiş, oluşan bu ürünleri
sektörle paylaşmıştır. Bu kapsamda, 2004-2009 yıllarında Hazine Müsteşarlığı TSS
İhtisas Komitesi Çalışmaları ve 2006-2008 yılları arasında SGK ile TSS Ortak
Çalışma Grubu ve hem 2008 hem de 2012 yıllarında yapılan Sigorta Tutum ve
Davranış Araştırmaları sıralanabilir. Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri
Birliğinin Çalışma Grubu Üyeleri; TSS konusunda seçenekli ayakta ve yatarak
tedaviyi ayrı ayrı değerlendiren model ve ürün önerilerini ortaya konmuş, seçeneklerin
aktüeryal dengesine yönelik hazırlıklar yapmıştır. Temmuz-Eylül
2008 tarihleri arasında yapılan ilk Araştırmada 3033 kişilik örneklemde;
“Devlet tarafından sağlanan sağlık güvencesi yanında onu tamamlayan özel sağlık
sigortasına da sahip olmalıyım” görüşüne katılanlar yüzde 56 iken, bu görüşe katılmayanlar
yüzde 25 olarak bulunmuştur. TSS konusunda
iki ayrı danışmanlık hizmeti almıştır.
TÜSİAD, Johns
Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Okulu tarafından 2004 yılında yapılarak Türkçe ve İngilizce
olarak yayınlaştırılan “Sağlıklı
Bir Gelecek: Sağlık Reformu Yolunda Uygulanabilir Çözüm Önerileri” Raporu’nda,
sağlık hizmetlerinin; finansman, hizmet sunumu, organizasyon, insan gücü, bilgi
teknolojisi ve yasal altyapı gibi parçalarının bütünsel bir anlayış içinde
yapılandırılması kapsamında sağlık finansmanı alanında “…kamu sektörü kamu
sigortacılığını tek bir Genel Sağlık Sigortası çatısı altında birleştirmeli,
özel sektör “Tamamlayıcı Sağlık Sigortası” sunmalı…” önerisinde bulunulmuştur.
TÜSİAD’da Sosyal
Politikalar başlığı altında çalışmakta olan Sağlık Çalışma Grubu bünyesinde yaklaşık
son 15 yıldır TSS konusu, ilgili başlıklar
arasında değerlendirilerek sağlık sistemine ilişkin yapılan önerilerde hep
yerini almıştır. Bu kapsamda, 2017 yılında TSS Alt
Çalışma Grubu kurularak ilgili paydaşlarla birlikte kısa dönemde
yapılabileceklere yönelik hazırlıklar yapılmaktadır.
OHSAD
Araştırması
OHSAD, TSS
konusundaki çalışmalara
sürekli destek olmuş; yıllık Kongrelerinde konunun ilgili taraflarıyla
tartışılmasını sağlamış, yaptırdığı araştırmaları kamuoyu ile paylaşarak
farkındalık oluşumuna katkıda bulunmuştur. OHSAD tarafından yaptırılan Mart
2015 tarihli “Sağlığın Geleceği” adlı ilk Araştırmada 1114 kişilik örneklemde;
“Devlet tarafından sağlanan
sağlık güvencesinin yanında onu tamamlayan, özel sağlık sigortasına da sahip
olmalıyım” görüşüne katılanlar yüzde 61
iken, bu görüşe katılmayanlar yüzde 11 olarak bulunmuştur. OHSAD tarafından, tam
iki yıl sonra Mart 2017 tarihli ikinci Araştırma ile 1064
kişilik örneklemde; “Devlet tarafından sağlanan sağlık güvencesinin yanında onu tamamlayan,
özel sağlık sigortasına da sahip olmalıyım” görüşüne katılanlar yüzde 66
iken, bu görüşe katılmayanlar yüzde 10 olmuştur. Bu iki Araştırma arasında,
sadece 2015 ve 2017 yılları arasında bile “Tamamlayıcı Sağlık
Sigortası” isteyenlerin yüzde 5 arttığını göstermektedir.
Bu
süreçteki tüm aşamaların ürünleri, ilgili kurumların arşivlerinde rahatlıkla bulunabilir…
İstendiğinde, özellikle Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Genel Müdürlüğü ile
Türkiye Sigorta Birliği arşivleri ve kurumsal hafızaları tarandığında; mevzuat
önerisinden modele, aktüeryal hesaplardan işbirliği yapılabilecek taraflarla geliştirilen
ortak projelere kadar bir çok yazılı belgeye ulaşılabilir.
1.3 Milyona Yakın TSS Poliçesi Var
20 yılı
aşkın bir süre sonunda gelinen noktada; kamu ve özel sektörde planlayıcılar,
karar vericiler ve uygulayıcılar; Genel Sağlık Sigortası’na destek olacağı
ifadesiyle TSS’ye yasal ve operasyonel açıdan inanmaya başlamışlardır. Bir
yandan, Genel Sağlık Sigortası yasalaşma sürecinde “eksik mi yapıldı ki
tamamlanması gerekiyor” fikrini savunan teknokratların azaldığı ya da
bürokratik ömürlerini tamamladıkları söylenebilir. Öte yandan, özel sektörde
“her şey zaten var, tamamlanacak bir şey mi kaldı” düşüncesini savunanların da
giderek azaldığı ve yerini “hizmet kapsamını bu yolla da genişletmek mümkün
olabilecek” fikrinde olanlara bırakmaya başladıkları iddia edilebilir.
Verilere bakıldığında da bu durum gözükmektedir, Türkiye
Sigorta Birliği 2019 yılı Kasım sonu verilerine göre; 642.907 bireysel, 643.661
grup olmak üzere toplam 1.286.569 TSS poliçesi bulunmaktadır ve 110.495.119 TL.’sı
yatarak olmak üzere 861 milyon 234 bin 398 TL prim üretimi gerçekleşmiştir. 2014 ile
2019 arası son beş yıl karşılaştırıldığında, “Tamamlayıcı
Sağlık Sigortası” kapsamı 2014 yılında 64.266 sigortalı iken 20 kattan fazla arttığı, prim
üretimi de 36 milyon TL.’dan 25 katı aşan bir artışa ulaştığı
görülmektedir.
TSS’nin
Sonuçları:
Kamu finansmanı üzerindeki baskının
hafiflemesi,
Sağlıkta kayıt dışılığın ve cepten harcamaların önlenmesi ve
vergilendirilmesi,
SGK denetim mekanizmasına ek denetim (çift kontrol) mekanizması
getirilmesi,
Sağlık sunucularının daha etkili
çalışabilmeleri gibi açılardan ilgili tüm taraflarca önemsenmektedir.
TSS’nin
Sunacaği İmkanlar
Kayıtdışılığı azaltma, katostrofik (yıkıcı) cepten harcamayı yönetmek
için çalışan/çalıştırana teşvik sistemi uygulaması ile Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi
matrahından TSS özelinde indirim, grup poliçeler için işverene ve çalışana
sağlanacak avantajlar gibi kamu tarafından sağlanacak finansal teşviklerle TSS’nin
gelişeceğini,
Sağlıklı veri paylaşımının sağlanmasıyla MEDULA sisteminin sigorta şirketleri
kullanımına açılıp sigorta sektörünün risk analizi yapabileceği ve SGK ile birlikte
provizyon alabileceğini,
Kamu hastaneleri ile entegrasyon yoluyla şehir hastaneleri ve üniversite hastanelerinden
hem özel sektörün, hem kamunun, hem de vatandaşın en yüksek faydayı
sağlayabilmeleri açısından bu hastanelerde hizmet farklılaşmasına gidilmesi ve TSS
ile entegrasyonunun sağlanması gerektiği, bu kapsamda özel hasta karşılama
bankosu, özel oda, özel hemşire, özel yemek gibi farklılaştırılmış otelcilik
hizmetleri ve kişiye özel hizmet sunumunun yapılacağı alanlar oluşturulmasının TSS’ye
olan talebi arttıracağı ve hem özel sektör hem de kamu açısından şehir
hastanelerine yapılan yatırımların geri dönüş süresini kısaltacağını,
Planlayıcılara, karar vericilere, hizmeti sunan ve finanse edenler ile
hepsinden önemlisi hizmeti kullananlara TSS’nin iyi anlatılması, varsa
önyargılarından uzaklaştıracak yolların araştırılması, hatta yanlışlıklara
neden olabilecek sonuçların kamu spotları ile engellenmesini,
“Tek tip” olma yerine SUT’un katlarıyla da oluşabilen farklı ürün çeşitliliklerinin
önü açılmasını öngören çalışmalar yapmaya devam etmektedir.
TSS Tıpkı GSS Sürecine Benziyor
Üzerinde
hassasiyetle durulması gereken son konu, TSS sürecinde yaşanan geçmişin ana
başlıklarının aslında ne yazık ki Genel Sağlık Sigortası sürecine fazla benzemesidir.
Genel Sağlık Sigortası da 1967 yılında hazırlanan ilk kanun tasarısından yasalaşarak
fiilen uygulanmaya başladığı 2008 yılına tam 41 yıl tartışıldı; hatta Genel
Sağlık Sigortası geçmişini, Behçet Uz’un 1946 yılındaki Birinci On Yıllık Milli
Sağlık Planı’na dayandırılırsa, o yıllarda doğanların bu gün 70 yaşını aştığı
bile söylenebilir. Neredeyse tüm Siyasi Parti Seçim Beyannamelerine ve Hükümet
Programlarına yazıldı, sanki ulusal bir politika oldu. Ama ne yazık ki uygulaması
daha 10 yılı bir kaç yıl geçti.
Fransa Örneği Benimsenebilir
İşte tüm bunlar, TSS geçmişinin de bu kadar uzamaması için fırsat ve
tehditlerinin daha da hassas değerlendirilmesini gerektiriyor. Peki
başka ne gerekiyor? Siyasi kararlılık, iyi bir aktüerya analizi ile sağlam bir
teknik altyapı. Zira gerekirse Fransa örneğinde olduğu gibi, ödeme gücü
olmayanların TSS primlerinin yaş/risk gibi kriterlerle aşamalandırıp devlet tarafından
ödenmesi sağlanırsa, en fazla 3 yılda tüm vatandaşlara uygulanabilir bir model
kurulabilir.
Bu yüzden, 1990’lı yıllardan bu güne TSS sürecindeki hemen her çalışmaya
farklı konumlarda katkı sağlamaya çalışmış bir teknokrat ve akademisyen
kimliğimle, Haziran 2009’da Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği yayın
organı Birlik’ten Dergisi’nde yayınlanan “Neden ve Kim İçin Tamamlayıcı
Sağlık Sigortası?“ adlı makalemin kapanışıyla bitirmek sanki yanlış olmayacaktır;
“…Sonuç olarak; ülkemiz
kaynaklarının ister vergi ister prim temelinde olsun, maliyet etkili ve
sürdürülebilir bir tasarımla yönetilmesi zorunluluğundan yola çıkılarak, Genel
Sağlık Sigortası ile birlikte uygulanacak bir TSS, Genel Sağlık Sigortasının da
sigortası olacağı unutulmamalıdır. Ancak böylelikle, öngörülmeyen maliyetlerle
karşılaşma riskini en aza indirecek bir biçimde; denetlenebilir, kaliteden ödün
vermeyen bir Genel Sağlık Sigortası modeli kurulabilir”
“SGK tarafından 2018 yılında 3,8
milyar TL geri ödeme yapıldı. Tutar bazında imal ürün kullanım oranı ise bir
önceki yıla göre %10 civarında bir artış göstererek %34,6 oranına ulaştı. Bu
oranın en az %50 seviyelerine çıkmasını hedefliyoruz”
Prof. Dr. Emine Alp Meşe
5. Tıbbi Tedarik Kongresi, 11 Aralık 2019 günü Ankara’da tedarik sektörünün tüm taraflarının katılımı ile yapıldı. Kongrenin açılışında Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Emine Alp Meşe şunları kaydetti:
“Özellikle risk grubu yüksek ürünlerde halihazırda devam
eden tekil takip süreçleri, 2020 yılı itibariyle tüm tıbbi cihazlarda zorunlu
olarak başlayacak. Bu sistem, ilaçta olduğu gibi tıbbi cihazlarda da kontrol
altına alınacak. Böylece; malzeme yetersizliğinden ötürü hizmet sunumunu
aksatacak unsurlar, oluşmadan önce sistem üzerinden tespit edilebilecek, önleyici
tedbirler hızla tarafımızca alınabilecektir.
Klinik Çalışmalara Ağırlık Verilmeli
Özellikle önümüzdeki yıl
itibariyle yürürlüğe girecek olan yeni tıbbi cihaz regulasyonu, üreticiler
başta olmak üzere tüm taraflara ciddi sorumluluklar getirmektedir. Yeni
mevzuat, tıbbi cihazlarda uygulanan yaklaşımı kökten değiştirmiş ve asgari
güvenlik kriterlerinden azami güvenlik ve kalite seviyesine evrilmiştir. Geçiş
sürecinde ve sonrasında yaşanabilecek her sorun, nihayetinde sağlık hizmet
sunumunun olumsuz olarak etkilenmesine neden olabilecektir. Yeni mevzuatı
uyumlaştırma çalışmalarımız sektörümüzün de desteği ile tamamlanmış olup Avrupa
Birliği ile görüşmelerimiz ise halen devam etmektedir. Ayrıca üreticilerimizin
ve tedarikçilerimizin sorunsuz bir geçiş sağlayabilmesi için ülke genelinde
eğitim çalışmalarımız da devam etmektedir. Bu süreçte özellikle
üreticilerimizin klinik çalışmalara ağırlık vermesi oldukça önemlidir. Sizlerin
bu alanda yapacağı çalışmalara Bakanlık olarak her türlü desteği sunma
gayretimiz devam edecektir.
SGK 2018’de 3,8 milyar TL Ödedi
“Tıbbi cihaz alanında da
üretimimizin çok güçlü olması göz ardı edilemez bir hedeftir. Sosyal Güvenlik
Kurumu tarafından 2018 yılında 3,8 milyar TL geri ödeme yapılmıştır. Tutar
bazında imal ürün kullanım oranı ise bir önceki yıla göre %10 civarında bir
artış göstererek %34,6 oranına ulaşmıştır. Bu oranın en az %50 seviyelerine
çıkması hedefiyle çalışmalarımızı yürütmekteyiz.”
“TÜİK verilerine göre cepten sağlık harcamaları 2017 yılına
kıyasla 2018’de %19,4 artarak 28,7 milyar TL’ye ulaşmıştır. Özel ve tamamlayıcı
sağlık sigortası, hane halkının sağlık giderleri için yapacağı cepten
harcamalardan tasarruf sağlayacaktır”
“Tamamlayıcı sağlık sigortasının poliçe
yenilemelerinde – pazar potansiyeli ne olursa olsun – aşırı prim artışına sebep
olmayacak, yenileme oranlarını başarılı seviyede tutacak bir fiyatlandırma gereklidir”
Türkiye Sigorta Birliği, klinikiletişim dergisinin sorularını
yanıtladı.
Tamamlayıcı sağlık sigortası size göre sürdürülebilir bir uygulama
mı?
Ülkemizde
2014 yılında başlayan tamamlayıcı sağlık sigortası, Sosyal Güvenlik Kurumu
(SGK) tarafından kapsama alınmayan, kapsama alındığı halde kısmen karşılanan,
başka bir ifadeyle ilave ücret ödemesi yapılan ya da bireylerin daha yüksek
standartlarda sağlık hizmeti talep ettiği durumlarda devreye giren bir özel
sağlık sigortası türüdür.
Sağladığı
teminatlar ve uygun prim avantajı sebebiyle tamamlayıcı sağlık sigortası,
kurumsal sigortalılar ve çok üyeli sivil toplum kuruluşları tarafından yoğun
bir şekilde talep edilmektedir ve 2019 yılı itibarıyla tamamlayıcı sağlık
sigortalı sayısı 1 milyonu aşmıştır.
Sigortalılar
tarafındaki bu yoğun ilgi, sigorta şirketlerinin de bu ürüne karşı satış
motivasyonlarını artırmıştır. Bu durum tamamlayıcı sağlık sigortasının gelişimi
için olumlu olmasına karşın beraberinde bazı riskler de getirmektedir. Tüm
branşlarda olduğu gibi tamamlayıcı sağlık sigortasında da pazar potansiyeli ne
olursa olsun sürdürülebilir gelişim için poliçe yenilemelerinde aşırı prim
artışına sebep olmayacak, yenileme oranlarını başarılı seviyede tutacak bir
fiyatlandırma ve ürün sunumuyla ilerlenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Genel Sağlık Sigortasının sürdürülebilirliği düşünüldüğünde
tamamlayıcı sağlık sigortacılığının önemine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?
Ülkemizde
sağlık harcamaları; kronik hastalıklar, hızlı gelişen buna karşılık pahalılaşan
teknoloji, giderek yaşlanan nüfus, hizmete kolay erişim gibi sebeplerle sürekli
bir artış içerisindedir. Bu kapsamda, genel sağlık sigortası kamu için önemli
bir maliyettir.
Sağlık
ekosisteminde finansal sürdürülebilirlik için sigorta sektörü oldukça büyük
önem taşımaktadır. 2018
yılında özel sağlık sigorta şirketlerince üstlenilen 4,3 milyar TL tazminat ile
kamunun üstleneceği tazminatın bir kısmı sigorta sektörüne devredilmiştir.
Ayrıca, sigorta sektörü tazminat ödeyerek sağlığın finansmanına katkı sağlamak
yanında sağlık ekosisteminde kamuya önemli bir destek sağlayan özel sağlık
kurumlarının sürdürülebilirliğine de yaşamsal destek vermektedir. Nitekim, özel
hastane ve özel sağlık kurum gelirleri içerisinde sağlık sigortası sektörünün
payı %25’e ulaşmıştır.
Kamu
da özel sağlık sigortacılığının sağlığın finansmanındaki rolünün farkındadır ve
bu nedenle gerek 10. Kalkınma Planında gerekse 11. Kalkınma Planında tamamlayıcı
sağlık sigortalarının geliştirilmesine yönelik hedef ve politikalar
belirlenmiştir. Birliğimiz de kamu kurum ve kuruluşları ve meslek örgütleri
nezdinde sağlık sigortalarının geliştirilmesine ilişkin faaliyetlerine devam
etmektedir.
Katılım payının tamamlayıcı sağlık sigortası kapsamına alınması konusundaki
düşünceleriniz nasıl
Katılım payı,
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda sağlık
hizmetlerinden yararlanabilmek için, genel sağlık sigortalısı veya bakmakla
yükümlü olduğu kişiler tarafından ödenecek tutarı ifade etmektedir ve ilgili
Kanun’un 98’inci maddesi hükmü gereğince katılım payları, özel sigorta
şirketleri tarafından teminat veya ödeme konusu yapılamamaktadır.
Sağlık harcamalarının sürdürülebilirliği göz önünde tutulduğunda,
cepten ödemelerin ikinci sigorta güvencesine kavuşturulması hakkında neler
söylersiniz?
Sağlık
harcamalarının finansmanı genel olarak vergiler, sosyal sigortalar, cepten
ödemeler yoluyla karşılanmakta; özel sağlık sigortaları sosyal sigortaları
tamamlayıcı faaliyet göstermekte ve sosyal sigortalar ile birlikte SGK
tarafından yapılacak sağlık giderleri için finansman oluşturmaktadır. Bu
noktada, özel sağlık sigortası ürünleri, sosyal güvenlik sistemi üzerindeki
yükün paylaşılmasını sağlayan ürünlerdir.
TÜİK
verilerine göre cepten sağlık harcamaları 2017 yılına kıyasla 2018’de %19,4
artarak 28,7 milyar TL’ye ulaşmış; cepten sağlık harcamalarının cari sağlık
harcamaları içindeki payı da %17,4’den %17,5’e yükselmiştir.
Özel sağlık
sigortası ve tamamlayıcı sağlık sigortası ile hane halkının sağlık giderleri
için yapacağı cepten harcamalardan tasarruf ile yurt içi tasarrufların
arttırılmasına yardımcı olmakta, çifte kontrol ile sağlık sektöründe suiistimalin
önlenmesine ve yine sağlık sektöründeki kayıt dışı cepten ödemelerin
engellenerek vergilendirilmesi konusunda da katkı sağlamaktadır.
Tamamlayıcı sağlık sigortacılığı uygulamalarında dünyadaki iyi
uygulama örnekleri sizce hangileridir?
Ülkemizde olduğu gibi gelişmiş ülkeler de de,
nüfus ve içerik olarak kapsamın genişliği ile dikkat çeken sosyal güvenlik
sisteminin finansmanına yönelik artan baskı ile çeşitli şekillerde mücadele
edilmektedir. Katılım payı uygulamaları geliştirilerek sağlık hizmetlerinin
gereksiz kullanımının önüne geçilmeye çalışılmakta, sevk zinciri uygulaması
desteklenerek birinci basamak tedavi oranı ve başarısı yükseltilmeye
çalışılmaktadır. Katılım payı ve sevk zinciri uygulamalarının yanı sıra
finansmanın ve risklerin devlet ile özel sektör arasında paylaşılmasına olanak
sağlayan tamamlayıcı ve destekleyici özel sağlık sigortaları da değişik
formatlarda birçok ülkede uygulanmaktadır. İsteğe bağlı özel sağlık
sigortasının nüfusu kapsama oranları ülkeler arasında farklılık gösterirken
kapsayıcılık açısından en iyi uygulama örneği %95 ile Fransa’dadır.
Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye ve MISSA (Magreb, İran, Sahra Altı Afrika) Genel Müdürü Refik Öner, klinikiletişim’in sorularını yanıtladı.
Sizi ve Johnson
& Johnson’ı tanıyabilir miyiz?
1975 doğumluyum. Muğla/Milas’liyim. Ortaokul ve liseyi
İzmir’de Bornova Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi’nde okudum. Daha sonra ODTÜ
Endüstri Mühendisliği’nde lisans eğitimimi tamamladım. Üzerine Harvard
Üniversitesinde “Yıkıcı Strateji” üzerine bir sertifika programı tamamladım.
Çalışma hayatıma Procter & Gamble Türkiye’de “ürün
müdürlüğü” bölümünde başladım. Burada Pantene, Head & Shoulders, Orkid gibi
markaların marka yöneticiliklerini yaptım.
Daha sonra Reckitt Benckiser İngiltere Organizasyonu’na katıldım. Reckitt Benckiser ile 13 yıl yurt dışında
görev yaptım; İngiltere’de, Amerika’da, tekrar İngiltere’de, daha sonra
Dubai’de çalıştım. Aralarında Finişh, Dettol, Gaviscon, Nurofen, Veet, Strepsils,
Durex, Scholl, E45, Lemsip, French’s, Frank’s RedHot gibi markaların da
bulunduğu çeşitli dayanıksız tüketim markalarında çalıştım; değişik
coğrafyalarda artan sorumluluklarla görev aldım. Daha sonra Türkiye’ye döndüm
ve Koç Holding bünyesine katıldım.
Beklemediğim bir anda, dünyanın en büyük ve köklü sağlık şirketi Johnson
& Johnson’dan bir iş teklifi aldım, ve bunu değerlendirmeye karar verdim. Eylül
2019’dan itibaren de Johnson & Johnson Medikal Cihazlar Türkiye ve MISSA
Genel Müdürlüğü görevini yürütüyorum.
Johnson & Johnson olarak, 150’den fazla ülkede, 30
üretim tesisinde, 30 Ar-Ge merkezinde, toplum sağlığını geliştirmek için 36.000
çalışanımızla var gücümüzle çalışıyoruz. Ürünlerimiz ve çözümlerimizle dünyada
her gün 1 milyardan fazla insanın hayatına dokunuyoruz. İlaç, Tüketici Grubu ve Medikal Cihazlardan
oluşan 3 sektörde toplum sağlığını iyileştirmek ve geliştirmek için kalbimizi,
bilimselliğimizi ve zekamızı ortaya koyuyoruz.
Johnson & Johnson Medikal Cihazlar olarak her yıl, dünya toplam
satışımızın %6’sından fazlasını araştırma ve geliştirme çalışmalarına
yatırıyoruz. Bu sayede hekimlerimizin ve hastalarımızın en kaliteli ve en
yenilikçi tedavi çözümlerine ulaşmaları için çalışıyoruz.
1996’dan beri, Johnson & Johnson Medikal Cihazlar olarak
Türkiye’de faaliyet göstermekteyiz. Hekimlerimizin, hemşirelerimizin ve diğer
sağlık çalışanlarımızın yanında zorluklarla birlikte mücadele ederek
hastalarımıza daha iyi bir sağlık hizmeti sunmak için çalışıyoruz. Özellikle
odaklandığımız tedavi alanlarını, obezite cerrahisi, onkoloji cerrahisi,
atriyal fibrilasyon gibi kalp ritim bozukluları cerrahisi ve inme cerrahisi
oluşturuyor.
Tıbbi cihaz, sağlık
sektöründe faaliyet göstermenin farklılıkları sizin için neler?
Bizim yaptığımız iş, insan hayatını kurtarmaya kendini
adamış olan doktor, hemşire ve sağlık çalışanlarımıza var gücümüzle destek
olmaya çalışmak ve bu gerçekten çok anlamlı bir uğraş. Johnson & Johnson olarak bizim
felsefemizin bütün odağı, hizmet… 1943 yılında, henüz “Kurumsal sosyal Sorumluluk”
kavramı ortalarda yokken ve bir taraftan 2. Dünya Savaşı devam ediyorken,
Johnson & Johnson’ın kurucu kardeşlerinden birinin torunu ve o dönemde
Johnson & Johnson’ın yönetim kurulu başkanı olan Robert W. Johnson bir
metin kaleme alıyor. Sonrasında bu
metin, Johnson & Johnson “ant”ına dönüşüyor ve orada şöyle deniliyor:
“Biz yalnız para kazanmak için, yalnız kapitalist
prensiplerle bu işi yapmıyoruz. Birinci önceliğimiz hastaya hizmet sunmak. Hastanın annesine, babasına, ailesine hizmet
etmek… Hastaya hizmet sunan doktora hizmet, hemşireye hizmet, sağlık
çalışanlarına hizmet sunmak… İkinci önceliğimiz, çalışanlarımıza hizmet. Öyle bir kültür yaratalım ki çalışanlarımız
kendilerini değerli hissetsinler. Üçüncü sorumluluğumuz, içinde bulunduğumuz
topluma hizmet. Ve biz bu üç sorumluluğu da yerine getirdikten sonra inanıyoruz
ki finansal paydaşlarımıza yani hisse senedimize yatırım yapan insanlara da
doğru şekilde verimli bir geri dönüşü üreteceğiz.”
Bu andı daha 1943’lerde o günün koşullarında ve dünyasında
söylemek çok köklü bir taahhütün işareti… Bu hizmet felsefesi, şirketin kültürel
DNA’sının omurgası. Bence bizi, sektörümüzdeki diğer birçok firmadan ayıran şey
de zaten bu…
Tıbbi cihaz
sektörünü yakından ilgilendiren geri ödeme politikaları üzerine neler
söyleyebilirsiniz?
Sektör ve şirket dinamiklerimiz gereği gelişmeleri
yakından takip ediyoruz. Geri ödeme
fiyatları çok uzun yıllardır güncellenmedi. Bu da firmamız, sektörümüz ve sağlık
sistemi üzerinde ciddi baskı yaratıyor. Sistemde “sürdürebilirlik”, artık ciddi
olarak sorgulanıyor… Öte yandan üniversite hastaneleri başta olmak üzere kamudan
sektörün alacaklarının zamanında tahsili bir sıkıntı. Tahsilat süreleri çok
uzamış vaziyette ve bu da “sürdürülebilirlik” konusunda sağlık sistemimizin geleceğini
tehdit ediyor.
Global bir şirket olarak
Türkiye’de faaliyet gösteriyorsunuz; yerli üretim konusunda nasıl bir
perspektifiniz var?
Öncelikle şunu söylemek isterim: “Yerli ve milli”
üretimin Türkiye’de gelişmesi ve uluslararası düzeyde rekabetçi olması,
vatanını seven insanlar olarak hepimizin arzuladığı bir hedef. Benim kesin
kanaatim odur ki, ülke olarak “yerli ve milli” hedefine ulaşabilmemiz için,
şirketimiz Johnson & Johnson gibi dünyanın köklü uluslararası sağlık
şirketlerinin Türkiye’de var olması, ülkemizin ‘sağlık ekosistemi”ne yatırım
yapması, uluslararası sağlık ve rekabet standartlarının ülkemizde uygulanmasına
katkıda bulunması, hızla değişen ve gelişen sağlık teknolojileri ve “know
how”ını dünya ile aynı anda ülkemize getirmesi, hekimlerimizin ve sağlık
çalışanlarımızın profesyonel eğitim ve gelişimlerine yatırım yapması, fevkalade
önemlidir…
Ülkemiz sağlık politikasında, tıbbi cihazlarda “yerli ve
milli” üretimde hangi platformlara odaklanacak, hangi platformlarda dünya ölçeğinde
rekabetçiliği yakalamaya çalışacak, dolayısıyla hangi diğer platformlarda
ihtiyaçlarını yurtdışından ithal ederek karşılayacak, bu ikisinin dengeli bir
şekilde ve stratejik bir bakış açısıyla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin Almanya, tıbbi cihazlar sektöründe
çok ciddi bir üretici ve ihracatçı; ancak aynı Almanya, kendi tıbbi cihaz
ihtiyacının yarıdan fazlasını bir bölümünü de ithalattan karşılıyor. Diğer bir değişle, Almanya odaklanmayı
seçtiği tıbbi cihaz “platform”larında dünya ölçeğinde rekabetçi üretim ve
ihracat yaparken, odaklanmayı seçmediği tıbbi cihaz “platform”larında
ihtiyaçlarını ithalat ile karşılıyor; ithalat ve ihracat dengesini iyi düşünülmüş
bir strateji çerçevesinde yönetiyor.
Az önce ifade ettiğim sektörün sorunları ve sağlık
sistemimizin “sürdürülebilirlik” kaygıları da burada devreye giriyor. Aslında
ülke olarak “yerli ve milli” hedeflerimize ulaşmak için, kanımca ilk olarak
“sürdürülebilir” bir sağlık ekosistemini ülkemizde oluşturmamız gerekli. Neden?
Türkiye’de bir firma dünya ölçeğinde rekabetçi bir üretim yapıp yurtdışına
ihracat yapmaya çalışacağı zaman, öncelikle araştırma geliştirmeye, ürün
geliştirmeye fon ayırmak durumunda. Bu yatırımları yapabilmesi için, ilk önce sattığı
malın tahsilatını zamanında yapabilmesi lazım. Yani nakit akışının
yönetilebilir, iş modelinin sürdürülebilir olması lazım…
Johnson &Johnson’nın
Türkiye hedefleri ve stratejilerinden bahseder misiniz?
Johnson & Johnson Medikal Cihazlar olarak, 2020
yılında da tüm organizasyonumuz ve tüm heyecanımızla hastalarımıza,
hekimlerimize ve tüm sağlık çalışanlarımıza yönelik hizmetlerimizi en üstün
gayret ile sürdüreceğiz. Üniversitelerimiz ve devlet yetkililerimiz ile
çalışarak, ortak sorunlarımıza birlikte çözüm üretmeye çalışacağız. Ülkemizde görev yapan tüm hekimlerimizin,
hemşirelerimizin, sağlık çalışanlarımızın gelişimlerine katkıda bulunmaya devam
edecek, Profesyonel Eğitimlerimizi daha fazla kişiye ulaştırmaya odaklanacağız.
Sağlıklı bir geri ödeme fiyatlandırma sistemi ve kamu alacaklarının daha
düzenli olacağı bir ortamda sistemin daha sürdürülebilir olması için
çalışacağız.
Tıbbi cihazlar bağlamında düşündüğümüzde, yolu hastaneye
düşen bir vatandaşımız hayatında en az bir defa bizim ürünlerimizden biriyle
teşhis ya da tedavi oluyor. Biz her gün bunun sorumluğu ve bilinciyle işimizi
yapmaya çalışıyoruz. Bu sebeple, her yıl olduğu gibi 2020 yılında da, insan
odağımızdan ve etik duruşumuzdan asla taviz vermeden, tüm paydaşlarımızla iş
birliği kurmaya ve toplum sağlığı için çalışmaya devam edeceğiz.
Ülkemizdeki yerli ve milli anlayışın gelişmesini Türk
vatandaşı olarak destekliyoruz ancak yerli ve millinin tek şartının burada
fabrika açmak değil ve bizler bu anlamda ülkemizde tıbbi cihaz ve ekosisteminin
gelişmesine katkıda bulunmak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
‘Mükemmelliyet
Merkezleri’ yaratmanın yerli ve milli hedef açısından önemli olduğunu
düşünüyoruz. Bu tip merkezlerin desteklenmesi ile araştırmaya, geliştirmeye,
hekimlerin tecrübesine çok büyük yatırımda bulunmaya ve altyapı yaratmaya zaten
başlamış oluyorsunuz. Bir başka faydası, farklı ülkelerden hekimleri, bilim
insanlarını buraya getirmeye başlıyorsunuz, burada eğitmeye başlıyorsunuz ülkemizde
bu merkezlerde hekimlerin eğitimine bu anlamda katkı sağlamak çok kıymetli. Bir
çeşit uzun dönemli yatırım diyebiliriz. Don 4 yılda yaklaşık 4 bin hekime
eğitim katkısı sağlamış bulunuyoruz. İleri derece teknoloji ve innovasyonların
tekniklerini öğrenerek kullanımlarına bu eğitimlerde imkan sağlamış olduk,
bunları da ülkemize sağlanan yatırımlar olduğunu düşünüyoruz.
Hekimlere ne tür
eğitimler veriyorsunuz?
Biz buna ‘Profesyonel Tıp Eğitimleri’ diyoruz. Kolerektal
Cerrahi, Obezite Cerrahisi, Aritmi tedavisi gibi odaklandığımız tedavi alanlarında
“bütünsel” bir yaklaşım geliştirmeye çalışarak, gelişen prosedürler üzerine
eğitimleri ve cerrahların kendilerini deneyimlemelerini sağlıyoruz. Eğitimler bazen hayvan üzerinde, kadavra
üzerinde, teorik, canlı, bazen de hasta üzerinde eğitimler olabiliyor. Yani
geniş bir skalada eğitimlerimizi her sene düzenlemeye devam ediyoruz. Bu da Türkiye’deki ekosistemin
altyapının oluşmasına önemli bir katkı sağlıyor 2020 ve daha sonrasında da
J&J olarak biz Türkiye’ye bu anlamda yatırım yapmaya devam edeceğiz.
Türkiye’nin fikir lideri bir ülke olmasını bu anlamda hayal
ediyorum. Türkiye’deki üniversitelerden yetişmiş birçok hekimimiz bugün
Amerika’da, Avrupa’da başarılı şekilde görevlerini yapıyorlar. İstiyoruz ki bu
aynen devam etsin ve J&J’nin de çorbada tuzu olsun.
Dünyada mükemmel
işlediği varsayılan sağlık sistemleri var mı?
Bence dünyada herkes mükemmeli arıyor ve henüz bulunmuş
değil. Sağlık yatırımlarında ve işleyişte iki tane önemli model var; uygulandığında
her yerde başarıyla sonuç veren modeller… Bir tanesi kademeli sağlık hizmeti.
Yani örneğin grip oldunuz, doğrudan şehir hastanesine ya da doğrudan üniversite
hastanesine gitmek yerine sizi önce aile doktoruna yönlendiren bir model bu. Ne
getiriyor? Sistem verimli işliyor ve bence Türkiye’de bizim
bu konuda atabileceğimiz adımlar var. İkincisi de az önce mükemmelliyet
merkezleri dedik ya, aslında bu merkezlerin farklı branşlarda hayata
geçirilebilmesi… İşte kalp cerrahisi konusunda bir mükemmelliyetlik merkezinin
oluşması… Bariyatrik tıp cerrahisi konusunda bir ya da bir kaç tane mükemmelliyet
merkezinin kurulması ya da batın onkolojisinde mükemmelliyet merkezi oluşturulması…
Dolayısıyla her yerde her hizmetin verilmemesi… Hastaların filtrelenmiş
olarak en uzman yere gelmesi ve orada en verimli şekilde bu hizmeti almaları.
Yani toplam sistemin optamizasyonu açısından bu iki adım önemli. Tekrar etmek
gerekirse: Filtreleme. Dolayısıyla buna göre kaynak tahsisi, ikincisi de uzmanlaşmış
hastaneler. Bir konuda uzmanlaşmış hastaneler ve de filtreleme sonucunda gelen
hastanın uzmanlaşmış hastanede uzmanlık gerektiren tedaviyi en verimli şekilde
alması. Bu tip bakış açıları yani toplam sistemde verimliliği arayan,
verimliliğe götürmeye çalışan bakış açıları benim görebildiğim kadarıyla
dünyadaki akademisyenlerin ortaya koyduğu önemli stratejiler.
Ülkemizin bu anlamda gerek şehir hastaneleri, gerek
üniversite hastaneleri, aile hekimliği vb, bütünsel yaklaşımlarla sağlık
sisteminde optimizasyon ve, verimlilk olumlu noktada olduğunu düşünüyorum.
Son olarak eklemek
istediğiniz hususlar nelerdir?
Johnson &Johnson’da çok fedakarca, içtenlikle
çalışan, umutlarını, alın terlerini, büyük bir samimiyetle amatör bir ruhla işe
getiren takım arkadaşlarımız var. Faaliyet gösterdiğimiz her coğrafyada değişmekle
birlikte Türkiye organizasyonunda 200’e yakın çalışanımız var.
Ben burada onları temsil etmeye çalışıyorum. Organizasyonumuzda
düşünce şeklimiz hizmet odaklı olmaya çalışmak. Mütevazi bir şekilde, nasıl
katkıda bulunuruz diye çalışmak. Takım arkadaşlarım son derece özverili
çalışıyorlar ve inanıyorum ki hizmet vermeye çalıştığımız hekimlerimiz, sağlık
çalışanlarımız, hemşirelerimiz, sektörel birlikler, kamu yapıları, yetkilileri
bu özveriyi görüyorlar. Biz aynen devam etmek istiyoruz. Fedakarca üzerimize
düşeni yapmaya çalışacağız ve geleceğe umutla bakıyoruz.
Türkiye bence potansiyeli çok yüksek bir ülke… Dünyada
bazı demografik projeksiyonlar var ve bu demografi hızla değişiyor. Ekonomik
dengeler de çok hızlı bir şekilde değişiyor. Demografik büyüme aslında ekonomik
büyümenin de en büyük tetikleyicisi. Bununla ilgili pek çok araştırma var. Dünyanın
ekonomik ağırlık ekseni Batıdan Doğuya kaymaya başladı ve bu devam edecek. Yani
haritaya baktığınızda, hangi haritaya bakarsanız bakın, dünyanın tam ortasında
Türkiye var. Jeopolitik olarak potansiyelimiz çok yüksek, insan kaynağı olarak
potansiyelimiz yüksek, Birdenbire olmayacak, kolay olmayacak, lineer bir gelişim
olmayacak, bazen ineceğiz, çıkacağız fakat ben yürekten inanıyorum ki Türkiye olarak
biz bu potansiyeli yakalayacağız ve zor da olsa çok güzel şeyleri başaracağız.
Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Başkanı Dr. Reşat Bahat, DEİK Sağlık İş Konseyi Başkanlığına seçildi. Güven Hastanesi Yönetim Kurulu Başkan Vekili Nüket Küçükel Ezberci ise Türkiye-Arjantin İş Konseyi Başkanı oldu.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) İş Konseyleri Seçimli Genel Kurulu 11 Ocak 2020 Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleştirildi. Toplam 145 İş Konseyi’nin Seçimli Genel Kurulu, aynı gün eş zamanlı yapılarak, İş Konseylerinin yeni Başkanları ve Yürütme Kurulu Üyeleri seçildi.
İki yılda bir düzenlenen DEİK İş Konseyleri Seçimli Genel Kurulu kapsamında DEİK üyelerinin katılımları ile toplam 2 bin 530 oy kullanıldı. İş Konseylerinin yeni başkan ve yürütme kurulları 2 yıllık çalışma dönemi için göreve geldi.
Nail Olpak
İki yılda bir gerçekleştirdikleri İş Konseyleri Genel Kurulu’nun hayırlara vesile olmasını dileyen DEİK Başkanı Nail Olpak, “2 yıllık çalışma döneminden sonra, görevlerini devreden İş Konseyi Başkanlarımıza ve Yürütme Kurullarımıza teşekkür ediyor, yeni dönemde bayrağı devralan ve taşımaya devam edecek olan İş Konseyi Başkanlarımıza ve Yürütme Kurullarına başarılar diliyorum. İş Konseylerimiz bizim omurgamız ve bir omurganın var oluş gayesi; maksimum derecede sağlam, olabildiğince esnek, vücudumuzun ihtiyaçlarına olabildiğince verimli destek sağlamaktır. Bu verimi sağlamak adına seçimlerimizin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki süreçte, İş Konseylerimiz ile yeni başarılara imza atmaya devam edeceğiz” dedi.
DEİK’te 19 Kadın İş Konseyi Başkanı oldu
145 İş Konseyinin 121’inde mutabakat ile tek liste ile seçime girerken, 24 İş konseyinde de seçim yarışı yaşadıklarını belirten Olpak, “Yani konseylerimizin yüzde 16’sında yarış oldu. Üyelerimizin yüzde 80’i (2.700) yükümlülüklerini yerine getirerek seçme ve seçilme hakkı kazanırken, bunlardan yüzde 94’ü de (2.530) bugünkü seçimlerimizde oy kullandı. Geçen dönem 15 Kadın İş Konseyi Başkanımız vardı. Bu dönem ise 19 Kadın İş Konseyi Başkanımız oldu” ifadelerini kullandı.
DEİK’te iki yıl süresince görev alacak İş Konseyi Başkanlarının listesi:
Soldan sağa: Can Balkan, Cem Ar, Simten Malhan, Kaan Kavakli, Bulent Antmen
Türkiye’de Hemofili A hastalığının, yıllık ekonomik yükü 3 milyar liraya yakın. Hasta başı yıllık maliyetin yarım milyon lirayı aştığı hastalık nedeniyle oluşan yıllık toplam giderler, toplam sağlık harcamalarının %1,62’sini oluşturuyor.
Nadir görülen genetik geçişli
bir kan hastalığı olarak, dünyada yaklaşık 180 bin1, Türkiye’de ise 5 binden fazla kişinin yaşamını
olumsuz etkileyen Hemofili A
hastalığının bireyler ve sağlık kurumları üzerinde yarattığı etki, Roche desteğiyle hazırlanan ‘Hemofili A Hastalığının Toplumsal Yükü’ araştırmasıyla
sunuldu.
Araştırmanın sonuçları Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi ve
Sağlık EkonomistiProf. Dr. Simten
Malhan, Türkiye Hemofili Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı,
Ege Hemofili Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Can Balkan, Çukurova Hemofili
Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Antmen ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Ar katılımıyla gerçekleştirilen bir toplantıyla
paylaşıldı.
Araştırmayı gerçekleştiren öğretim üyelerinden, Prof. Dr. Simten Malhan, “Hastalık yükünü tespit ederken en çok ölüme yol açan, en çok sakat bırakan ve en çok maddi harcamaya sebep olan şeklinde sıralayabileceğimiz ana kriterleri dikkate alıyoruz. Bu kriterler kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu araştırmayla, Hemofili A hastalığının bir yıl için maliyetlerini belirleyerek, hastalığın ülkemiz için yükünü tespit etmeyi amaçladık” sözleriyle araştırmanın temel hedefini açıkladı.
Türkiye’nin toplam sağlık harcamalarının %1,62’sini oluşturuyor
Prof. Malhan bir hastalığın sadece birey üzerinde değil; aile, yakın çevre ve işveren açısından düşünüldüğünde aslında topluma bir maliyeti olduğuna dikkat çekerek sözlerine şöyle devam etti: “Herhangi bir hastalığın toplumsal yükü tespit edilirken tıbbi ve tıbbi olmayan direkt harcamalarla birlikte hastalıktan kaynaklanan iş gücü kaybı, erken emeklilik, erken ölüm ve manevi kayıpları da kapsayan dolaylı maliyetler de dikkat alınır. Bizler de Hemofili A kapsamındaki bu araştırmayı gerçekleştirirken tedavi, takip tedavileri ve hastalık gidişinin neden olduğu maliyetlerle birlikte hasta, hasta yakını, kamu ve toplumsal etkilerinin maliyetlerini modellemeye de dahil ettik ve hastalık yükü analizini bunlara göre yaptık.”
Türkiye’de 5.055 Hemofili A hastası var
Yaptıkları araştırma sonucunda Türkiye’de bulunan 5.055 Hemofili A hastasının, hasta başı maliyetinin yıllık 559 bin 259 TL olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Simten Malhan, “Tek bir hasta için hesaplanan bu maliyetten yola çıkıldığında nadir bir hastalık olarak görülse de Hemofili A’nın ülkemiz için hastalık yükü 2 milyar 827 milyon TL olarak tahmin ediliyor. Bu rakam Türkiye’nin toplam sağlık harcamalarının %1,62’sını oluşturuyor.”
Genetik geçişli olan Hemofili hastalığı,
erkeklerde ortaya çıkıyor
Türkiye Hemofili Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı, pıhtılaşma bozukluğu ile seyreden, genetik geçişli ve hayat boyu süren bir kan hastalığı olan Hemofili konusunda şu bilgileri verdi: “18 bini ABD, 6 bini Almanya, 6 bini Fransa ve 6 bini de İngiltere’de olmak üzere dünyada 180 bin Hemofili A hastası bulunuyor. Genetik geçişli olan ve genellikle erkek bebekler ve çocuklarda ortaya çıkan Hemofili A hastalığının Türkiye’deki hasta sayısı ise 5 binin üzerinde. Gençler ile genç erişkinlerde sıklıkla görülen Hemofili A’nın yaş ortalaması ise 25. Yetersiz tedavi durumunda Hemofili A hastalarının kalıcı eklem sakatlıkları ve kafa travmaları sonrasında yaşanabilecek beyin kanamalarıyla da ölüm riskiyle karşı karşıya geldiklerini vurguladığımızda, bu hastalığın tedavisinin ne kadar büyük önem taşıdığı daha iyi anlaşılabilir.”
Çocuklarda tedaviye, ilk kanamadan sonra veya 3 yaş civarında başlanıyor
Toplantıda hastalığın çocukluk çağındaki seyri konusunda bilgi veren Ege Hemofili Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Can Balkan ise “Hemofili hastalarına genellikle yaşamın ilk yılında tanı koyuyoruz ancak tedaviye ilk kanamadan sonra mümkünse 3 yaşından önce başlıyoruz. Bu noktada ailenin hemofili ile doğru şekilde tanışması ve profesyonel destek alması kritik bir önem taşıyor” diye açıkladı.
Fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı bir birey büyütme hedefiyle yürütülen tedavide çocukların aşılarından, ağız hijyen ve bakımından egzersiz ve spor çalışmalarından okul hayatına kadar birçok konuya dikkat ettiklerini vurgulayan Prof. Dr. Can Balkan “Çocukların tedavileri sırasında en çok onları kanamalardan koruyacak konular üzerinde odaklanıyoruz. Eklem kanamaları, hayatı tehdit eden kanamalar ve kalıcı sakatlıkları engelleme üzerine yoğunlaşarak; çocuk ve ailesinin yaşadığı çeşitli manevi zorlukları; onların farklı uygulama yolundan kullanılan ve daha uzun etkisi olan tedaviler tarafındaki beklentileri üzerine çalışmalarımıza aralıksız devam ediyoruz.”
Yaklaşık %60’ını erişkinler
oluşturuyor
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Ar ise Türkiye’de yaşayan hemofili hastalarının yaklaşık %60’ının erişkin olduğunu ve erişkin hastalarda en çok kalıcı sakatlıklar, cerrahi girişimler, hayatı tehdit eden kanamalar ile sosyal sorunlar ile mücadele ettiklerini vurgulayarak şu bilgileri verdi: “Erişkin Hemofili A hastalarında sıklıkla evlenme ve çocuk sahibi olma, iş ile çalışma hayatına ek olarak sosyal yaşama ilişkin konuları kapsayan sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Hastalar, Hemofili A nedeniyle maruz kaldıkları olumsuzluklara bağlı olarak sadece aile ve sosyal ilişkilerinde problemler yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda genel sağlık durumları ve ağrıları sebebiyle de yarı zamanlı çalışmaya ve erken emekliliğe yönelmek durumunda kalabiliyorlar.”
Hedef, tüm hastaların kanamasız bir yaşama ulaşması
Toplantının sonunda Hemofili A tedavisinde bugüne kadar gelinen noktayı ve tedavinin geleceğine ilişkin beklentilerin değerlendirmesini ise Çukurova Hemofili Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Antmen yaptı ve şu bilgileri verdi: “Hemofili tedavisi için yürütülen çalışmalarla, tedavi kaynaklı olarak hasta ve ailelerinin üzerine binen yükü azaltmayı, tedaviye uyumu arttırmayı, hastalarda kanamasız bir dünya hedefimize ulaşmayı, hastaların yaşam kalitelerini arttırmayı, sosyal ve fonksiyonel olarak sağlıklı bireyler olmalarını sağlamayı ve hastalığa kür bulmayı bekliyoruz. Bizler de gerek ülkemizdeki kapsamlı hemofili bakım merkezlerimizde sağladığımız tedavi ve hizmetler, gerekse de yaptığımız yeni araştırmalarla bu konuya katkımızı sürdürmeye devam ediyoruz.”
25 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı atama kararlarına göre; SGK Başkanı Mehmet Selim Bağlı; Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Bakan Yardımcılığına atandı.
Güven Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı, TÜSİAD Yedek YK Üyesi ve Sağlık Çalışma Grubu Başkanı Nüket Küçükel Ezberci de , Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu Üyeliğine atandı.
20 ülkede kendi organizasyonları ile faaliyet gösteren Nobel İlaç, Özbekistan ile gerçekleştireceği yeni sağlık projelerini Taşkent’te düzenlenen Özbek-Türk Sağlık İş birliği Forumunda duyurdu.
Özbek-Türk Sağlık İş birliği Forumu, T.C Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve Özbekistan Sağlık Bakanı Dr. Alisher Shadmanov önderliğinde dost ve kardeş iki ülkenin kamu ve özel sağlık sektör temsilcilerine Taşkent’te ev sahipliği yaptı. Yüzde yüz Türk sermayeli Nobel İlaç, katıldığı forumda ortak sağlık uygulamaları için gerçekleştirecekleri yeni projeleri duyurdu.
Türkiye’de üç,
Özbekistan ve Kazakistan’da birer olmak üzere beş üretim tesisine ve farklı
farmasötik formlarda yıllık 200 milyon kutu üretim kapasitesine sahip Nobel
İlaç, Türkiye’de ve ülke dışında toplamda 3000 çalışanı ile GMP standartlarına
uygun ilaç üretmeye ve 50 ülkeye ihracat yapmaya devam ediyor.
İlk Üretim Tesisi Özbekistan’da Kuruldu
Hasan Ulusoy
Türkiye ve Özbekistan arasında sağlık alanındaki iş birliğini geliştirmek üzere düzenlenen Özbek-Türk Sağlık İş birliği Forumu kapsamında ülkedeki Türk yatırımcılar adına konuşma yapan Nobel İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Ulusoy, iki ülke arasında inşa edilen stratejik iş birliklerinin güçlenerek devam edeceğini bildirdi. Türkiye dışında ilk üretim tesislerinin Özbekistan’da kurulduğunu söyleyen Hasan Ulusoy, şirket hedefleri ve yeni iş planları hakkında bilgi verdi:
“Bütün sektörler
için gelecekte var olabilmenin ön şartı haline gelen yüksek teknoloji ve
özellikle ilaçta biyoteknoloji ürünlerinin kullanımı her geçen gün artmaktadır.
Firmamız da TÜBİTAK önderliğinde açılan ‘Biyobenzer İlaçların Yerli Olarak
Geliştirilmesi ve Üretilmesi’ projesine sunulan 23 firmaya ait 28 başvuru
arasından seçilen ilk dosyaya sahip. Yeni üretim yatırımımız da bu sahada olup,
ülkemiz ihtiyacı yanında ihracat potansiyeline de sahip bir tesis tamamlanma
aşamasına gelmiştir.
“Turquality Destek Programındayız”
Nobel, ihracat yapılan yaklaşık 50 ülkenin 20’sinde kendi kadroları ile tanıtım ve satış faaliyeti yürütmekte, dolayısıyla markalı ürün ihraç etme imkânı yaratmakta ve bu sayede ülkemiz önceliklerine paralel şekilde katma değeri yüksek, cari açığı azaltma hedefine uygun faaliyet göstermektedir. 2000’li yılların başında belirlenen ‘kendi organizasyonlarımız ile yurtdışı operasyonlarına başlama’ hedefinde ilk adım olarak da kardeş ülke Özbekistan seçilmiş ve geçen sürede ciddi mesafe alınmıştır. Tüm bu çabalarımız, devletimiz tarafından da takdir edilerek ‘Dünyada Türk markaları oluşturmak’ amacıyla oluşturulmuş Turquality destek programı çerçevesinde teşvik kapsamına alınmıştır.”
Yıllık Bir Milyar Dolar Civarında İhracat Sözkonusu
Üretimde dışa
bağımlılığın can sıkıcı bir durum olduğundan söz eden Ulusoy, ülkemizin sağlık
konusundaki kalkınma planlarını ve Nobel İlaç’ın buna yönelik hedeflerini şöyle
açıkladı:
“Ülkemiz için,
eczacılık ürünlerinde dış ticaret açığı can yakıcı bir problem olmaya devam
etmektedir. Halen yıllık bir milyar dolar civarı bir ihracat ancak
yapılabilmekte, bu da dört milyar dolara yakın seyreden dış ticaret açığının
kapatılmasına çare olamamaktadır. Nobel İlaç yıllardır ihracatı ithalatından
yüksek olan, net fazla veren bir firmadır. Bu tablo, ilaçta dışa
bağımlılığın azaltılması amacı doğrultusunda devletimizin Kalkınma Planlarında
yer alan ‘Sağlık Endüstrilerinde Yapısal Dönüşüm Programı Eylem Planı’ ile de
tam olarak örtüşen gurur verici bir durumdur. Malumunuz olduğu üzere bu
planlarda, ‘ülkemizde artan ve yaşlanan nüfus, ortalama yaşam süresinde
yükselme, sağlık hizmetlerinde ve ilaca erişimde iyileşme, artan refah düzeyi
ve farkındalık gibi faktörler nedeniyle ilaç ve tıbbi cihaz talebinin artması
sosyal güvenlik harcamalarında ve cari açık üzerinde baskı oluşturmaktadır’
tespiti vardır. Bu tespite uygun şekilde de 2023 vizyonu çerçevesinde ‘yurtiçi
ilaç ihtiyacının değer olarak %60’ının yerli üretimle karşılanması’ hedefi
konmuştur. Biz, yıllardır ülkemizin bu idealine paralel hizmet ediyor olmaktan
gurur duyuyoruz.”
Kanser
İlaçları Üretim Sahamızın Tamamlanmasını Amaçlıyoruz
Ulusoy, Özbekistan’da
kurulan Nobel Pharmsanoat hakkında şu bilgileri verdi: “ Nobel
Pharmsanoat bizim için ‘Ata
yurdunda bir Türk şirketidir.’ 2000 yılında temsilcilik açılmış, 2002 yılında
ise tamamen öz sermaye ile Nobel Pharmsanoat kurulmuştur. Halen, uluslararası
GMP (İyi İmalat Uygulamaları) standartlarında tek vardiyada yıllık 10 milyon
kutu ilaç üretebilen bir kuruluştur. Şu günlerde kanser ilaçları
üretim sahamızın tamamlanması için de yoğun bir çaba içerisindeyiz. Bu
tesislerin aksaksız işletilmesi için ihtiyaç duyduğumuz yüksek vasıflı
personelin eğitimine özen gösteriyoruz. Bu amaçla Özbekistan’da yapılan
eğitimlerin yanında, çalışanlarımıza Türkiye, Almanya, Hindistan, Çin ve Güney
Kore gibi ülkelerde çağdaş ilaç üretimi babında eğitim imkânı sağlıyoruz.
Nobel
Pharmsanoat, sayısı 400’ü bulan donanımlı ve aidiyet duygusu yüksek
çalışanları, geniş ürün yelpazesi, yüksek teknolojiye sahip modern ve çevreye
saygılı tesisleri ile ülkede önemli bir Türk markası haline gelmiştir. Nobel
Pharmsanoat, Özbekistan faaliyetleri yanında Kazakistan, Afganistan, Gürcistan,
Tacikistan gibi ülkelere ihracat da yapmaktadır. Kıtalar arası ticaret
yollarının kavşağında bulunan Ata Yurdumuz Özbekistan’a yatırımlarımız artarak
devam edecektir. Çabamız, 33 milyon nüfusu ve yüksek potansiyeli ile
bölgedeki cazibe merkezlerinden biri olan Özbekistan’ın sağlık camiasına
dünyadaki en yeni molekülleri yerli üretim olarak sunmak ve ülke ekonomisine
katkı sağlamak içindir. Biz kendimizi artık Özbekistan’ın
ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz.” dedi.